Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Temmuz '09

 
Kategori
Siyaset
Okunma Sayısı
768
 

Liberalizm ve Türkiye

Liberalizm ve Türkiye
 

Toplumsal ilişkilerinin (üstyapı) ekonomi (altyapı) tarafından belirlediğine ilişkin klasik Marksist yorumun determinizmine karşı olmakla birlikte ekonominin etkisinin azımsanmayacak bir güç olduğunu da kabul ediyorum.

İnsanla ilgili yapılan tanımlamalardan bir tanesi de onun “ekonomik bir varlık” olduğuna ilişkindir.

Devletler etnik yapıya dayalı katı örgütler değildir sadece. Belli bir ekonomik gücü veya zenginliği kontrol etmenin en temel yapısıdır. Bu anlamda tarihte güçlü devletler kuranları diğerlerinden ayıran şeyin bu ekonomik güce ve onu kullanmayı sağlayan akla sahip olduklarını söyleyebiliriz. Her devlet hangi yapıda olursa olsun çevresinde bu zenginliğe sahip kişileri ya da toplulukları toplar ya da onlar devletin yapısına entegre olurlar. Ekonomik yapının, bir arada duruştan kaynaklanan ilişkilerin çökmesi devletin sonunu hazırlar. Bunun tersi de aynı şekilde doğrudur.

Bu anlamda tarihin gelişimine baktığımızda (tarihi materyalizm) bu ilişkilerin de rasyonelleştiğini gözlemleriz.

Örneğin köleliğin kaldırılması “insani” bir ihtiyaç olmakla birlikte tarihin bir aşamasında ekonomik bir çatışmaya dönmesi ya da o potansiyel ile dolması nedeniyle zorunlu hale gelmiştir. Kölelerin giderek azalan ekonomik verimliliğine karşın onların özgür yurttaşlar olarak ekonominin içine kazandırılması rasyonel bir faydadır. Avrupa’da ya da Amerika kıtasında kölelik karşıtı aydın-burjuvaların tarihin ilerici rolüne soyunmalarının nedeni de budur.

Bu rasyonel aklın ulaşabileceği en uç nokta ise <ı>liberalizmdir.

Liberalizm insana sınırsız bir özgürlük verir. Ancak tek bir koşul vardır; bu sınırsız özgürlük beraberinde ekonomik zenginlik ve ilişkiyi de barındırmalıdır.

Rasyonel aklın ulaştığı bu noktada hedef insanların gönüllülük esası ile sisteme entegre olması dahası devamlılığını sağlamasıdır.

Liberalizm “özgürlük” verir ancak “eşitlik” peşinde koşmaz.

Liberalizm her bir bireyi yatırımcı yapar, parasını ekonominin içine dâhil eder; onun zenginleşmesini sağlar. Sonuç olarak sistemin içinde herkesin zengin olma şansı vardır. Bunun için çalışmak, aklını kullanmak, risk almak gerekir.

Risk dediğimiz şey ise liberal ekonominin zaman zaman içine girdiği krizleridir. Krizler liberal ekonominin bir parçasıdır. Kriz dönemlerinde birçok kişi fakirleşir, borçlanır, varlıklarını kaybedebilir. Bu da oyunun kuralıdır. Kriz dönemleri aynı zamanda yepyeni fırsatların da kapısını aralar. Bu dönemde başka yatırımcılar çıkar ya da yeni modeller çalışmaya başlar.

Global ekonomi dediğimiz şeyle de devletlerin sınırları kalkar; özgür dünya vatandaşı dünyanın her tarafında ekonominin içine dâhil olur.

Kuşkusuz bu şekilde yönelemeyen ya da bu yapıyı kuramayan devletler de vardır. Bu devletlerde temel eksiklik bu ilişkileri idare edecek kadar zenginliğin ve yatırımcının bulunmamasıdır. Böylesi durumlarda az sayıdaki zengin, devletin gücünü ve yeteneklerini kullanarak bir sermaye birikimi yaratmayı amaçlar.

Kuşkusuz liberal ekonominin temel hedefi devletin bu orantısız gücünü azaltarak liberal grupların ilişkiye geçmesini sağlamaktır. Burada liberalizmin komünizme dönüşüp dönüşmediğini kendinize sorabilirsiniz.

Devlet olup zengin olamayan ancak bu sisteme dâhil olmak isteyen ülkelerin “kara para” dediğimiz menşei (ekonomik getirisinin nereden kaynaklandığı) belli olamayan bir gücü kullandığını biliriz. Uyuşturucu en büyük kara para kazanç yoludur. Kara para sistemin yerli yerine oturması için ihtiyaç duyulan bir sermayedir. Zaman zaman liberal politikaların da buna göz yumduğunu, özellikle emniyet valfi gibi kullandığı da malumdur. Ancak liberal piyasalar bu türden kaynakların dolaşıma girmesini sevmez ya da uzun süre izin vermez.

Bunun nedeni de "vergi" gelirleridir. Liberalizm güçlü bir ekonomi derken devletin de sermaya gücünün olmasını bekler. Dünyanın en büyük kapitalist ekonomisinde vergi kaçırmak en büyük suçlardan biri olarak kabul görmektedir.

Türkiye’de 1998 Eylül ayında “(Zekeriya) Temizel Yasası” ile “nereden buldun?” sorusu sorulmaya başlandı. 2001 ekonomik krizine kadar süren bu süreç Türkiye’nin rasyonelleşmesiydi bir anlamda. Liberal ekonominin gereklerini yerine getirmeyen ilişkiler bu dönem boyunca sorgulanmaya başlandı. Türkiye’nin Avrupa Birliği macerası da aynı dönemde hızlandı. Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne dahil olamamasının nedenleri arasında kuşkusuz bir takım popüler maddeler (<ı>Kıbrıs Sorunu, Türkiye’deki azınlıkların durumu, Ruhban Okulu…) olmakla birlikte temelde bu altyapı uyumunun tamamlanması beklenmektedir. Avrupa, Türkiye’nin bu süreci tamamlamasını beklemektedir. Türkiye Avrupa’ya şöyle bir teklifte bulunsa kuşkusuz kabul görecektir.

“Birliğe bazı yerlerde şehir bazında, bazı yerlerde de bölgesel olarak dahil olalım.”

Türkiye’nin Kuzeybatısı ile Güneydoğusu’nda kuşkusuz aynı ekonomik ilişkiler yürümemektedir.

Bu nedenle Türkiye’deki bazı sorunların çözümü bu ilişkilerin rasyonelleşmesi ya da sisteme dâhil olması ile çözümlenebilecektir.

(Devam etmek istiyorum)

Uzay Gökerman

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 1884
Toplam yorum
: 2000
Toplam mesaj
: 77
Ort. okunma sayısı
: 1348
Kayıt tarihi
: 09.06.06
 
 

"Keyif verici bir yalnızlık" olarak gördüğüm yazma serüvenimin en önemli merkezlerinden bir tanes..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster