Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

09 Haziran '10

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
554
 

Leke

Leke
 

Uzun zaman önceydi. Liseyi yeni bitirmiş staj yaptığım şirkette işe başlamıştım. Bir yandan da ders çalışıp üniversiteye hazırlanıyordum. On sekiz yaşından küçük gösteriyor, ama daha büyük biliniyordum. Bunu bilen fazla olmasa da, onun bilmesi benim için önemliydi. O Adnan Ağabeyim’di. Şirketimizin çay ocağında, devletin kalabalık iş yerlerine mecbur ettiği eski hükümlü kadrosunda çalışıyordu. Herkes “Adnan Efendi” derdi ona. Efendi adamdı. Sadece ben ve bir de o zamanlar evde kalmış gözüyle bakılan, orta yaşlı bir kız “ağabey” diyordu... Bu yüzden adı aklımda kalmış kızın. Nikah törenlerini sevmem ama, Nefise’nin nikahına gitmiştim…

Şirkette onu gülerken gören tek kişiydim zannediyorum. Tel tel çekilirdi kırlaşmış bıyıkları. İçinden gülmekten katılıyormuş da, dışının penceresi dudaklarında kilitlemişti sanki kahkalarını. Bazen yaptığım şakalara beklediğim tepkiyi alamayınca etrafıma bakınırdım, biri mi var diye. Yanılmazdım, kesin biri olurdu. Bir müddet sonra bakmamaya başladım Adnan Ağabey’in gülmesinden anlardım gittiklerini. “Suçu neydi?” diye düşünürdüm zaman zaman, hiç soramadım niye hapis yattığını, isterse anlatır diye. Konu nereden açıldı şimdi hatırlamıyorum, hapiste birini öldürmüş onu anlattı bana sadece, ”bir yumrukta adam ölürmü yaa” dedi. Ellerine baktım; gökyüzü kadardı…

”Ölür abi” dedim.

Beklediği cevabı alamayınca kızgınlık ve şaşkınlık arasında bir ifadeyle baktı. Sonra onu kızdırmaya çalıştığımı anlayarak hafif bir tebessümle “allahsız tosbağa” diye söylendi..

On sekiz yaşın vermiş olduğu adam olma hevesiyle hoşuma giderdi, onu kızdırdıktan sonra, “ne biçim adamsın allahsız tosbağa” demesi…

Kaç yaşında olduğunu kendisi de tam bilmiyordu. Onun demesiyle kafa kağıdında, Kilis 01.01.1936 yazıyordu. Buna göre elli bir yaşındaydı. Daha yaşlı gösteriyordu, ama yaşıtım biliyordum. Bu ülkede birinci ayın birinci günü doğan ne kadar çok insan var. Bunların çoğunu ebeler değil, muhtarlar ya da nufus memurları doğurtmuş olmalı. Doğum gününü bilmeyenlerdi bunlar... Ölmek için doğduğumuzu düşünürsek doğum günü matah bir şey değildi benim için. Hele Adnan Ağabey için hiç değildi. Hatta şirkette sıklıkla düzenlenen doğum günlerinin pasta bulaşıklarını yıkarken ettiği küfürleri, ifade etmiyorum.
İnsan niye cevabını bildiği sorular sorar ki; bilmek yetmez emin olmak ister belki. Bir gün öyle bir soru sordum cevabını da verir gibi…

“Adnan Ağabey! Sen doğum gününü bilmiyorsun değil mi?”

Başka biri sorsaydı bu soruyu tek kelimeyle bilmiyorum derdi. ”Tek kelimeyle” diye bir tabir vardır ya, onun gibi… Soran kişiyi sorduğuna pişman eden…Oysa bana hep cümle kurardı.

“Bildiğim tek şey anam beni doğururken canı çok acımış, ilk çocuğuymuşum.”

Farketmedi aslında, ben de pişman olmuştum sorduğuma. Kendimi affettirircesine “bu günü senin doğum günün ilan edelim” dedim. Ağustos’un yedisiydi. Adnan ağabey artık aslan burcuydu, onun deyimiyle, doğum günlerini bir ay öncesinden ilan eden lavuk ve çişliler için. Benim için ise aslandı, Nostradamus’dan uzak... Akşamına kutlamaya Kuzguncuk’taki İsmet Baba’ya gittik. Balık yedik, rakı içtik. Mumlarımız yoktu ama ayık kafamızı söndürdük. Vakit biraz geç olmuştu, evden merak edeceklerini düşünüyordum, tedirgin halim yüzüme yansımış olacak ki “neyin var?” diye sordu. Geç kaldığımı söyleyince:

“Sen merak etme, ben seni bırakırım eve kadar “dedi. Son dublesini kafasına dikip kalktı ve çıktık. Ben kendim giderim desem de dinletemedim, hemen bir taksi durdurdu. Ön tarafa geçip, “hadi atla seni bırakır oradan eve geçerim”dedi. Onun yanında olmak insana güven veriyordu. Bu akşam için değil sadece, en olmayacak bir şeye bile söz verse inanıyordun; o her şeyi yapabilecek güçteydi sanki. Hani derler ya “sözünün eri, mert Anadolu İnsanı “ işte öyleydi. Böyle bir arkadaşım olduğundan dolayı gurur duyuyordum kendimle. Tek bir kusuru vardı, belki kusur değil de, biyolojik birşeydi. Bazı insanlar vardır ya, her gün banyo yapmalarına rağmen, akşamına buram buram kokan bir tene sahiptirler. Adnan Ağabey o kadar olmasa da zaman zaman kötü kokuyordu. Küçük, iki odalı bir evde tek başına kaldığından zor oluyordu sanırım banyo yapması, çamaşır değiştirmesi… Taksici hemen camları açtığında, ben arka koltukta kıs kıs gülüyordum. Bizim evin oraya geldiğimizde, taksiyi bekleterek o da indi. Evin önüne kadar geldi. İyi akşamlar dilemeden önce, “ağabey! bu akşam yatmadan bir banyo yap epeydir yıkanmıyorsun galiba” dedim,

alkolün de vermiş olduğu rahatlıkla gülümseyerek... Normal halimle söyleyemezdim heralde utanırdım, utanır diye... Ama onun umrunda olmadı…

“Yıkanmayla bütün kirler çıkar mı? “ diye sordu bana… Sarhoştum anlamadım. İyi akşamlar dileyerek teşekkür ettim.

Kapıdan içeri girdiğimde annemin, endişesi dağılan, rahatlamanın yerini kızgınlık alan suratıyla karşılaştım.

”Neredesin oğlum? Niye haber vermedin?” dedi. Soruyu annem sormuştu ama, cevabı salonda gazetesini okuyan babam bekliyordu.

“Adnan Ağabey’in doğum gününü kutladık, vaktin nasıl geçtiğini anlamadım” dedim. Babam kafasını kaldırmamıştı gazetesinden, annem “aç mısın oğlum?” diye sorana kadar. Gözlüklerinin üzerinden anneme baktı. Babama göre akşam yemek saatinde ailenin tüm fertleri sofrada olmalı, olamıyorsa da karnı tok gelmeliydi; herkese ayrı sofra kurulamazdı. Biraz başım dönüyordu.

“Hayır anne ben yedim, yatıyorum” dedim. İyi geceler dileyerek odama gittim.

Ertesi sabah kalktığımda başım inanılmaz bir şekilde ağrıyordu. İşe gider gitmez mutfağa girdim, soğuk birşeyler içip kendime gelmek istiyordum. Adnan Ağabey, çalışanlardan bir saat önce işe başlamasına rağmen hala gelmemişti. Sanırım o da kendini benim gibi kötü hisetmişti. O gün işe gelmedi. Ertesi gün de işe gelmeyince merak ettim. İş yerindekiler ise içemedikleri çayın derdine düşmüşler, Adnan Ağabey’i bana soruyorlardı.

Bazen yağız bir genç olarak geldiği bu İstanbul’dan şikayet eder, köyüne dönmekten bahsederdi. Babasının öldüğünü, annesinin de kardeşlerinin yanında kaldığını anlatmıştı.

“Alırım anamı beraber yaşarız” diyordu. Annesini ne kadar sevineceğini bana anlatmaya çalışmıştı, kuramadığı cümle, yüzündeki o muhteşem gülümsemeyle hepten yerle bir olmuştu. Hiç evlenmemişti, sevdiği bir kız varmış köyünde ama vermemişler. Bir akrabasıyla evlendirmişler sonra kızı. O da çekip gelmiş İstanbul’a. Kızın evlendiği akrabası, beşik kertmesi miymiş neymiş; eşikle, beşikle ilgili bir sürü küfür ederdi. Acaba köyüne mi gitmişti? Zannetmiyordum, beni görmeden gitmezdi.

Artık işe gelir gelmez mutfağa bakıyordum. Bugün üçüncü günüydü, işe gelmeyişinin. Akşam işten sonra evine gitmeye karar verdim, geç bile kalmıştım. O gün akşam olmadı bir türlü, vakit geçmiyordu. İşten çıkar çıkmaz yola koyuldum. İşyerimiz Taksim’deydi, Adnan Ağabey ise Ümraniye’nin pek iyi sayılmayacak tenha bir mahallesinde oturuyordu. Bir kaç vesait değiştirerek sıkıntılı, düşünceli bir yolculuktan sonra, mahalleye ulaştığımda hava kararmaya başlamıştı. Bir kere gitmiştim evine, gene de bulabilir miyim acaba diye endişeleniyordum. 15-20 dakikalık yürüme yolu vardı, yürürken evde olması için dua ediyordum. Sonunda o yarı inşaat halindeki, üç katlı kırmızı binayı gördüm. Buradaki binaların çoğu birbirine benziyordu; uzak aralıklı, iki üç katlı, dış cepheleri sıvanmamış tuğladan, kırmızı binalar… Bu evi diğer evlerden ayıran, önündeki ufak bahçesini çevreleyen lacivert demirleriyleriydi, sandığımdan kolay bulmuştum bu yüzden. Adnan Ağabey en üst katta oturuyordu. Bir solukta iki katı çıktıktan sonra, kapıdaki ayakkabıları görünce rahatladım; evdeydi. Beni görünce; şaşırıp sevinecekti. Kapıyı uzun süre çaldım fakat içeriden hiç ses gelmiyordu, birkaç kez daha kapıya hızlıca vurduktan sonra komşusuna sormak için bir kat aşağıya indim, ama onlar da evde yoktu. Kapısının önünde irili ufaklı bir sürü ayakkabı ve terlik olan girişteki daireye indim. Ağzına kadar açık olan bu kapıyı çalmaya gerek yoktu…

”Kimse yok mu !? “ diye seslendim. Orta yaşlı bir kadın geldi kapıya, arkasından da dört beş tane ufak çocuk, “Adnan Ağabey’e gelmiştim dedim.

“En üst katta oturuyor, evde yok, gördünüz mü?” Konuşmaktan çekinir bir halde görmediğini söyleyip kapıyı kapattı.

İçime bir kurt düşmüş, durmadan kemiriyordu. Belki bakkala falan gitmiştir diye apartmanın önünde beklemeye başladım. Sonra dayanamayıp etrafta bakmaya çıktım. Bir kaç bakkal, bir kaç sokak dolaşıp geri geldiğimde, tekrar bir solukta yukarı çıkıp, kapıyı çaldım ama hiç ses yoktu. Ne yapacağı bilmez bir halde kapının önüne indim. Binanın arka tarafına dolaşıp camlara baktım. Onun dairesine ait ufak bir pencerenin ışığı yanıyordu. Biraz sonra apartmana Adnan Ağabey’in yaşlarında bir adam geldi. Sanırım giriş kattaki kalabalık ailenin babasıydı. “Sen kimsin?” bakışlarından sıyrılıp, hemen Adnan Ağabey’i sordum. Aynı işyerinde çalıştığımızı, üç gündür işe gelmediğini, merak ettiğimizi anlattım. O da üç, dört gündür görmediğini söyleyince iyice telaşlanmıştım. Sahibi olduğu tek ayakkabılar içerde olduğunu gösteriyordu. Sanki ayaklarıma en ağır taşları bağlamışlar ağır ağır batıyordum. Adamla beraber tekrar yukarı çıkıp, kapıyı kırarcasına çaldık ama ses seda yoktu. Adam ev sahibinin iki sokak arkada oturduğunu, onda anahtar olabileceğini söyledi.

“Hemen” dedim, hemen gidip ev sahibini çağıralım. Yürüdüğümüz sokak bitmek bilmedi, yanımdaki adamı koşturuyordum adeta. Eve geldiğimizde ben kapıda beklerken adam gidip ev sahibini çağırdı. Üçümüz tekrar koşar adımlarla Adnan Ağabey’in evine dündük.Kapıyı açtığımızda öyle bir koku vurdu ki yüzümüze, bu Adnan abinin kokusu değildi, ölümün kokusuydu. Nefes almakta güçlük çekiyordum… Onu banyoda bulduk. Çok eski; hertarafı pas içinde olan bir şofben katil edasıyla banyonun duvarında asılı duruyordu. Şofbenden sızan gazla zehirlenmişti yıkanırken. Esmer, kara yağız, iri yarı adam, mosmor çırılçıplak yatıyordu yerde. Ona söylediğim son söz geldi aklıma.

“Bu akşam, bir banyo yap be abi”

Dizlerimin bağı çözülmüştü ayakta duramıyordum. Beni kollarımdan tutup dışarı çıkardılar. Kaldırıma oturttular… Ellerim yanaklarımda kalmış, dibe çökmüştüm… Ayaklarımda en ağır taşlar kımıldıyamıyordum, olanlara inanamıyordum, bir rüyaydı bu ve birazdan uyanacaktım sanırım. Ama gelen polis arabasının ve ambulansın sireni “Adnan ağabey öldü !”diye bağırıyordu; tepelerinde dönen ışıklar başımı döndürüyordu. O akşam öyle demeseydim şimdi hayatta olacaktı… Birlikte geçirdiğimiz vakitler film şeridi gibi gözümün önünden geçiyor ve bir daha onu göremeyeceğim gerçeği, kabullenilmez bir hal alıyordu.

Kaldırımda öyle, ne kadar kalakaldım bilmiyorum. Zaman durmuştu sanki. Bir polis memuru yanıma geldi, ifademin alınması için karakola gitmemiz gerektiğini söyledi. Polis arabasına bindim, Adnan Ağabey’in banyodaki hali gözümün önünden gitmiyordu. Karakola geldiğimizde başkomiser telefon açıp babamı çağırdı. İfademi verdikten sonra eve döndüğümüzde vakit gece yarısını geçmişti. Odama çekilip kendimle baş başa kaldığım da, Adnan ağabey’in benim yüzümden öldüğü düşüncesi beni çıldırtıyordu. Oyarcasına gözlerimi ovuşturuyor, ellerimi tüm gücümle şakaklarımda sıvıyor, geriye doğru ensemde kenetliyerek, derin bir nefes alıyordum. Gücümün tükenmeye başladığını hissettikçe kendimi toplamak için birkaç defa aynı şeyi yaptım. Sanki bütün olup biteni silmek ister gibi bir çabaydı bu… İnanmak o kadar zordu ki uyumak istemiyor, uyanmak istiyordum. Bir rüya olmalıydı bu yaşadıklarım. O gece sabaha kadar uyuyamadım, ondan sonraki gecede…Uyuduğum gece otobüsteydim, Kilis’e Adnan Ağabey’in cenazesine gidiyordum.

Kardeşleri Gaziantep’den gelip cenazeyi götürmüşlerdi. Yarın da öğle namazında defnedilecekti. Garajda Halit Ağabey karşıladı beni. Otuz beş seneyi aşkın İstanbul macerasından sonra Adnan Ağabey’i son yolculuğuna geçirmeye bir tek ben gelmiştim İstanbul’dan… Cenaze evine gitmek üzere yola çıktığımızda Adnan Ağabey’in kokusunu farkettim, daha on dakika önce gördüğüm bu adama sarılıp ağlamaya başladım. Adnan abi öldükten sonra ilk defa ağlıyordum. Yıkanır gibi ağladım. Eve vardığımızda Adnan Ağabey’in diğer kardeşleri kapıdaydı. Hepsi sanki ikiz gibi birbirlerine benziyorlardı. Camın önündeki sedirde, ayaklarını altına toplamış bir şekilde, başı yemeniyle sarılı yaşlı bir kadın oturuyordu. Kan çanağı gibi olmuş gözlerini camdan ayırmayan bu kadın, sanırım anneleriydi. Yanına gidip elini öperek baş sağlığı diledim. Kadın, buruşuk ve titreyen elleriyle yüzüme dokunarak, donuk bir ifadeyle baktı. Tek kelime konuşmadan acısını yüreğime saplamıştı.

Öğlene doğru cenazeyi camiye götürdük. Yıkanırken ölmüştü, şimdi ölüsünü yıkıyorlardı.

“Bütün suç bende!” diye bağırmak istiyordum. Sesim çıkmıyor, sessiz çığlıklar içimi yırtıyordu. Halit Ağabey’den, mezarlıktan sonra beni garaja bırakmasını istedim. Tekrar o eve gitmeye gücüm yoktu. İstanbul’a dönmek üzere yola çıktığımda, cam kenarında boş gözlerle bakıyordum toz toprak yola. Hiç kimseye anlatamadım, kanayan bir yara oldu Adnan Ağabey’in ölümü benim için. Hep kendimi suçlu hissettim, her tarafı pas içindeki o şofben hayatımdan çok şey alıp götürdü. Yıkanmakla çıkmayacak bir leke bıraktı hayatımda…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Okudum, ayaklarına bağlanan taş üzünden battığını duydum. Kendi dibine çökdün gözlerimde. Seni çıkarmamız lazım... :))))

ipeğin 
 07.09.2010 9:50
 

Kenan bey, ilk öykünü okuyorum... tarzını ve üslubunu çok beyendim. gerçeği anlatman, okucunu etkilemen beni şaşırttı. Bir ömür boyunca yıkanmayacak "LEKE"n benim hatıramdan bir ömür boyunca silinmeyecek.

ipeğin 
 13.07.2010 12:35
Cevap :
daha çok yazmak adına insanı yüreklendiren beğeniniz için gönülden teşekkür ederim..iyiki varsınız  18.07.2010 21:30
 

Hiç kimse böyle bir suçluluk duygusunu hak etmez! Konu umarım senin gerçeğin değildir. Ben hayâl ürünü olduğunu düşünmek istiyorum. Bir de naçizane fikrimi söyleyebilir miyim? Keşke banyoda onu bulduğun ve kendi sözünü hatırladığın anda öyküyü bitirseydin. Ondan sonraki bölüm o şokun etkisini azaltıyor. Karar senin yine de... Selamlar, mutlu yarınlar olsun...

vakayinüvis 
 14.06.2010 22:56
Cevap :
teşekkür ediyorum zaman ayırıp fikirde verdiğin için..görüşün önemli benim için,dediğin gibi biterse sanırım dahada etkili olabilir haklısın.. selamlar:)  18.06.2010 12:22
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 21
Toplam yorum
: 63
Toplam mesaj
: 6
Ort. okunma sayısı
: 542
Kayıt tarihi
: 21.06.06
 
 

Yaş 35 /İyi dost, herkesin bir dostu olmalıdır en azından... Aldanmak, aldatılmak, yalan söylenme..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster