Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Temmuz '09

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
1780
 

Leo Buscaglia ile söyleşi

Leo Buscaglia ile söyleşi
 

Farklıdır Kızkulesi Aşıkları...


Sevgili Leo Buscaglia; öncelikle "merhaba" sana. Uzun zamandır bu söyleşi için can atıyordum. Hani insan zaman zaman kendi ile söyleşir ya işte öyle bir şey. Sizinle ilk kez İstanbul’un en harektli ve yoğun insan selinin akışı olan bir caddede karşılaşmıştık. Hani adı İstiklal olan. Gözüme değen eserlerinizi tek tek elime alıp ön sözlerini okumuştum. Birinde şöyle yazmıştınız. “ Mutluluğum kendimde, sizde değil. Yalnızca gelgeç olduğunuz için değil olmadığım gibi olmamı istediğiniz için de. Mutlu olamam değişirsem, sırf sizin bencilliğinizi doyurmak için. Hoşnut da olamam eleştirdiğinizde beni, sizin gibi düşünmediğim, ya da görmediğim için. Uyumsuz diyorsunuz bana. Oysa inançlarınıza her karşı çıkışımda siz de benimkilere karşı çıkıyorsunuz. Aklınızı biçimlendirmeye çalışmıyorum, biliyorum kendinizi bulma savaşı veriyorsunuz. Bana akıl vermenizi de kabul edemem, çünkü kendimi bulma çabasındayım ben de. Saydam olduğumu söylüyorsunuz, ve kolayca unutulacağımı. Öyleyse, kim olduğunuzu kanıtlamak için, yaşamımı kullanmaya kalkmanız niye?” Bu satırlar beni nasıl sizin tesirinize bıraktı ve nasıl başımı döndürdü anlatamam.

Sevgilimden yeni ayrılmış ve gönül yorgunluğu içindeydim. Ayrılık sebebimiz ise, “Mutlu olamam değişirsem, sırf sizin bencilliğinizi doyurmak için…” sizin bu satırlarınız içinde gizlenmişti sanki. Bir asker olan sevgilim Kıbrıs’lardan bana uzanmış ve değişmemi istemişti. “Her şeyi bırak gel, her şeyden kendini soyutla sadece benimle ol gel, kır içindeki zincirleri ve tabuları da gel, her şeyinle benim olarak gel” demesi kolaydı. Bir yaşamı paylaştığın ailene karşı sorumluydum. Nasıl bırakabilirdim ki, her şeyi? Bir başkasını üzerek, kendi mutluluğunu kurmak hevesleri, bencil olmanın ta kendisi deği miydi? Yıl 1978 idi ve treyleybus ile Tünel’e doğru yol aldığımda yazmış olduğunuz “Yaşamak sevmek ve öğrenmek” adlı kitabınız elimdeydi. Bir an önce iş yerime varıp, kitabınızı okumak istiyordum. Daha sonra birçok eserinizi alıp okumuştum. Her biri beni rüya alemine sürüklerken yaşama dair mesajlar da vermekte idiniz. Biliyor musunuz, ben ne yaptım? Hiç unutmam; belleğime enjekte ettiğin felsefi bilgilerini uygulamaya bile kalkmıştım. “…İş yerim İstanbul’un en yüksek tepelerinden olan Taksim’de idi. Çok katlı iş yerimin en üst katında bir kafeteryamız vardı. Boş zamanlarımızda soluklanırdık, sanatçı dostlar ile yaptığımız sohbetlerle vaktin nasıl geçtiğini anlamazdık. Bir soluk alma hevesi ile asansöre binmiştim. Muhteşem manzarası ile İstanbul Boğazı’na tepeden bakmak, ayrı bir güzellikti. Yahya Kemal’in dizeleri titretirdi içimi, ben böyle izlerken bu nadide şehrimi. "Sana dün bir tepeden baktım aziz İstanbul! Görmedim, gezmediğim, sevmediğim hiç bir yer. Ömrüm oldukça gönül tahtıma keyfince kurul! Sade bir semtini sevmek bile bir ömre değer..." Ve o efsanevi gizemi ile ışıl ışıl mavi Marmara’da bir yıldız gibi parlayan Kızkulesi ise, gözlerimizin hep seyrinde olurdu. İşte ben yine asansöre binmiş, yedinci kattaki kafeteryaya varma hevesleri içindeyken birinci katta 40’lı yaşlarda şık giyinmiş bir beyefendi bindi. Tek fark ettiğim sadece bunlar değildi elbet. Bir de elinde tutmakta olduğu siyah "James Bond" çantası dediğimiz çanta ve yeni boyanmış makosenleri dikkatimi çelmişti. Evet, makosenleri pırıl pırıldı. Bu şekilde düşünürken, aklıma yine sen düştün Leo Buscaglia, hani bir keresinde; “…Asansörler en güzel başlangıçların olabileceği dar ve sıkıcı alanlardır. İnsanlar bu alanlardan bir an önce çıkma hevesiyle, yeni güzel dostlukları ve fırsatları kaçırırlar. Nasıl mı? Her insan ya ayaklara, ya asansör içindeki ışıklara ya da aynada kendini inceler, ama hiç birimiz gözlerimize bakmayız. Hiç düşünmeyiz ki, bu kısa sürede güzel dostlukların kurulabileceğini. Genelde ben “merhaba, adım Leo” diye, tokalaşır, kendimi tanıtırım. Hem zaman çabuk geçer hem de sıkıcı dar gelmezdi asansözler…” Bu sözlerini düşünce aklıma, gülümseyerek başımı kaldırdım ve asansöre yeni binen beyefendiye. “Merhaba, adım Emine…” deyiverdim. Aaa, adam da gülümsemesin mi?! Elimi sıkıca kavramasın mı? Ve bir dakika geçmesine rağmen hala elim, adının “Mahmut” olduğunu söyleyen adamın elinde ve terlemekte sıkıntıdan. Aaa, olacak iş değildi! Mahmut Bey, elimi bırakmadığı gibi bir de yemek davetini İstanbul’un en güzide otellerinden birine "davet etme" cüretkarlığını da göstermişti. Asansörün yedinci kata gelmesi ile elim bir yabancının elinden kurtulmuş oldu. İşte o an var ya Leo, ben sana, o kadar içerlemiştim ki, anlatamam. Yahu, sen İtalya veya şu an yaşadığın Amerika’nın Güney sahillerinden çağdaş bir mesaj iletmiştin. Ama gel gör ki, yaşadığım Türkiye idi. Ve Türk erkeği; bir kadın gülümsemesi ile aşırı cömert duygulara da sahiptiler. İçimden sana hayıflandım, bunu bilesin. Kafeterya öğlen saatlerine hazırlanıyordu. Gözlerim bir radar gibi “tanıdık dost” aradı. Henüz pek kimse yoktu. Boş bir masaya oturmadan önce, geniş pencerelere yaklaştım. Mavi Marmara bir kurdela gibi dalga dalga ayaklarımın altından akmaktaydı sanki. Bakışlarım Kız Kulesine uzandı yeniden. Bir süre daldım ve öylece ayakta dururken, tanıdık bir ses ile irkildim. “…Emine Hanım, merhaba…” Döndüğümde en beğendiğim ve bugün dünyasını değiştiren dostumu gördüm. Kamil Doğan, Devlet Opera ve Balesi Sanatçılarındandı. İyi bir sese sahip tenordu. Sadece iyi bir sesi değildi ki, hakkında söyleyeceklerim. Birlikte bir masada sanat ve edebiyata dair söyleşiler yaptığım değerli bir dostum olmuştu. Ona, gülümsedim. Zarif bir şekilde elimi kavradı ve öptü. Bu öpüş hem hoşuma gitmiş, hem küçük bir kahkaha atmama da neden olmuştu. Şaşırdı. “…Ne oldu, bir gaf mı yaptım yoksa sevgili Emine Hanım?” Gülmemi kesip, başımı sağa sola salladım, onun bu yanlış düşüncesini sohbetimizin konusu olan sen leo, evet seni anlatmaya başladım. Daha sonra da her ikimiz güldük bu mini anımıza. O zamanlar koyu bir sigara tiryakisi idim. Sıcak ve bol köpüklü kahveler geldiğinde ben beyaz dumanı Kız Kulesine doğru üflemiştim. Yüksek sesle düşündüm. “…Çocukluk ve genç kızlığımın geçtiği Üsküdar ile özdeşleşen Kız Kulesi hala gizemini koruyor değil mi?” Kamil Doğan hafifçe bir gülüş ile; “...Onun mitolojik öyküsünü biliyor musun sevgili Emine?” dedi. Bende; “…Hani şu bildiğimiz hikaye olan; padişahın kızını yılan ısıracak diye, kehanetin gerçek çıkmasından korumak için, denizin ortasına kule yapması değil mi?” diye sordum. Kamil Doğan hoş bir gülüşle, “benzer üç farklı hikayeden biri o” dedi . Heyecanla öne doğru eğildim: “…Lütfen anlatır mısınız, çok merak ettim?” Heyecanlı çırpınışlarım hoşuna gitmişti, anlatmaya başladı: “…

Kızkulesi ile ilgili anlatılan ilk hikaye; Ovidius’un kaydettiği bir aşk hikayesidir. Hero ile Leandros adlı iki gencin hüzünlü aşkını anlatan bu hikâye, Hero’nun kuleden ayrılmasıyla başlar. Hero Afrodit’in rahibelerindendir ve aşka yasaklıdır. Yıllar sonra Afrodit’in tapınağında yapılan bir törene katılmak için kuleden ayrılır ve orada Leandros ile karşılaşır. Birbirine âşık olan iki genç, Leandros’un gece kuleye gelmesi ile aşklarını kutsarlar. Kızkulesi her gece iki gencin gizli aşkına ve yasak sevişmelerine tanıklık eder. Leandros’un yüzerek kuleye geldiği fırtınalı bir günde Hero’nun yaktığı sevda ateşinin feneri söner. Karanlıkta yolunu kaybeden Leandros boğazın sularına gömülür. Sevgilisinin öldüğünü gören Hero da kendini Kızkulesi’nden boğazın sularına bırakır…” İşte ilk kez mitolojiye duygu ve düşüncelerim ayak basmıştı. İçime hüzün konuk olurken biten sigaramı tazelemiştim. Körpe ciğerlerime nikotinin acı dumanını soluduğumda, gözlerimin nemlenmesine engel de olamamıştım. Aşk, hüzünlendirmişti beni. Kamil Bey, göğsünün iç cebinden kağıt mendil çıkartıp uzattı. “…Seni üzmek değildi amacım. İstanbul neolitik dönemlere ev sahipliği yaptığı gibi; ilk, orta ve yeni çağda da birçok medeniyetleri barındırmıştır bağrında. Kız Kulesi ile anlatılan bir başkası da senin bildiğin gibi… İster misin anlatmamı?” Dostum hem zarif hem de duygusal biriydi. Onun kültür denizinde yüzmek beni çok mutlu ettiği gibi zamanın hızlı akışına engel olamamıştık. Sevecen gülüşle; “…Tabi, çok sevinirim. Sizi dinlemek ve bilgilenmek beni son derece mutlu etmekte…” dedim. Kamil Doğan hikayesine devam etti: “…Kavuşamayan âşıklara atfen anlatılan bu hikâyeden başka bir de; Cleopatra’nın sonuna benzer bir sonun anlatıldığı yılan hikâyesi vardır. Kehanete göre kralın birine, çok sevdiği kızı on sekiz yaşına geldiğinde bir yılan tarafından sokularak öleceği söylenir. Bunun üzerine kral denizin ortasındaki bu kuleyi onararak kızını buraya yerleştirir. Kaderin kaçınılmazlığını kanıtlarcasına, kuleye gönderilen üzüm sepetinden çıkan bir yılan, prensesin tenine süzülerek zehrini boşaltır. Kral, kızına demirden bir tabut yaptırarak Ayasofya’nın giriş kapısının üstüne yerleştirir. Bugün bu tabutun üstünde iki delik vardır. Yılanın, ölümünden sonra da onu rahat bırakmadığına dair hikâyeler anlatılır…” Kahvelerimiz bitmişti. Ve ben tüm bilgilerimi sıfırlamış yeni bilgilerle donatılıyordum. Dostum esmer gülüşü ile ben "dona kaldığımı" fark etti. “Esmer” dedim. Evet, beni tarihin sayfalarıdaki yolculuklarıma "eşlik" eden dostum, bir zenciydi. İlerleyen günlerimizde cildinin renginin nereden geldiğine dair açıklamayı da yapacak olan dostum, hikayesine devam etti: “En son anlatılan hikâye ise Osmanlı Dönemi ile ilgilidir. Battal Gazi’nin askerleri ile Kızkulesi’ne baskın yaparak kuleye saklanan hazinelerin ve Üsküdar Tekfuru’nun kızını kaçırdığı ile ilgili hikâyedir. Battal Gazi tekfurun kızı ve hazinelerini aldıktan sonra Üsküdar’dan atına atlayıp oradan uzaklaşmıştır. Çokça bilinen “Atı alan Üsküdar’ı geçti” lafı bu hikâyeden gelir. Bu hikâyeden günümüze gelen bir diğer şey de küçük kulemizin ismi ile ilgilidir. Diğer efsanelerdeki prenseslere de atfen Türkler buraya Kız-Kulesi ismini vermişlerdir.” Dostum hikayesini bitirmiş ben ise başka bir boyutta idim sanki. Bakışlarım ışıl ışıl parlayan mavi sulara dalmıştı. Kısa bir anda bilinenden farklı üç hikaye dinlemiş ve şimdi gözlerime daha farklı dokunuyordu, gizemli Kız Kulesi. Hala da bu gizemi koruyacaktı. Dostuma teşekkür edip bir kahve içimi soluklandığım kafeden ayrıldım.

Çalışma masamda durmaktaydın yine sen Leo , "Sevgi" adlı kitabınla hem de... Hemen sayfalarına dokundu parmak uçlarım ve bir şiirini okumaya başladım. Duygu duygu gönlüme akmaya başladın sen… Anımsıyor musun yeni arabanı Ödünç alıpta çarptığım günü? Öldüreceğini sanmıştım beni, öldürmedin oysa. Anımsıyor musun seni zorla sahile götürdüğüm, Yağmur yağacağını söylediğin ve Yağmurun yağdığı günü? Söylemiştim sana demeni beklemiştim, demedin oysa. Anımsıyor musun kıskandırmak için seni Başka oğlanlarla oynaştığım ve Senin kıskandığın günleri Terk edeceğini sanmıştım beni, terk etmedin oysa. Anımsıyor musun çilekli pasta düşürüp Arabanın paspasını kirlettiğim günü? Azarlayacağını sanmıştım beni, azarlamadın oysa. Anımsıyor musun dansın resmi giysili olduğunu Söylemeyi unuttuğum ve Senin kot pantolonla geldiğin günü? Bırakacağını sanmıştım beni, bırakmadın oysa. Evet yapmadığın çok şey vardı Ama dayandın bana, sevdin Ve korudun beni. Çok şey vardı Benim de senin için yapmak istediğim, Vietnam’dan döndüğünde Dönmedin oysa... Kirpiklerimin uçlarına düşen yürek özlerime engel olamamıştım. Ve ben son dizelerinde yüreğimin kıyıldığını hissettim leo. Koptum sanki…

Emine Pişiren/İstanbul-Taksim-AKM/10.05.2005

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 141
Toplam yorum
: 73
Toplam mesaj
: 23
Ort. okunma sayısı
: 1141
Kayıt tarihi
: 02.11.08
 
 

Kayseri- Develi doğumluyum. İlk- orta- lise ve üniversiteyi istanbul'da bitirdim. Kültür Bakanlığ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster