Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Ağustos '11

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
24726
 

Litvanya gezi notları

Litvanya gezi notları
 

litvanya - trakai - ada kalesi


LİTVANYA GEZİ NOTLARI

ADAYLARA NOTLAR

1 $ = 3.45 Lt. ( Litvanya Litası )

Ulaşım;

Vilnius – Minsk ( Belarus ) otobüs 45.00 Lt.

Vilnius – Trakai ( minibüs ) 28 km. 6.80 Lt

Vilnius – Kaunas ( otobüs ) 100 km. 20.00 Lt.

Vilnius – Paneriai ( tren ) 10 km. gidiş dönüş 3.70 Lt.

Vilnius – Siauliai ( tren ) 220 km. 29.58 Lt.

Siauliai – Klaipeda (tren ) 130 km. 28.40 Lt.

Klaipeda – Palanga ( otobüs ) 30 km. 5.00 Lt.

Palanga – Kretinga ( minibüs ) 13 km. 3.40 Lt.

Klaipeda – Nida ( direkt otobüs ) 48 km. 18.00 Lt.

Klaipeda – Smiltyne ( feribot gidiş dönüş ) 0.5 km 2.90 Lt.

Smiltyne – Nida ( otobüs ) 47 km. 8.00 Lt.

Konaklama;

Vilnius A Hostel Sodu Gatve 8 23.00 Lt

Siauliai ve Klaipeda’da CS ‘den yararlandım.

TARİHİ

Kuzey Avrupa'da bulunan, üç Baltık devletinden birisi Litvanya. Ülkede yerleşim daha çok Baltık Denizi boyunca yoğunlaşmış, kuzey Letonya, güneydoğuda Belarus ve Polonya, batısında ise Rusya egemenliğindeki Kaliningrad ile sınır komşusu. Deniz aşırı olarak; Baltık Denizi'nin karşısında bulunan İsveç'le komşudur. Ülkenin nüfusu yaklaşık üç buçuk milyondur.

En büyük kenti ve başkenti Vilnius'tur. 14. yüzyıl sıralarında, Litvanya Avrupa'nın en geniş sınırlarına sahip devletlerinden biriydi, o dönemde: Belarus, Ukrayna, Polonya ve Rusya'nın bir bölümü Litvanya Büyük Dükalığı'nın egemenliğindeydi. 1569'daki Lublin Birliği'yle, Polonya ve Litvanya yeni bir devlet olarak Lehistan - Litvanya Devleti'ni oluşturdu. Bu birleşmeden iki yüzyıl sonra, 1772 ve 1795 yılları arasında bu ittifak bozulmaya başladı. Litvanya'nın parçaları Rusya İmparatorluğu'nun eline geçti. I. Dünya Savaşı'nın sonrasında, ülkede bağımsızlık hareketleri başladı. 16 Şubat 1918'de, ulusal egemenlik bildirisi yayınlandı. 1940'dan başlayarak, Litvanya; Sovyetler Birliği ve Nazi Almanyası'nın etkisine girdi. 1944'te II. Dünya Savaşı'nın sonları yaklaştıkça, ülke Nazi Almanyası'nın egemenliğinden sıyrıldı. Böylece ülkede yeniden Sovyet egemenliği başladı. 11 Mart 1990'da, yayınlanan ulusal bir deklarasyonla Litvanya Sovyetler Birliği'nden ayrıldığını açıkladı ve bağımsızlığını ilan etti. Uluslar arası finans araştırmalarına göre, Litvanya Avrupa'nın en hızlı gelişen ekonomilerinden birine sahiptir.

Litvanya: NATO, Avrupa Konseyi ve Avrupa Birliği'ne üyedir. Ülke, Avrupa Birliği'ne 21 Aralık 2007'deki Schengen Antlaşması'yla tam üye olmuştur. 2009'da, Vilnius Avrupa Kültür Başkenti seçilmiştir. Tarihte "Litvanya" ismine ilk rastlanılan tarih olan 1009 yılının bininci yıl dönümü, ülke genelinde çeşitli etkinliklerle kutlanmıştır. Litvanya'ya ilk insanlar, milattan önce 10 bin yıllarında -Buzul Çağı'nın sonlarına doğru- yerleşti. Milattan önce 2. binyıl ile 3. binyıl arasında ülke topraklarına Hint-Avrupa halkları'nın göçü başladı. Hint -Avrupa halkları, yerli halklarla karıştı ve Baltık uluslarını oluşturdular. Tarihte ilk kez Litvanya adına, bir Alman el yazması olan ve 14 Şubat 1009'da telif edilen Kuedlinburg Yıllıkları adlı kitapta rastlanır. Başlangıçta parçalanmış Baltık kabileleri tarafından yerleşilen ülke, Mindaugas tarafından 1230'da birleştirildi ve Mindaugas 6 Temmuz 1253'da taç giyerek ilk Litvanya kralı oldu. 1263'te Mindaugas'a karşı yapılan suikastle birlikte; Litvanya Paganları; Haçlı seferleri ve Töton Şövalyeleri'nin hedefi haline geldi. Uzun süren mücadelelere rağmen, Litvanya Büyük Dükalığı hızla Rus Knezlikleri'nin topraklarına doğru genişledi. 14. yüzyılın sonlarına doğru; Belarus, Ukrayna, Polonya'nın bir bölümü ve Rusya dahil Avrupa'nın büyük bir bölümünü ele geçiren Litvanya, Avrupa'nın en büyük ülkesi haline geldi. Böylece Litvanya Dükalığı, doğu ve batının arasında çoklu bir kültür mirasına sahip; doğal sınırlara ulaşmış bir devlet halini aldı. İmparatorlukta var olan dinlere hoşgörülü davranan Litvanyalılar Slav kültüründen birçok ögeyi kendi kültürüne kattı, böylece Litvanya dilinde Slav etkisi arttı ve devletin resmî dili Slav kaynaklı Ruthenya Dili olarak kabul edildi. 1385'te,

Polonya Kralı Jogaila ile yapılan antlaşmayla iki ulus birleşti. Böylece Pagan Litvanlar Hristiyanlığı kabul etti ve Litvanya-Polonya ulus birliği sağlandı. 1392'de (Görkemli Vytautas zamanında) Litvanya Dükalığı’nda iki iç savaş çıktı. Buna rağmen Vytautas döneminde ülkenin topraklarının genişlemesi zirve yaptı, devlet kurumsallaşması başladı, ülkede soylular yönetimde söz sahibi haline geldi. 1410'daki Grunwald Savaşı'nda, Polonya ve Litvanya ordularının kurduğu birlik, Töton Şövalyelerine karşı Avrupa'da büyük bir zafer kazandı. Jogaila ve Vytautas öldükten sonra, Litvanya soyluları; Polonya ve Litvanya arasında kurulan birliği bozmak için, Jagiellon Hanedanı'nı bağımsız bir dük olarak atamak istedi. Bundan sonra, Litvanya kendine Polonya'nın yerine daha yakın bir ortak bulma çabasına girdi. 15. yüzyılın sonlarına doğru, Rus knezliklerinin artan gücü, Litvanlar’la Ruslar arasında çıkan Livonya Savaşı'na neden oldu. 1569'da Litvanya-Polonya Birliği yeniden kuruldu. Bu birliktelikle, Litvanya'da ayrı bir ordu, ayrı para ve yasal kanunlar dahil ulusal kurumlar korundu. Ancak bu; Polonya kültürünün, Litvanya kültürüne olan: Dil, politika, kültür ve hatta ulusal kimlik etkilerini azaltmadı. 16 ile 17. yüzyılın ortalarına doğru Litvanya ulusal kültüründe: Sanat, eğitim ve toplumsal yapı alanlarında Rönesans'ın etkisi baş gösterip; Protestan reform hareketleri başladı.

1573'te, Polonya kralı ve Litvanya dükü serbest seçimleri kabul etti. Ülkede artan özgürlük hareketleri ve baş gösteren anarşi ile birlikte ülkenin dağılması hızlandı. Kuzey Savaşları döneminde (1655–1661), Litvanya topraklarında ve ekonomisinde büyük bir İsveç yıkımı başladı. Bu savaşın yaraları tamamen sarılamadan; Litvanya, Büyük Kuzey Savaşı'da büyük bir darbe daha aldı (1700–1721). Bu savaşta, veba ve yoksulluk sonucunda ülke halkının yaklaşık %40'ı yaşamını kaybetti. Yabancı güçler -özellikle Rusya- ülke politikalarında önemli bir aktör haline geldi. Soyluların egemenliğindeki devlette, soyluların halka sunduğu özgürlük paketleri; dağılmayı engelleyemedi. Sonuç olarak, Litvanya-Polonya Birliği sırayla: 1772, 1792 ve 1795'te Rusya İmparatorluğu, Prusya ve Habsburg Monarşisi tarafından bölündü. Litvanya topraklarının en büyük bölümünü Rusya aldı. Bölünmenin ardından 1931'de ve 1863'te çıkan ayaklanmalar başarılı olamadı. Çarlık makamlarının tasarladığı bir dizi Pan İslavist politikayla birlikte, Litvanya'da basın yasağı da dahil olmak üzere, ülkedeki tüm eğitim ve kültür etkinlikleri denetim altına alındı. Litvanya, Kuzey Kray denilen ve Belarus'u da kapsayan yeni bir yönetim biriminin parçası oldu. Sonrasında, 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı'nda, Türklerin yanında ara buluculuk görevi üstlenen Almanya ile Rusya'nın arası açıldı. Rusya batıdaki potansiyel Alman tehdidine karşı batı sınırına kaleler inşaa etmeye başladı. 7 Temmuz 1879'da Rus Çarı II. Aleksandr komutasındaki Rus orduları Kaunas Kalesi'nde Almanlara karşı birinci sınıf bir savunma yaptı.

Ülkedeki istikrarsızlıktan dolayı; 1868-1914 arasında, yaklaşık 635, 000 insan -neredeyse nüfusun %20'si- Litvanya'yı terk etti. Açlık ve sefaletin neden olduğu bu göçlerin büyük kısmı ABD'ye oldu. Bu olaylar üzerine, Litvanya'da yaşamayı destekleyen fonlar ve Litvanya bağımsızlığına destek olan örgütler kuruldu. I. Dünya Savaşı yıllarına gelindiğinde, 16 Şubat 1918'de Litvanya Konseyi (Lietuvos Taryba); Litvanya bağımsızlığını temel alan bir deklarasyon yayınlandı. Bu Litvanya devletinin yeniden kurulması anlamına geliyordu. Litvanya bu yıllarda Almanya ve Polonya ile ülke sınırları konusunda sorunlar yaşadı. Vilnius bölgesi Litvanya'nın geleneksel başkentiydi (Daha sonra yasal olarak da başkent olarak ilan edildi). Vilnius, Polonyalı kumandan Zeligowski's Mutiny tarafından Ocak 1920'de işgal edildi ve iki yıl sonra Polonya topraklarına katıldı. Böylece 19 yıl Kaunas ülkenin geçici başkenti görevini gördü.

Polonya'nın Vilnius'u işgali önemli olaylara yol açtı, iki ülke arasında; bu işgalle II. Dünya Savaşı arasında hiçbir uluslar arası ilişki kurulmadı. 1923'te Klaipeda Ayaklanması sırasında ele geçirilen Klaipeda Bölgesi, Mart 1939'te Nazi Almanyası'nın verdiği bir nota üzerine Almanya'ya devredildi. Bu durum ülkenin ulusal çizgideki güçlerinin tepkisini çekti, milliyetçi politikalar izleyen Antanas Smetona ve Smetona'nın partisi olan Litvanya Ulusal Birlik Hareketi, 1926'da askerin yönetime el koymasından sonra iktidara geldi. Eylül 1939'da Sovyet güçlerinin Doğu Polonya'yı işgaliyle Vilnius yeniden Litvanya'ya bırakıldı. Ancak Litvanya, bu olaydan dokuz ay sonra bağımsızlığını kaybetti. Haziran 1940'da, Kızıl Ordu Alman-Sovyet Saldırmazlık Paktı'na uygun olarak önce Litvanya'yı işgal etti ardından ülkeyi ilhak ettiğini açıkladı. Bir yıl sonra Almanların Barbarossa Harekâtı'yla Litvanya Alman işgaline uğradı. Bu işgal sırasında Naziler ve onların Litvanyalı destekçileri tarafından ülkedeki Yahudi varlığının %91'i anlamına gelen 190 bin Yahudi öldürüldü. 1944'te Alman Ordusu'nun ükeden çekilmesiyle birlikte, Sovyetler, Litvanya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti'ni yeniden kurdu. 1944'ten 1952'ye kadar yaklaşık 100 bin Litvanyalı bağımsızlık yanlısı; Sovyet güçlerine karşı gerilla savaşı verdi. Rus güçleri tarafından, yaklaşık 30 bin Litvanyalı vatansever ve gerilla öldürüldü veya Sibirya'ya sürülüp sınır dışı edildi. II. Dünya Savaşı'nda Litvanya yaklaşık 780 bin yurttaşını kaybetti. Rusya'nın 1980'den sonra yürürlüğe koyduğu perestroyka ve glasnost planları, Litvanya'da Sajudis adı verilen reform hareketlerinin ilanına izin verdi; bu hareketler, ülke içinde anti-komünist bir harekete dönüştü ve ülke bağımsızlığının temelini oluşturdu. Sovyet kontrolündeki ülkede yapılan genel seçimlerin ardından, 11 Mart 1990'da Litvanya'da bağımsızlık genelgesi yayımlandı, böylece Litvanya Sovyet hakimiyetinden kurtulan ilk cumhuriyet oldu. Sovyetler Birliği, bu girişimi; ülkeye ekonomik ambargo uygulayarak bastırmaya çalıştı. 13 Ocak 1991'de Vilnius TV Kulesi'ne saldıran Sovyet güçleri, 14 Litvanya’lı sivilin ölmesine neden oldu. 4 Şubat 1991'de, İzlanda Litvanya'nın bağımsızlığını tanıyan ilk ülke oldu. 1991 Sovyet darbe girişimi sonrasında, Litvanya uluslar arası platformda geniş ölçüde tanındı ve 17 Eylül 1991'de Birleşmiş Milletler'e katıldı.

Sovyet orduları ülkeyi 31 Ağustos 1993'te terk etti. Litvanya bağımsızlığına kavuştuktan sonra, 1994'de NATO üyeliğine aday oldu. Yapılan piyasa düzenlemeleriyle, serbest piyasa ekonomisine geçti. Ülke, 2004 Baharı'nda NATO'ya ve 2007'deyse Avrupa Birliği'ne tam üye oldu.

25.05.2011 ( İSTANBUL – RİGA – VİLNİUS )

Bu kez erken başladı sanırım, yeni gezi hazırlıkları. Bunda; Şubat ayında eşimle gittiğimiz Fas’ da karşılaştığımız bitip tükenmez yağmurun, sonraki duraklarımız olan İspanya ve Portekiz’de de devam edeceğini öğrenip, geziyi kısa keserek dönüşümüz de etken oldu. Mart ayında, Air Baltıc havayollarından, Riga aktarmalı, Vilnius ( Litvanya ) biletimi ( 65 € ), Moskova’dan da Anadolu Jet ile İstanbul dönüş biletimi ( 125 € ) aldım. Litvanya, Letonya, Estonya’dan sonra, Rusya’ya girerek Saint Petersburg’a, sonra da Moskova’ya gidecektim, otuz yedi gün sürecek gezim süresince. Ayrıca, geçen yıl Ermenistan’da başlattığım Couchsurfing deneyimini bu gezide daha da arttırmak istediğimden, hostel yerine, kalabileceğim evleri aradım, durdum. Sonunda, hareket saati geldi.

Eşim her zamanki gibi havaalanında uğurladı beni. Bu arada, 13 Haziran’da yapılacak seçimler için oy kullanmak için, havaalanında kurulmuş, seçim sandığına gittim. Hiç tahmin etmediğim bir sorun çıktı. Görevli, İstanbul’da seçim sandığım belli olduğu için, oy kullanamayacağımı söyledi. Aniden yurt dışına gitme zorunda kalan birinin oy kullanma şansı olmuyordu anlaşılan. Tartışırken, zaman geçmiş, bilet üzerinde yazılı 212 nolu kapıda, hala öfkeli oturuyorum, sonradan fark ediyorum ki; benden başka bekleyen yok. Billboarda bakıyorum, 214 olarak değiştirmişler. Koşarak yetişiyorum uçağa. Sağım, solum sarışın hurilerle dolu. Hayattan daral gelenlere naçizane önerim; günü birlik de olsa, Air Baltıc ile bir uçuş yapsınlar. Böylece, dünyanın yaşanası çok güzellere, güzelliklere sahip olduğunu anlayarak, ferahlayacaklardır. Tam saatinde kalkıyor uçak (15.05 ). İstanbul semaları şaşılacak kadar temiz bugün. Marmara Denizi, Karadeniz Boğazı, Haliç ve su kemerleri o kadar net görünüyor ki. Beklenen büyük depremde, çoğu birer mezara dönüşecek, bitip tükenmez binaları seyrederken de ürperiyorum bu arada. Kum gibi binalar, bir yolunu bulup yağmaya açılacak yeşil alanlar uzanıp gidiyor. Az sonra, Karadeniz’in kuzey kıyıları, Romanya’nın bereketli toprakları, kıvrıla büküle akan Tuna’nın yorgun, sanayi zehirleri ile perişan sularını gözlüyorum. Yanımda oturan iki İngiliz kız, Akdeniz’de bronzlaşmanın süksesi ve şımarıklığı ile, ellerindeki tablette, bilgisayar oyunları oynuyor, iri vücutlarına yakışmayan, çocuksu kahkahalar atıyorlar. Daha kuzeyde, Moldova – Ukrayna sınırını oluşturarak, Karadeniz’e dökülen Dinyester nehrinin kıvrımları, güneş altında gümüş gibi parlıyor. Pamuk kümelerini andıran bembeyaz bulutların arasından, 18.00 ‘ de Riga havaalanına iniyor uçak. Bu ay sonunda, Riga’da “ Sarışınlar Festivali “ olacak, yazık ki; Litvanya ve Belarus’u gezdikten sonra, 8 Haziran’da geleceğim Riga’ya, sarışınlar da dağılmış olacak. Havaalanının dört tarafı orman, küçük ama sevimli bir yer. Gümrükten geçiyorum, pasaportuma Schengen giriş damgası vuruyorlar, artık, serbest dolaşım içerisindeyim bir müddet, yeşil pasaportum var, vize almadım bu nedenle. Transfer merkezini gösteren okları izleyerek, daracık koridorlardan geçiyor ve kalabalık bir salonda buluyorum kendimi.

Bu arada, döviz bürosundan biraz Litvanya Lita’sı alıyorum. Normal kur 1 € = 3.44 – 3.45 Lt. olduğu halde, döviz bürosunda, yaşlı ama bakımlı kadın 1 € = 3.182245 Lt. gibi düşük ama bol teferruatlı bir kurdan bozuyor yirmi euromu. Riga Havaalanı Air Baltıc işletmelerinin üssü gibi, bir buçuk saattir, inen kalkan uçaklara bakıyorum, tümü bu işletmeye ait. 17.35 yerine 20.00 ‘de hareket ediyoruz, Vilnius’a. Bu kentte, ana tren istasyonu ve otobüs terminalinin hemen yanında “ A hostel “ ’de rezervasyon yaptırmıştım. Hava karardıktan sonra, bu bölgenin pek tekin olmadığı yolunda yazılar çarpmıştı gözüme sık sık. Bu nedenle biraz tedirginim. Tekrar güneye, bir anlamda geriye uçuyoruz, küçük göletler, akarsular ve yemyeşil halı gibi uzanıp giden toprak üzerinde. Sadece 35 dakika süren uçuş sonrası Vilnius semaları görünüyor. 20.30’da Vilnius Oro Vostos havaalanında iniyor ve serbest dolaşımın getirdiği rahatlık içinde, gümrük işlemine, kuyruğuna girmeden, banttan çantamı alarak çıkıyorum. Havaalanı binasının hemen önündeki otobüs durağında, 5 kilometre ilerideki Sodu Gatve ( cadde )’ye götürecek olan 1 nolu otobüsü bekliyorum. Daha önce, internetten otobüsün hareket saatlerini ve güzergahını kaydetmiştim.

Tam saatinde, sarışın bir afetin kullandığı 1 nolu otobüs durağa geliyor, 2.5 Lt. vererek, bilet alıyor ve küçük kırmızı makinede delerek, iptal ediyorum. Bu arada bir tehlikeyi fark ediyor ve uyarıyorum Vilnius ‘a gelecek olanları. Sakın, mini etekli şoförün cazibesine, mini eteğine takılıp, aldığınız bileti, makinede delmeyi unutmayın, başka bir sarışın kontrolöre yakalanırsanız, 20 kat ceza ödemek durumunda kalabilirsiniz. On beş dakika sonra, Stotis ( Otobüs Terminali ) önünde iniyor, tahmin ettiğim yöne bakınca, kalacağım A hostel’in levhasını görüyorum. İnternet üzerinden dört gecelik rezervasyon yapmıştım ( 8 €/ gece ). Resepsiyondaki yaşlı kadın, tek kelime İngilizce bilmiyor, oysa, iyi İngilizce bilen Diana isimli birisi ile yazışmıştım, birkaç kez. Tesiste benden başka kimse yok, seçtiğim yatağı, çarşafımı, yastık kılıfımı sererek hazırlıyorum. Otobüs garajının hemen yanındaki süper marketten aldığım su ile ( 2.99 Lt/ 3 lt. ) çay demliyor ve eşimin hazırladığı sandviçlerle, bomboş yatakhanede, akşam yemeğimi hallettikten sonra, yanımda getirdiğim netbook’u açıyor, yakınlarda bir ağ buluyor ve Skype ile eşimle görüşüp, bir anlamda ilk raporlarımı veriyorum ! 26.05.2011 ( VİLNİUS ) Akşam, hava çok soğuk oldu. Yorganın dışında kalan kollarımın isyanı ile uyandım sık sık. Zaman zaman da, önümüzdeki parkta demlenen berduşların naraları gelse de kulağıma, dinlendirici bir uyku sonrası uyandım. Hostelin yeri, tahminimden de merkezi yerdeymiş. Geniş meydanın bir yanı tren istasyonu, diğer yanı otobüs garajı, karşısı geniş, ağaçlıklı bir park, hostelin bulunduğu Sodu Gatve de son cephenin önünde yer alıyor. Sabah 07.00’de camdaki panjuru kaldırıyorum, akşam, bomboş olan cadde, işe gitme telaşındaki insanlarla dolu. Otobüs terminal binasının üst katındaki süpermarketin adı “ İki “, peynir, reçel, ekmek alıyor ve demlediğim çayla kahvaltı yapıyorum.

29 Mayıs’ta, Beyaz Rusya’ya gidip, dört gün kaldıktan sonra, Litvanya gezime devam edeceğim. Bu nedenle tren istasyonundayım, sınır ötesi yolculuklar için ayrı bir büro açılmış. Yaşlı görevliler İngilizce bilmeyince, sarışın bir kızın yanına gönderiyorlar. Hayret, 29 Mayıs sabah 06.27’de, Minsk’e hareket edecek tren iptal olmuş. Kız, 17.00’de tren olduğunu söylüyor. 95 Lt. bilet bedeli hem çok geliyor, hem de, gece biçimsiz bir saatte kalacağım yeri aramak istemiyorum. Litvanya – Beyaz Rusya sınır geçişlerinde, otobüslerin uzun işlemlere maruz kaldığını bilmeme rağmen, hemen yan taraftaki otobüs terminalinden, 06.40 otobüsü için bilet alıyorum ( 45 Lt ). Belarus’a gidene kadar üç, döndükten sonra da, birkaç gün daha gezme imkanım olacak Vilnius ve civarını. A Hostel’in bulunduğu Sodu Caddesinden aşağı doğru yürüyor, sağda, büyük bir binanın içine ve etrafına kurulmuş pazar yerine giriyorum. Sebze, meyve, her türlü giyecek satılan pazarda, satıcıların hemen hepsi kadın. Sezgilerim, Eski şehrin yakınlarında olduğumu söylüyor.

Az sonra, Barok tarzı kemerli bir kapının önündeyim. Günümüzde beş yüz elli bin kişinin yaşadığı Vilnius’un en eski sokağı Ausros Vartu Gatve burası. Basilian Sokağı da denilen bu antik sokak, pek çok kilise, hediyelik eşya mağazası, müzeler ile, daracık ve eski binalar boyunca, kenti ikiye bölen Neris Nehrine kadar, tipik bir Ortaçağ atmosferi içerisinde uzanıp gidiyor Sağda, kemerin üzerinde 18. yüzyıl Kutsal Meryem Şapeline giriyor, daracık merdivenlerden yukarı çıkıyorum loş ışıkta. 1363 yıllarına tarihlenen Meryem’in yaldızlı ikonunun etrafını çeviren yaşlı insanların, talepkar yüz ifadeleri ile Meryem’den, sağlık ve uzun ömür istedikleri aşikar. Doğu Avrupa’nın önemli hac merkezlerinden biri bu küçücük mekan. Aynı sırada heybetli Rus Ortodoks Kilisesinin salonunda, kırmızı cübbeli din adamının yönettiği ayine katılan on beş kişi, org sesi ve günlük kokuları içerisinde huşu halindeler. Tavan ve kubbe kiremit rengi – mavi, ikonların bulunduğu cephe yeşil rengin hakimiyetinde. Duvara asılı azizlerin tablolarına bakarak ilerlerken, arkamdan gelen, yakası kokartlı görevli, omzumdan tutuyor. Anlaşılan, rahibin hizasını geçmemden endişeleniyor, kutsal değerler adına. Giderek yoğunlaşıyor Ausros Vartu Gatve, sağında solunda bulunan kemerler, avlular çevresine sıralanmış eski binalara açılıyor, güneşin erişemediği köşelerde, rutubet kokusunu hissediyor burnum.

Solda, eski, bakımlı bir bina önünde, Türk bayrağı görüyorum, Türk Büyükelçilik binası. Öyle sağlam bir kapısı var ki; yıllardır açılmamış, ya da; kimse açmaya cesaret edemeyecekmiş gibi duruyor Büyükelçiliğin tam karşısında Aziz Kasimir Kilisesi var, 1604 yıllarında Cizvitler tarafından yapılmış ve kentin en eski barok kilisesi olarak biliniyor. Tahta sıralarda oturmuş yaşlılar, fısıltıyla dedikodu yapıyorlar. Her dinde olduğu gibi, Katolik Hristiyanlar için de, ibadethaneler, arınma ve umut mekanları oluyor. Balmumu renkli granit sütunlar, yaldızlı sütun başları ve ikonlar ile loş ortam melankoliye davet ediyor. Girişte panoda okuduğum “ kutsal müzik “ gösterisi başlayacak az sonra, yandaki boşluğa, ellerinde enstrümanları ile gençler yerleşiyor, girişte, kapının üzerindeki org, hatırı sayılır büyüklükte. Dışarı çıkarken, org sesi yankılanmaya başlıyor kilise duvar ve kubbesinde.

Ausros Gatve’den sonra, Didzioji Gatve başlıyor. Solda, bu kez, St. Nikolas Rus Ortodoks Kilisesi var. Ahşaptan ikon panosunu ancak uzaktan görebiliyorum, kapıdaki kurdelayı göğüsleyerek. Vilnius’e Kuzeyin Kudüsü denmesi boşa değil. Katolik, Baptist, Ortodoks gibi bir çok kiliseye ev sahipliği yapıyor. Sekizinci yüzyıldan sonra, yoğun Yahudi nüfusunun yaşadığı bu kentin tarihini, Yahudilere borçlu olduğu söylenir. Ne var ki; Nazi İşgalinde, kentteki Yahudi nüfusun, neredeyse tamamına yakını katledilmiş. Bu coğrafya geniş amber yataklarına sahip, bu nedenle, hediyelik eşya mağazalarında, bin bir çeşit amberden yapılmış ürünler satılıyor. Yanlışlıkla taş ya da kaya diye nitelenen kehribarın menşei, fosilleşmiş çam reçinesidir. Yüksek bir enerjisi ve iyileştirici etkileri olduğuna inanılan kehribarı, üzerinde taşıyana sirayet ettiğine inanılan güçlerden bazıları arasında; zehirleri etkisiz kılmak, doğurganlık ve cinsel gücü artırmak, kötü şansı kovup, iyi talihi çekmek sayılmaktadır. Doğal hali bozulmadan üç ay aralıksız boyunda taşınan kehribarın guatr hastalığına iyi geldiği de söylenir. Büyük mağazalarda sertifika ile satılan amber ( kehribar ) ürünleri, sokaklardaki mağazalarda çok daha ucuz olmakla birlikte, muhtemelen plastiktir.

Dominiko Sokağında, devasa Kutsal Ruh Kilisesi çıkıyor karşıma. İçeride mükemmel bir stüko işçiliği var. Beyaz aziz ve melek heykelcikleri, kubbede, bulutların üzerinde oturmuş, müminleri, tebdil-i dünyaya çağırıyorlar sanki.

Kiliselere biraz ara verip, Vilnius’un gurur kaynağı Vilnius Üniversitesi önündeyim şimdi. 1579 yılında Cizvitler tarafından kurulmuş olan üniversitede, şu anda, yirmi üç bin öğrenci, pek çok ülkeden gelerek eğitim görmekte. Cizvitlere gelince; 1534’lerde kurulan ve sömürge topraklarında, yerli halkın nefretini “ kutsal değerler “ ile düşürüp, giderek, ekonomik bir güç haline gelen tarikat. Protestan ve Anglikan mezheplerine katı tutumları, Katolik Kilisesinin işine geldiği için, çoğunlukla şımartılmış, bazen de, tokatlanmış bir tarikat.

Üniversite, dünyanın en eski kütüphanelerinden birine sahip, ne hikmetse; Ruslar, işgalleri altındayken, 1919’a kadar, neredeyse, yüzyıl kapalı tutmuşlar burayı. Üniversitenin kapısına geldiğimde, görevli gibi dalıyorum içeri, yönetici ve hocalara ait kapıdan. Kemerli, dar koridorlarda, odalara, sınıflara açılan ağır kapıların önünden geçerken, bir Ortaçağ mekanında olduğumu hissediyorum, sonunda, küçük bir kapıyı açınca, tam da; tahmin ettiğim gibi, kocaman bir avluda buluyorum kendimi. Çepeçevre sütunlu duvarlarla çevrili avlunun bir köşesinde, St. John Baptist Evangelist Kilisesi, 17. yüzyıldan kalma çan kulesi ile dimdik ayakta. İçerideki gösterişli heykeller, melekler, koca mekanda kanat çırpacakmışçasına canlı ve etkileyiciler.

Kemerli bir kapıdan geçince, fıskiyeli havuzun kenarında oturmuş, kitap okuyan öğrencilerin arasına karışıyorum. Sütunların ardındaki duvarlar üzerindeki, mermer ve granit panolarda, kuruluş yıllarından günümüze, görev yapmış rektör ve yöneticilerine ait plaketler asılmış. Üniversitenin kitapevi, rengarenk dekor ve kitapları ile bir vaha sanki. Kitapların arasında kayboluyorum uzun süre, çıkarken de, Trakai, Siauliai ve Nida gibi, Litvanya’nın gözde yerlerine ait kartpostallar alıyorum. Eski kent’in ( Senamiestis ), gözde sokağı Pilies Gatve’de, yoğun sıcağa rağmen hayli turist var. Kalabalıktan kaçıp, derbeder, bakımsız evlerin sıralandığı sokaklara dalıyorum bir süre, bir kenti, makyajsız hali ile görmenin en iyi yolu bu. Sn. Mikolo Gatve üzerindeki, geniş meydanda, Saint Anne Kilisesinin karşısındaki, küçük parkın çimleri üzerinde, bir gölgelik bularak, dinlenirken, bir yandan da, tamamen tuğladan, 16. yüzyılda inşa edilmiş Gotik, kilisenin fotoğraflarını çekiyorum.

Hemen yan taraftaki meydanda, Adamos Mickevicius ( Adam Mickiewicz ) isimli edebiyatçının heykeli ve arkasında yerde rölyefler var. Rölyefler, din adamları ile devlet adamlarının el ele vererek, direnişlerini anlatıyor. Mickiewicz’in, Polonya’lı, Beyaz Rus veya Yahudi asıllı olduğu tahmin ediliyor. Ama, Litvanya halkı, belli ki; onun sanatına değer veriyor, zira, heykelinin önünde, sürekli yanan iki kandil ve yeni getirilmiş çiçekler var. Küçük granit piramit, mütevazi duruşunun yanında, çok önemli bir protestonun başlangıç noktasını işaret ediyor. Alman – Sovyet Saldırmazlık Paktı olarak bilinen, Alman Dışişleri Bakanı Joachim Von Ribbentrop ile Sovyetler Birliği Dışişleri Bakanı Vyacheslav Mikhaylovich arasında, 23 Ağustos 1939 yılında imzalanan çirkin anlaşmanın yıldönümünde, Sovyet işgaline karşı, Litvanya aydınlarının protesto gösterileri yaptığı, bir anlamda, bağımsızlık mücadelesinin ateşlendiği yer burası. Bu anlaşma ile Estonya Sovyetler Birliği’ne, Litvanya Almanya’ya bağlanıyor, ortada kalan Letonya ise aralarında bölüşülüyordu. Ancak; daha iki sene geçmeden, Nazi Almanya’sı, Sovyetler Birliği topraklarına saldırarak yok saydı atılan imzaları. Sovyetlerin, “ Ulusların Kaderini Tayin Hakkı “ politikasının ne denli sahte olduğunun da kanıtıdır bu anlaşma.

Sn. Anne ve St. Mişel Kiliselerinin önünden geçerek, Vilnia Nehri üzerindeki köprüye geliyorum. Köprünün diğer yanı farklı bir bölgeye açılıyor. Burada, toplumsal hoşgörünün bir örneği olarak, Uzupis Cumhuriyeti var. 1 Nisan 1997 ‘de kentin bohemleri bir cumhuriyet kurduklarını deklare etmişler, adı da “ öte yan “ anlamında Uzupis olmuş. Sembolik devlet başkanları, orduları ve anayasaları var;

Herkesin birey olma hakkı vardır Herkesin mutlu olma hakkı vardır Herkesin mutsuz olma hakkı vardır Herkesin Vilnia nehrine girme hakkı ve Vilnia nehrinin yanından geçme hakkı vardır Kedilerin nankör olma hakkı vardır Herkesin ölmeye hakkı vardır, ama şart değil. Herkesin sevmeye hakkı vardır. Herkesin sevilmemeye hakkı vardır, ama şart değil. Herkesin bir köpeğe bakma hakki vardır, ikisinden biri ölene kadar. Köpeklerin köpek olmaya hakkı vardır. Herkesin anlamaya hakkı vardır. Herkesin hiçbir şey anlamamaya hakkı vardır Cevap verme Yenme. Teslim olma. Sanat galerisi, kafe, bar ( kavitas ) ve Vilnia nehrinin içinde ve kıyısında, ironik heykellerden ibaret olan bu Cumhuriyet, kuruluş yıldönümünde, isteyenlerin pasaportlarına giriş damgası uygulasa da, asıl varoluş nedenleri, yüzyıllardır, yüzü gülmemiş, işgalden, işgale uğramış bir halkın, toplumsal hoşgörüsünü yansıtan en güzel örnek bence.

Hele, köprü üzerindeki sadakat kilitlerini görünce, hayırlara vesile olan bir yönetimin sınırlarına girdiğimi hissediyorum açıkçası. Ama, şunu da fark ediyorum, aşık insan, terk edilmekten daha çok korkuyor. Turistik merkezde tüm binalar yenilenip, al benili hale getirilmişken, Uzupis Cumhuriyeti’nin gücü; yıkılmak üzere olan binaları onarmaya yetmemiş. Meydanda, elindeki sur’u üfleyen, Cumhuriyetin sembolü Uzupis Meleği’nin dibine oturup dinlenirken, küçük meydan etrafında sıralanmış rengarenk evleri inceliyorum. Kuytu meydanda güneş iyi geldi, sabahtan beri esen buz gibi rüzgar zaman zaman titretti, üzerimdeki tişört ile. Yük olmasın diye, sabah çıkarken, polar montumu almak istemedim, Vilnius’luların, pardesü yakalarını kaldırarak gezdiği sokaklarda, kısa kollu tişörtle gezerken, İstanbul’da, kış günü, benim gibi, soğuğa yakalanmış turistleri hatırladım bir an. Köşede gördüğüm marketten üç tane muz alıp meleğin kaidesine çöküyorum tekrar ve iliklerimi ısıtan güneşin altında keyif yapıyorum. Çoğu kez, kısa vadeli açlıkları geçiştirmenin en pratik yolu muz bence. İçerdiği potasyum, sodyum ve fosfor ile kolestrolsüz kalori zengini yapısı ile enerji sağlaması, günlük sırt çantamın olmazsa olmazlarından yapar her gezimde muzu.

Eski Kentin ana damarı Pilies Gatve ( cadde )’ye yürüyorum. Turistler hala gruplar halinde o kilise senin bu kilise benim dolaşıyorlar. Dedim ya; Kuzeyin Kudüs’ü ünvanını, her dine, mezhep’e hitap eden mabetlerinden ve bir zamanlar barındırdığı yoğun Yahudi nüfusundan alıyor Vilnius. Ne var ki; bu kentte bir tane dahi cami yok. Vilnius yakınlarında Tatarların yaşadığı yerleşim yerlerinde ( Kırk Tatar Köyü, Nemezis Köyü, Raiziai ) küçük de olsa camiler mevcut. Tarihi kaynaklar Litvanya'da ilk caminin 14. yy başlarında inşaa edildiğini gösteriyor. Litvanya topraklarının Müslümanlarla tanışıklığı 13. yüzyılda, Altınordu Devleti hükümdarı Berke Han'ın Litvanya ve Polonya'yı fethettiği yıllara uzanıyor. İlhanlılarla aralarında çıkan anlaşmazlıklar sonucu fetihlere devam edemeyen Altınordu Devleti, iç karışıklıklarla mücadele ederken, Litvanya Dukalığı önce bağımsızlığını ilan ediyor, topraklarını genişlettikçe, koruyacak ve işleyecek insan açığı oluşuyor. Sonrasında ise Litvanya Dukalığı, bu açığı kapatmak için; Altınordu Devletindeki huzursuzluklardan bunalan Tatarlara, çeşitli ayrıcalıklar ve topraklar vererek onları Litvanya topraklarına yerleştiriyor. Litvanya'da bulunan camilerin bir çoğu o günlerden günümüze ulaşmış. Bazıları ise ülkenin çeşitli işgal dönemlerinde yakılıp tahrip edilmiş. Vilnius şehir merkezindeki cami de bu işgaller sonunda yerini üniversiteye bırakmış. Bugün ise; küçüklerini saymıyorum kırksekiz tane büyük kilisenin, katedralin, sinagogların, kenesaların ( Yahudi inancını benimsemiş Türk kökenli Karaim’lerin ibadethaneleri ) bulunduğu Vilnius şehir merkezinde hiç cami yok. Saint John Kilisesinden aşağı yürüyerek, Katredos ( Katedral ) Meydanına geliyorum. Ortodoks ve Katolik Kiliselerinin aksine oldukça sade görünüyor. Baltık halklarının yağmur ve yıldırım tanrısı Perkünas’a ibadet yeri iken, 1387 de ilk kez ahşap olarak inşa edilen katedral, yıllar içinde defalarca yıkılıp, yeniden yapılmış, Sovyetler zamanında, içinde asırlık kutsal objeler imha edilerek, resim sergisi olarak kullanılmış, 1989’da son kez ihya edilerek, Hristiyan müminlere kapıları açılmış. Kirli beyaz rengin hakim olduğu iç mekan ve tavandaki stükolar basit ve dinlendirici. Yanılmışım, sağdaki, salonda, azizler, melekler, kitab-ı mukaddes’ten fırlamış, nev-i beşer cirit atıyor, duvarlarda, sütunlar üzerinde. Bu kadar çok meleğin kanatlarını birbirine değdirmeden, bunca heykel ve kabartmayı sığdırmayı başaran ustayı tebrik etmek geliyor içimden. Katedralin önünde 57 metre yüksekliğindeki Belfry çan ve saat kulesi, ilk kez 14. yy’da yapılmış. Tabii, onun da başına olmadık şeyler gelmiş. Şimdi, Katedral’in hemen önünde, biraz da maydanoz gibi, yapayalnız ve oransız durmakta. Hele, orijinal tuğla duvarların üzerine çekilen kötü sıva, Katedralin, düzgün cephesi ile tezat oluşturuyor.

Katedral Meydanındaki banklar, sevgililerini kucaklarına almış, hasret gideren aşıkların mekanı. Ayaklarında patenleri ile gençler akrobosi yaparak, ısrarla kendilerini sakatlamaya çalışıyorlar. Meydanın diğer önemli figürü, adeta atına siper olmuş, elinde kılıcı ile Gediminas heykeli. Geniş kaidesine oturuyor ve caddeler boyu akıp giden araç trafiğini izliyorum. Gediminas, Litvanya’lıların çok saygı duyduğu Grand Düklerinin adı. 1290 yıllarında, Litvanya’daki kaosu bitirip, birleştirmiş ve sınırları günümüzdeki Belarus içlerine kadar genişletmişti, ancak, ölümünden sonra, oğulları, ülkeyi paylaştılar. Arkamda yükselen tepedeki tuğla kule de Gediminas Kulesi olmalı, tepe de Gediminas Tepesi. Bakımda olduğu, etrafındaki inşaat iskelelerinden belli, yine de, Katedralin arkasındaki büyük Sereikiskiu parkının, doğal taş döşeli yolunda yer yer tökezleyerek, yukarı çıkıyor, bizim Topkapı Surları gibi, bilinçsizce ayağa kaldırılmış olan Yukarı Kalenin önünden yay çizerek, Gediminas Kulesinin önüne geliyorum. 13. yy’a tarihlenen tuğla kule, 16. yy Rus saldırılarında tahrip olmuş, 1930’ larda geçirdiği yenileme faaliyetinden sonra, şimdi Avrupa Birliği fonlarının bereketi ile tekrar ele alınmış. Vilnius’un sembolü olan Gediminas Kulesinin, beş gün sonra ziyarete açılacağı yazıyor önündeki bez pankartta. Kentin en panoramik noktası burası olmalı, aşağılarda, yemyeşil Vilnius, güneşin altında gümüş rengi ile Neris nehri, ötelerde, yüksek bloklarla yeni kent uzanıyor. Kulenin az aşağısındaki finüküler ile ( 2 Lt ),

Neris Nehrine paralel Arsenalo Gatve’ ye iniyorum. Çimlerle kaplı geniş ve ağaçlık alanın arkasında beyaz duvarları ile Litvanya Milli Müzesi var. Saat 14.30, kapanış saatine kadar, rahatça dolaşırım düşüncesi ile bilet alarak giriyorum (5 Lt ). Önünde, Litvanya’nın ilk ve tek kralı olan Mindaugas’ın heykeli var. Mindaugas; Litvanya tarihinde, kabileleri birleştirerek ilk Litvanya Grand Düklüğünü kuran ve 1253 de krallığını ilan eden, üstelik Litvanya halklarının Pagan inancını değiştirecek şekilde, Katolikliği kabul eden ve Hristiyanlığın resmi din olmasına yol açan isim. Ne var ki; bu tercihi, kral olduktan on yıl sonra, yeğeni tarafından öldürülmesine neden oluyor. İ.Ö 2. yy’dan, taş yontma aletler, silahlar, çekiçler, İ.Ö 6. yy sonrası, yine silahlar, süs eşyaları, Rus çarı 1. Petro’nun ( ne hikmet ise ) avuç içinin kalıbı, Mindaugas’ın ( 1200-1263 ) ve Gediminas’ın ( 1275-1341 ) pek çok savaş alanını tasvir eden tabloları bulunuyor, benden başka kimsenin bulunmadığı müzede. Ortaçağın en büyük savaşlarından biri 15 Temmuz 1410 yılında, Polonya Krallığı ile Litvanya Grand Düklüğünün ittifakı ve Tatarlar, Çekler, Bohemya, Eflaklılar, Moldovyalılar yardımı ile Töton Şövalyelerine karşı ( ki; bunları da, Haçlılar, Batı Avrupa’dan gelen paralı askerler destekliyordu ) yapılan Grunwald Savaşıdır. Polonya-Litvanya ittifakında 40000 asker, Teton Şövalye ve destekçilerinde 30000 asker bulunuyordu. Savaş, Teton Şövalyelerinin mağlubiyeti ile sonuçlandı ve iki taraftan yaklaşık 20000 asker öldü. Bir anlamda, Anadolu halkları ile Yunanlıların ( Akalar ) arasındaki Truva Savaşına benzetirim Grunwald Savaşını, öylesine bir cepheleşme olduğu için. Sonrasında, Polonya – Litvanya ittifakı pek çok kereler bozuldu, yeniden kuruldu. Grunwald Savaşı da, bu ittifakın tehlikesini gören güçlerin pek çok tezgahlar kurmasına neden oldu. İşte bu savaşın tarafları, konuşlanmaları, stratejileri, büyük bir platform üzerinde canlandırılmış. 17. yy ‘ ait dev bir körük, duvarlarda, kronojik olarak dizilmiş Litvanya Grand düklerinin, Vilnius Üniversitesi rektörlerinin tasvirleri dizilmiş. 1750 ‘lerde Vilnius Üniversitesinde Felsefe Okulu varmış.

1918 yılına ait büyük bir Avrupa haritasında, Güneydoğunun bir kısmı ve Van havzası Ermenistan, Güneydoğu Anadolu Kürdistan, Karadeniz, Ege ve Kıbrıs Yunanistan’a ait gösteriliyor. İkinci kata çıkıyorum. Etnografik objeler, canlandırılmış günlük ev yaşamı sahneleri, evlerin önünde, tarlaların içinde yükselen ve Pagan dönem geleneği el sanatı, ahşap oyma haçlar görüyorum. Video gösterisinde, bu haçların, geleneksel olduğu anlatılıyor, oturup, bir müddet izliyorum. Bizdeki çaput bağlanan ağaçlar geliyor aklıma, inançların, aktarılışı, yok olmayışının örneği olarak. Bir anlamda da, kazalara, belalara karşı, sığınma, korunma güdülerinin tezahürü. Neden sonra çıkıyorum dışarı ve Neris Nehri üzerindeki Karaliaus Mindaugo Köprüsünden karşıya geçerken, köprü demirlerine asılmış, binlerce aşk ve sadakat kilidini fotoğraflıyorum. Yarın Trakai’ye gitmeyi, öbür gün, Vilnius gezisine devam etmeyi planladım.

Katedral Meydanı, Pilies Gatve, Ausros Vartu Gatve derken, sabah geçtiğim yollardan kaldığım hostelin bulunduğu Sodu Gatve’ye geliyorum. İş çıkış saatleri, otobüs ve tren garlarının bulunduğu meydan hayli kalabalık, otobüs duraklarında uzun kuyruklar oluşmuş. “ İki “ market şarküteri ve hazır yemek reyonları ile çok zengin. Fırınlanmış tavuk, rus salatası, sıcacık francala ile iki bira alıp ( 12.2 Lt ) alarak, odama çekiliyorum. Gün boyu yediğim ayazdan ürperiyorum, yüzüm yanıyor.

27.05.2011 ( VİLNİUS - TRAKAİ - VİLNİUS )

Akşam iki oda arkadaşım vardı. Biri yattıktan sonra geldi, diğeri; ısrarla kendi dilinde konuşuyordu, ben İngilizce dedikçe o, kendi dilinde konuşup durdu, üstelik de kekeme. Biraz ilgilensem, sabaha kadar konuşarak hem uyutmayacak, hem de notlarımı yazmama mani olacaktı. Bugün, 28 kilometre ilerideki Trakai’ye gideceğim. Minibüsün geleceği peronda beklerken, resmen bir kar soğuğu içime işliyor, ama; dünden ihtiyatlıyım, üzerimde, polar montla bugün üşümeme kararındayım. Yanımda oturan genç, bir ara kafasını eğerek uyuklamaya başlayınca, özel güvenlik görevlisi hemen omzuna vurarak uyandırıyor. Anlaşılan, akşamcılar, alkolikler veya benzerleri sıkı takipte. Şoför, önündeki yazar kasadan 6.80 Lt’ lik fişi uzatıyor, hareket ediyoruz.

Merkezden, kent dışına ilerledikçe, tipik Sovyet konut bloklarının çirkin ve yıpranmış görüntüsünden çok, Ataköy yapılaşmasını andıran siteler başlıyor. Kent içine doğru dışarıdan, sabah saatlerinde yoğun bir trafik akışı var. Eski ve yıpranmış araç göremiyorum, anlaşılan; Avrupa Birliği, çabucak terbiye ederek, ideal bir tüketim toplumu yaratmayı başarmış şimdiden. Araçların çoğunda sadece sürücü var. Bir akaryakıt istasyonunun panosuna bakıyorum; Dizel 3.99 Lt, 95 Oktan benzin 4.40 Lt, 98 Oktan benzin 4.46 Lt. Türkiye, bu konudaki liderliğini her yerde sürdürüyor. Çok geçmeden, iki tarafı orman olan, otobandan daha güzel ve geniş bir yolda ilerlerken, ahşap evleri ile şirin köylerden geçiyorum. Sık sık, “ geyik çıkabilir “ ikazı veren, işaretler var yol boyunca.

Sağda, Trakai Milli Parkına giden yol ayrılıyor. 08.40 ‘da, merkeze bir kilometre mesafede olan küçücük Trakai otobüs terminalinde iniyorum. Düzenli, her yön için ayrı peronlar ve hareket saatlerini gösteren levhalar bulunuyor. Orta Çağ’da Avrupa’nın en büyük devletlerinden olan Litvanya Dukalığı’nın başlıca merkezlerinden biri, Trakai; Luka, Galve ve Totoriskiyu göllerine sahip. Galve Gölünün ortasında, Ortaçağ masallarından çıkıp gelmiş hissi uyandıran, bir kaleye sahip. Hem olağanüstü doğal güzellikleri hem de tarihsel önemi nedeniyle Litvanya’nın en çok ziyaret yerlerinden. Sol tarafta Totoriskiyu Gölü kıyısınca, rengarenk kayıkları seyrederek yürüyorum. Ağaçların suların içine eğildiği yerler, küçük ahşap iskeleler, doğal halleri ile çok güzel. Yolun karşısından aldığım sıcacık börek ve meyve suyu ile oturduğum bir iskelede, ayaklarımı suya sarkıtarak, kuş ve kurbağa sesleri arasında, harika bir kahvaltı yapıyorum. Dağılan Sovyetler Birliği ülkelerinin çoğunda gördüğüm insan manzaraları burada da değişmiyor.

Göl kenarında oturmuş, sabahın köründe içkiye sığınmış gençlerin önünden geçiyorum, selam vererek. Uyuşturucu, içki ve genellikle sigara kullanımı, tüm Avrupa’nın yarınlarında en büyük problem olacak kanaatimce. Merkeze yaklaştığımı hissedince, Trakai’ ın ana arteri Karaimu Caddesine çıkıyorum. . Litvanya, iki farklı Türk orjinli halka kapılarını açmış yüzyıllardır. Bunlardan ilki Karaylar. Kökenlerinin Türklerin Hazar boyuna dayandığı bilinen Karaylar'ın bugün en kalabalık yaşadıkları ülke olan Litvanya’daki geçmişleri 14. yüzyılın sonlarına dayanıyor. 1397 ile 1398 yıllarında Karadeniz kıyılarına giden Büyük Litvanya dükü, Vytautas, buradan ülkesine Müslüman ve Musevi Kırım Tatarı göçmenlerle döndü. Çoğunluğu Müslüman olan bu göçmenlerin arasında bulunan 380 Musevi, Karay ailesinden 300 kişi Vytautas’in, Trakai’deki sarayına yerleştirildi. Litvanya’daki Karaylar’ın sayısı zamanla artarak 5 000 kişiyi buldu. Karay'lar saraya giden yol boyunca ağaçtan yapılmış ahşap evlerde yaşarlar, dini ayinlerini Knessa denilen sinagoglarda yaparlardı. Karay inancı, Irak'ta Ebû Cafer el-Mansur'un halifeliğinde 7. yüzyılda Talmud'a karşı bir hareketle kurulmuştur. ilk Karay öğreticisi ve yazıcısı Basralı Anan Ben Davud'dur. Başlangıçta Anan'ın yandaşlarına "Ananiler" denmiş, ancak 9. yüzyılda Karay adını almışlardır. Karay inancında ve ibadetlerinde İslami motifler bulunmaktadır. İbadethaneye ayakkabısız girilir, dua yerleri çok temiz tutulur. İslam tesiriyle alınan hutbede, halifenin adı anılır, mukaddes yerler olan Mekke, Medine ve Kudüs için hayır duada bulunulur. Hz. İsa ve Hz. Muhammed'in peygamberliği kabul edilir. Karaylığın İslamiyet'ten bu kadar fazla unsur almasının sebebi Anan Ben Davud ve Ebu Hanife'nin aynı hapishanede yattığı sırada, ondan etkilenmesidir. Karaylar'ın bağlandığı Tevrat, Yahudilerinkinden ayrıdır. Karay inancı temel olarak on emir'i esas alır ve Karaylığın duaları Zebur'dan ibarettir. Yahudiliğin kelime-i şehadeti gibi olan "duy işit İsrail" sözlerini, "duy işit Karay'' şeklinde söyleyen Karaylar, bazı bayramlarda ve takvimde de Yahudilerden ayrılırlar. bu gün Karay dini hiç bir misyonerlik faaliyetinde bulunmamaktadır. bu dini yaymak veya sonradan kabul etmek prensip olarak imkansızdır. Bir insan ancak doğuştan Karay olabilir.

Eskiden ana caddedeki hangi evde Karayların yaşadığını öğrenmek çok kolaymış: evin caddeye bakan yüzünde üç pencere varsa; ev sahibi Karay ( Karaim ) olurmuş muhakkak. Günümüzde, Litvanya’da yaşayan Karaim ( Karay ) sayısı 300 civarındadır ve sadece 60 kadarı Trakai’da yaşamaktadır. Karayların, Karaim caddesi üzerinde, aşı boyalı, rengarenk dış cepheleri haricinde, hemen hepsi birbirine benzeyen evlerinin önünden geçiyorum. Gerçekten de çoğu üç pencereli. Caddenin sağında Luka gölü uzanıyor, kiralık yelkenli tekneler, deniz bisikletleri müşteri bekliyor. Çok geçmeden, Ortaçağ masal kitaplarından çıkıveriyor, Trakai Ada Kalesi. Fakat, öyle bir ters ışık var ki; fotoğraf çekmek mümkün değil. Gruplar halinde akan kalabalık, bağırış çağırış, otobüs motorlarının homurtuları, kısa zamanda, kuş ve kurbağa seslerini bastırıyor, nereden çıktığı anlaşılmayan dilenciler beliriyor, kalabalıktan medet uman. Kale’ye, önce Karaim adasına ulaştıran iskele, sonrasında da; kalenin yerleştiği küçücük adacığın kapısı önünde biten ahşap iskele üzerinden geçilerek giriliyor. İlk okul çağında öğrenciler, öğretmenleri eşliğinde, akın akın kaleye giriyorlar. İçeri girmeden, adanın neredeyse tümünü kaplayan kale duvarları boyunca yürüyerek, turluyorum. 1400 yıllarına tarihlenen kale,

Litvanya Düklüğü’nün altın çağlarının eseri, yüzyıl başlarında harap halde iken, başarılı bir restorasyonla ayağa kaldırılıyor. Doğal olarak, bir kale müzesinde bulunabilecek silahların tümü buradaki müzede mevcut. Kılıçlar, toplar, mızraklar, zırhlar küçük ziyaretçiler tarafından, heyecanla izleniyor. Son yüzyılda kalenin durumunu gösterir tablolar ilginç. En çok; Etnografya Müzesini beğeniyorum. Litvanya Düklüğü ordularının yanında çarpışmış, Karaim ve Tatarların, kıyafetleri ve günlük yaşamlarından kesitler, oluşturulmuş mekanlar içerisinde detaylı olarak teşhir ediliyor. Biraz da, Litvanya ve diğer coğrafya ülkelerinde yaşayan Tatarlardan bahsedelim. Hazar Kağanlığındaki Karay’larla beraber, Altınordu seferinden sonra, Vytautas’ın, Müslüman Tatarları da beraberinde getirdiği bilinir. Kırım Tatarları Karay’lar kadar, nesillerini koruyamamışlar, Vilnius yakınlarında Kırktatar köyünde, ancak 700 kişi kadarlar.

Tarihin garip cilvesidir ki; 1683 yılındaki, Viyana Kuşatmasında, Osmanlıların yanında Kırım Tatarları savaşırken, Avusturya Habsburg İmparatorluğunun yardımına gelen, dönemin Litvanya-Polonya Krallığı ordusunda da, Lipka Tatarları da denilen Karay Türkleri çarpışıyordu, Osmanlıların çözülmesinin önemli nedeni, Karay’ların cesurane savaşmaları gösterilir. Kalenin avlusu ısınmış, rüzgardan korunaklı duvarların dibinde, uzanıp, güneşe teslim ediyorum kendimi bir müddet. Sağımdan solumdan, zırhlı şövalyeler geçiyorlar atları ile, ben, barış diyorum, dünyanın kurtuluşu barış’ta. Sonunda bulutlar çekiliyor, güneş hakim oluyor Trakai semalarına, Kale ve etrafındaki Luka Gölü daha bir güzelleşiyor. Sahil boyunca yürüyüp, bol bol fotoğraf çekiyor, sonra, sahildeki restoranlardan birine oturuyorum, “ kıbın “ yemek için. Kıbın Tatarların geleneksel yemeği, Kafkas halklarının da favorisi. Bilinen yoğurtlu mantının, içine çiğ kıyma yerine çiğ et konuluyor. Sipariş verdiğim kıbından çok, gözüm tam karşımdaki kalede. Sanki, rengarenk bayrakları, flamaları, uzun mızrakları ve zırhlı şövalyeler kalenin kapısından fırlayacaklar. Bir kale, ütopyaya bu kadar yakın olabilir mi ? Litvanya dilinde ( ı) harfi yok, “ kibinas “ diyorlar, sandviç büyüklüğünde, içine bol soğanlı, yağlı kuzu eti parçaları konulmuş böreğe. Gerçekten lezzetli ( 5.9 Lt. ) Karaimu Caddesi boyunca, her biri farklı renklerde, dik çatılı, iki katlı ve mimarileri birbirine benzeyen Karay ( Karaim ) evlerini seyrediyor, fotoğraflıyorum, ta minibüs terminaline kadar. Sabah geldiğim minibüs denk geliyor ve cehennem sıcağı içindeki araca biniyor, 14.20 ‘de Vilnius’da, Stotis ( otobüs terminali ) önünde iniyorum.

Odamda, biraz dinlendikten sonra, eski kentin artık bildik sokaklarından geçerek, Katedral Meydanına geliyor ve tam karşısındaki Gedimino Prospektas’a ( Cadde ) giriyorum. Bu caddede, Vilnius’un, en popüler, en lüks mağazaları, havalı insanları ve binaları bulunuyor. Lukişki Parkına kadar yürüyorum, bu caddeye girmekte amacım, lüks mağazaları dolaşmak değil, parkın karşısında Aukuu sokağında bulunan ve Sovyetler zamanında KGB yönetim binası olarak kullanılan, şimdilerin “ Jenosid Kurbanları Müzesi “ ne gitmek. Sanki, KGB binasının kötü şöhreti, binanın cephesine de sinmiş. Gerçi, duvarlarında, kurbanlarının isim ve doğum ölüm tarihleri, hakkındaki ilk işareti veriyor. 2. Dünya Savaşından sonra, bir kez daha, Litvanya’yı işgal eden Sovyetler Birliğine karşı, yüz binden fazla Litvanya’lı vatansever gerilla savaşı verdi ve bunların otuz bini, Sovyet Ordusu tarafından öldürüldü. 1940 ‘lardan itibaren, Aukuu sokağının iki köşesinde bulunan iki binanın bodrum katlarında kurulan hapishaneler, işkence odaları, bütün soğukluğu ile sergileniyor. Sese karşı izole edilmiş işkence odaları, havuz haline getirilmiş odalar, duvarlarda kurşun delikleri, kan izleri, 1mx1 m büyüklüğündeki hücreler, bunalttı beni, başıma ağrılar girdi. Nazilerden ve Sovyetlerden bunca çekmiş Baltık uluslarının acılarının izleri sinmiş Jenosid Müzesinin duvarlarına.

Diğer büyük bina, Litvanya Müzik Akademisi olarak kullanılıyor şimdilerde ve açık pencerelerden, öğrencilerin nota sesleri yayılıyor sokağa, ancak, içinde bulunduğum binadan sanki hala çığlıklar yükseliyor. Allak bullak bir vaziyette çıktığım müzeden Likişkiu Parkının ferahlatan yeşil dokusuna yürürken, mütevazi “ Sovyet İşgal Kurbanları “ anıtının önünden geçiyorum. Önündeki saksılarda, rengarenk çiçekler ve kandillerle kara anılar, unutturulmuyor. Parkın arkasındaki Neris Nehrinin kıyısındayım. Vilnius’ün yeni yerleşimleri, nehrin karşısında, devasa gökdelenler ile yükseliyor. Nehir, kirli kızıl bir renkte akıp gidiyor, girmek, yüzmek mümkün değil. Yine de; Vilnius’lular, karşı kıyıda, nehrin kenarında yükselen, geniş çim araziye, “ Vilnius Beach “ demişler. Kıpır kıpır çimlerin üzeri, güneşlenenler, spor yapanlar, belki de; bu yıl güneşi ilk kez böylesi sıcak görmenin sevinciyle doldurmuşlar burayı. Neris nehri, beton yatağının içinde, kirli ve usulca akıyor. Trafiğe kapalı köprüden, Neris’in karşısına geçerken, orman içinde Gediminas Kulesi ve arkasında, güneş altında parlayan “ Üç Haç “ anıtı çarpıyor gözüme. Karaliaus Mindaugo Köprüsüne doğru nehir boyunca, karşımda eski kentin yorgun yüzünü, sağda, yeni yerleşimlerin dinamizmini izleyerek yürüyorum.

Bu arada, Vilnius’un, Avrupa’nın en eski kenti olduğunu hatırlıyorum. Altından, nehir yüzeyine sarkan, üç halkalı zincir kompozisyonu ile Yeşil Köprü’nün önüne geliyorum. Köprünün iki tarafında da; Sovyetler Birliği Reel İdeolojisini sembolize eden heykeller var. Elinde kitaplar ile militan kadın, işçi ve 2. Dünya Savaşından, Kızıl Ordu askerleri, bunca hır güre rağmen, anti-Sovyet nefret nedeni ile imha edilmemişler. Enerji Müzesinin önünden, Mindaugo Köprüsüne giriyor, diğer ucunda, Litvanya Milli Müzesi’nin önünde, Mindaugo heykelinin önünde bir ağacın gölgesinde nefesleniyorum. Litvanya, en parlak dönemleri yaşatan üç isimle yaşıyor her yerde. Vytautas, Gediminas ve Mindaugo. Bizim Kanuni ve Fatihimiz neyse, bu isimler de Litvanya’nın görkemli dönemlerinin kurucuları. Vilnius Katedrali tenha akşam saatlerinde. En kalabalık yer, “ günah çıkartma kürsüsü “ nün önü. Gençler, uzun kuyruk oluşturmuşlar, kürsünün ahşap perdesinin arkasındaki, beyaz cübbeli rahibin önünde diz çökerek, fısıltılarla konuşup, günahlarından arınıyorlar. Aradaki, ahşap perde olmasa, dudak dudağa gelip, yeni bir günah işleyecekler. Sağdaki salondan ayin sesleri yükselince, dün, hayran olduğum stükoları bir kez daha görmek için, kalabalığın arasına karışıyorum. Mekan serin, org sesi ruhumu terbiye ediyor. Aziz biblolarının satıldığı köşedeki, devasa kapıdan çıkarken, yüzüme vuran, yalım gibi hava, benimle beraber Vilnius’e yaz geldiğini müjdeliyor sanki.

Popüler Pilies Gatve ( cadde ), şamatacı turist kafilelerini selametlemiş, kaldırımlara atılmış masalarda, sevgililer diz dize, şarap, bira içiyorlar. Yeri gelmişken, Litvanya’lıların, alkol ile arasının çok iyi olduğunu söyleyeyim. Litvanya İstatistik Kurumu'nun açıkladığı verilere göre, 2010 yılında kişi başına düşen alkol 11.3 litreyken, 15 yaş üzeri kişi başına düşen alkol tüketimi ise 13.3 litre olarak gerçekleşmiş. Bu rakamlar 2009 yılına göre sırasıyla 0.4 ve 0.5% daha fazla. (Türkiye'de 1.4 litre). Fakat, Litvanya gerçek manasıyla alkol ile bir savaş içerisinde. Birkaç örnek vermek gerekirse, akşam 10'dan sonra alkol satışı, parkta bahçede alkol tüketimi yasak. Alkole bağlı sağlık sorunlarına ilişkin olarak da Halk Sağlığı Merkezi'nin verdiği bilgilere göre 2010 yılı içerisinde 798 kişi alkolik psikozuyla ilk kez, 1100 kişi ise kronik alkolizm sebebiyle sağlık kuruluşlarına başvururken, şu an için Litvanya genelinde toplam 55, 300 alkolik bulunuyor. Alkole bağlı nedenlerden ise 962 kişi 2010 yılında hayatını kaybetmiş.

Sağdaki heybetli kapıdan Kutsal Ruh Kilisesi’nin önüne geliyorum, bir yandan tamirat devam ederken, bir yandan müminler akşam ayinlerini aksatmıyorlar. Akşam ayazı çökmeye başladı, ürperiyor ve benim yerime de bir hayırsever dua eder umuduyla, çıkıyorum. Giderek, Vilnius müminleri, ibadethanelerden çekildiler, ortalık, yavaş yavaş, yeni günahlara gebe gençlere kalıyor bu saatlerden itibaren. Ausros Vartu Gatve girişindeki kemerli kapının önündeki, hediyelik eşya tezgahları da toplanmaya başlamış. İçerisinde, amber parçacıkları olan, ahşap bir Litvanya haritası şeklinde tasarlanmış magnet alıyor ( 15 Lt ) ve “ İki “ markete doğru ilerliyorum, bakalım, bu akşam, içeceğim biralara hangi yemekler eşlik edecek. Bu akşamda, kocaman odamda, “ okyanusta terk edilmiş boş bir şişe gibi “ yapayalnızım. Aslında, gezi esnasında, özellikle, bu saatlerde, en çok istediğim şey bu yalnızlık, günün muhasebesi, fotoğrafların, notların tanzimi için. İlk kez bu gezide, yanıma netbook aldım, özellikle, Skype üzerinden eşimle, çocuklarım, illa da torunumla görüntülü konuşmak çok keyifli.

28.05.2011 ( VİLNİUS - KAUNAS - VİLNİUS )

Bütün gece şakır şakır yağmur yağdı. Gece yarısı bir kadının seslenmesi ile uyandım. Geldiğimden beri, resepsiyonda, fosilleşmiş, kadınlar görüyordum. Bunlardan birisi, başucuma dikilmiş, kendi dilince bir şeyler söylüyor. Salonun diğer ucunda bir yatak seçmiştim ilk geldiğimde, sonra, priz olduğunu görünce bu tarafa geçtim. Sanırım, “ yerinde yat “ gibi bir şeyler söylüyordu, ben de onun anlamayacağı, birkaç kelime söyleyince, dediklerimi anlamasa da; ses tonumdan korkmuş olmalı, anında kaybolup, gitti. Kadını, gecenin bu saatinde baş ucuma getiren, psikosomatik nedenlere kafa yoramayacak kadar yorgun olduğum için, uykuya sığındım yine. Sabah uyandım, yağmur, aynı şiddette yağıyor. Niyetim Kaunas’a gitmek bugün. Uzun bir kararsızlıktan sonra, yağmurluğu sırtıma geçirip, yağmur sularının üzerlerinden atlaya zıplaya otobüs terminaline geliyor, 08.20 otobüsü için bilet alıyorum ( 20 Lt ). Yol boyunca, iki tarafta uzanan ormanın arasından devam ediyor 100 kilometrelik Vilnius – Kaunas yolu. Anadolu’da bir otobüse bindiğimde, hemen herkes; “ nereden gelir, nereye gidersin “ mealinde soru sorarlar. Dört gündür buradayım, bir Allahın kulu, bırakın soru sormayı, yüzüme bakmadı. Şarkın sıcaklığı, bir o kadar da istismarı getirmiyor mu ? diye düşünüyorum.

Mesafeli, ama saygılı ilişkiler daha mı insanca acaba ? Zaman zaman silecekler yetişmiyor, yağmura, çılgın bir yağmur, beni de çıldırtacak, bir gün bile olsa; heba etmek istemiyorum. Kaunas havaalanı, Vilnius’tan sonra, Baltık ülkelerini bağlayan önemli bir üs. Vilnius’un 550000 nüfusuna karşılık, Kaunas’ta 360000 kişi yaşıyor. Kente yaklaştıkça, geniş caddeler, tek tük araçlar görüyor, yadırgıyorum, tabii; bugün cumartesi günü. Anlaşılan, iş hayatı rölantide bugün. 09.45’ de Kaunas Stotis’e ( otobüs terminali ) giriyoruz. Son anda gördüğüm tren istasyonunu ( gelezinkelio stotis ) kerteriz alarak, Nemunas Nehri kıyısına ulaşıyorum. Yağmurun dinmesi bir mucize mi, sürpriz mi hazırlıyor ? Hava kış günü gibi oldukça soğuk.

Uzaklarda, hayal meyal görünen Gotik Kulelerin bulunduğu yer Eski Şehir olmalı. Nehrin yanıbaşındaki , parkur boyunca yürüyorum, boş gözlerle bakan, iki alkolikten başka, bir Kaunas’lı ile karşılaşmadım henüz. Nemunas Nehri de, inadına; öyle geniş bir kavis çiziyor ki; Eski Şehir’e doğru, kuş uçuşu gidebilsem, yarı yol yürümem yetecek. Nehrin ortasındaki, kum adacıkları üzerinde, balıkçıların aksi vuruyor gümüş rengi suya. Yolun sağında, Akropolis isimli büyük bir alış veriş merkezi var, ortalık hareketlenene kadar vakit geçirmek için iyi olacak. Litvanya’da, gördüğüm kadarıyla iki büyük market zinciri var. İki ve Maxima. Büyük bir mağaza, sadece, ilaç ve kozmetik ürünler satıyor. İstanbul fiyatlarının yarısı Glukosamin ve Multi vitamin fiyatları.

Gezilerde, ikisini de kullandığımdan alıyorum. Bir ara, içerisi ışıl ışıl oluyor, güneş, hapsolduğu bulutların arasından sıyrılmış olmalı. Geliyorum Kaunas, bekle beni. Avrupa Birliği fonları ile Nemunas Nehrinin yatağı ıslah ediliyor. İş makineleri nehrin içinde, bir çok yeri sudan ayırmış, hafriyat yapıyorlar. Önünden geçtiğim bir kamu binası şaşırtıyor beni. İri bir itfaiye binasının tüm pencerelerinin önündeki saksılarda, kırmızı sardunyalar görüyorum. Alışageldiğimiz, ilgisiz, bakımsız kamu binalarının aksine, sevimsiz bina, çiçeklerle güzelleşmiş. Sanırım, dört kilometre kadar yürüdükten sonra, Eski Şehir’in önünde Aleksoto Köprüsünün önünde buluyorum kendimi. Pek bulmuyorum tabii, adamakıllı yürüyorum buraya kadar. Köprünün hemen yanında Vytautas Katolik Kilisesi, kırmızı tuğlalı Gotik mimarisi ile, bir nikah merasimine ev sahipliği yapıyor olmalı, içeriden, dekolte kıyafetlerle çıkanlar, buz gibi esen sert bir rüzgarla kamçılanıyorlar. Hemen kilisenin önünde bağlı gezi teknesi, donatılmış masaları ile düğün seramonisine katılanlara Nemunas Nehrini gezdiriyor olmalı. Kaunas der demez, nikah ve evlilikten neden bahsettiğimi daha sonra anlatacağım. Önce; 1948 yıllarında yapılmış demir Aleksoto Köprüsünü geçerek, karşı tepelerden, eski şehri görmek istiyorum. Mevcut bir finüküler hattı var, ancak; uzun süredir çalışmadığı belli. Hemen yanında yukarılara devam eden, yer yer, rutubetten yosun tutmuş merdivenlere ilk adımı atarken, saymaya başlıyorum. Atladığım var mı bilemem, tam 269 merdiven sayıyorum, yukarı çıktığımda. Seyir terasından, karşıda Eski Şehir, Nemunas Nehri ve Kaunas çok güzel görünüyor.

Sert rüzgarın çarptığı kulaklarım hissini kaybediyor derken, keman sesleri geliyor kulağıma. Hemen yan tarafta müzik akademisi var, ellerinde müzik aletleri ile küçücük çocuklar giriyorlar binaya. Aleksoto Köprüsü üzerinden geçerken, rüzgar, yağmurluğu delmeye çalışıyor resmen. Mayıs sonunda, böyle bir soğuk beklemiyordum, açıkçası. Vytoutas Kilisesinin bahçesinde, fotoğraf çektiren gelin veya damatların yerinde olmak istemezdim, bu soğukta. Aleksoto caddesinde Perkunas evini fotoğraflıyorum. Perkunas adının, Litvan’ların Pagan döneminde Yıldırım Tanrısının adı olduğunu yazmıştım. 16. yy’da ticari ofis olarak kullanılan, tuğladan yapılmış, özellikle, çatı kısmında, ilginç mimari uygulanmış Perkunas evi de adını, şimdi, üzerinde bulunduğu Pagan Tanrı Perkunas’a ait bir tapınaktan alıyor. Rotuşes Meydanına çıkıyorum sonunda. 15.-16. yy Alman tüccarlarının evleri ile çevrelenmiş bu meydan Eski Şehrin kalbi sayılıyor. Meydanda, görmediğim uzunlukta iki limuzin bekliyor. Karşıda da, Evlenme Sarayı var.

Bu soğukta, pek çok gelin ve damat görmemin hikmeti; bu evlilik sarayı ve Rotuşes Meydanında evlenmenin Litvanlar arasında uğur getiren bir gelenek olarak kabul edilmesi. Üstelik de Cumartesi günleri. Meydanın güneybatısında, gözlerden uzak bir köşede, Litvanların milli uyanışına ön ayak olmuş, şair ve din adamı Maironis’in heykeli var, 22 yıl yaşadığı evinin önünde. Stalin eserlerinin yayınlanması ve dağıtımını yasaklamış. Hemen yandaki bina, bir başka ünlü sanatçının, puppet ( kukla ) show duayenlerinden, Polonya asıllı ( 1882-1965 ) Ladislas Starewitch’ın yaşadığı ve ilk animasyon çalışmaları ile, 1910 yıllarında, Beyond the River Nemunas ve The Life of the Dragonfly isimli filmlerini hazırladığı mekan. 2010 yılında, İstanbul Modern’de “ Gölgeye Övgü “ gösteri kapsamında Ladislas Starewitch’ın eserlerine de yer verilmişti hatırladığım kadarı ile. St. George Kilisesi’nin arkasında bulunan Kaunas Teknoloji Üniversitesinin yemyeşil, sessiz ve huzur dolu bahçesinde oturup, kuşların seslerini dinliyorum bir süre. Litvanya’da pek çok açık alanda gördüğüm bir ahşap ikon duruyor karşımda. Ustalıkla işlenmiş bir haç, çarmıha gerilmiş İsa. Şimdiye dek, böyle bir Katolik dini objesini hatırlamıyorum, Litvanların Pagan geleneklerinin bir mirası olabilir mi ?

Rotuşes Meydanının kuzey köşesinde, Vilnaus Gatve başlangıcında, yine kırmızı tuğla duvarları ile devasa, Peter Paul Katedraline giriyorum. Biliyorum, belki de; “ yahu, kiliseden başka görülecek şey yok mu “ diyeceksiniz, ama; Avrupa, kilise, ibadethane, savaş acıları, biraz da doğal güzellik demek. Arkamdan, bir gelin-damat konvoy eşliğinde giriyor içeri. Çok büyük ve dekoratif, tam karşıda, İsa’nın çarmıhını kucaklamış, Maria Magdelana heykeli yükseliyor. Çepeçevre, azizler, melekler heykel suretinde, aşağıdaki günahkar insanları izliyor olmalılar. Tarihçiler ve din bilimciler tarafından, yaşayıp yaşamadığı tartışılan İsa’nın dini, bütün mezhepleri ile bu kadar popüler ve hayatın içindeyken, altı yüz sene sonra, yeni bir din ile gelen ve hayatı tüm belgeleri ile ayan beyan ortada olan Muhammed’in öğretilerinin, bu hallerde olmasının nedenlerini düşünüyorum acı acı. Vilnaus Gatve üzerindeki barların önünde kurulan platformlarda, yerel giysiler içinde, halk şarkıları çalınıp, söyleniyor. Ne yazık ki; sonuna yetişebiliyorum.

Cadde, nereden geldiğini anlamadığım turistlerle dolu, otobüslerle gelmiş olmalılar. İyi ki; sabahki kararsızlığımı yenip gelmişim Kaunas’a, bulutlar da yükseldi, yakın gelecekte yağmur tehlikesi yok. Katedral duvarlarının dibindeki bir parkta, yandaki şarküteriden aldığım kocaman sandviçi paylaşıyorum, etrafımı saran kumrularla. Karşımda yine; “ kırpykla “ levhası görüyorum, bu, kuaför demek, Türkçedeki kırkmak kelimesi ile ilgisi olabilir mi, düşünüyorum, gülerek. Hemen arkamda, Katedral duvarının önünde Mauronis anısına bir köşe yapılmış, belki de; mezarı da buradadır. Rotuşes Meydanındayım, dev bir ağacın dallarına, Avrupa Birliği içerisindeki devletlerin kent flamaları, sembolleri asılmış. Bir an, Konya, Hakkari, Sivas’ın, Avrupa Birliği kentleri içerisinde yer aldığını, hemen hepsinde, haç, kilise bulunan semboller arasında, bir Mevlana motifi düşledim. Yok, imkansız, Avrupa, Hristiyan kültürü üzerine kurulmuş. Türkiye’yi benimsemeleri mümkün değil bence. Vilnius’tan geçip gelen Neris nehri, Kaunas’ın Nemunas Nehri ile az ilerideki Santakos Parkında birleşiyor.

Yemyeşil, bakımlı çimlerle kaplı, ağaçlık alan, alabildiğine geniş. Yürüyüş parkuru üzerinde yürüyorum, sağa sola serpiştirilmiş, ilginç sanatsal yapıtlar var. Çoğu, yarışmalarda derece ve ödül almış. Bir ağacın etrafına serpiştirilmiş kitaplar, Alman Hiltrud Schöfer’in “ kitapların diyalogu “, İsveç’ ten Rose Diets’in “ açık hava kütüphanesi “, Rus, Andrey Kopilav’un; “ karşıtların birliği “ çalışmalarının arasında, kitap deryasına dalmış gençlerle karşılaşıyorum. Patika, epey yürüdükten sonra, Kaunas Kalesinin önüne getiriyor. Yemyeşil çayır içinde, özenli restore edilmiş kalenin sağında, EU fonlarının desteği ile restorasyonu devam eden, Sn. George Kilisesi var. Kale ise 13. yy’a tarihleniyor.

Eski Şehir’i gezdim, bir otobüse biner, Vilnius’e gitmek üzere, Stotis’e giderim düşüncesinde iken, araç trafiğine kapalı Laisves Aleja ( geçit ) başlıyor. İki tarafta lüks mağazaların sıralandığı caddenin, orta refüjünde, uzanıp giden ağaçları ve bankları, yer yer süs havuzları ile hoş bir cadde. Yürümeye karar veriyorum, yemyeşil bir koridoru andıran ağaçların altında. Yaklaşık 2 kilometre yürüdükten sonra, Başmelek Mikael Kilisesi’nin önünde bitiyor Laisves Aleja. Tekrar, aşina bir isim, Vytauto caddesine giriyorum sağa doğru, solda Partizan anıtının bulunduğu Ramybes Parkı’na.

Kaunos, gerek Nazi işgalinde, gerekse Sovyet işgalinde örgütlenerek, mücadele etmiş, kahraman bir kent. Bu cadde üzerinde, görmeyi istediğim, “ Sürgün ve Direniş Müzesi “ bugün kapalı olunca, ben de parkın içindeki Partizan anıtını ziyaret etmekle yetiniyorum. Sonunda, sabah indiğim otobüs terminaline geliyorum. Gişedeki kız, 15.20 ‘de hareket edeceğini söylüyor, yorucu ama keyifli bir Kaunas gezisi 17.00 ‘de Vilnius Stotis’inde bitiyor. Yarın, Belarus’a ( Beyaz Rusya ) geçeceğim. Dönüşte, bir gün daha kalan yerlerini gezeceğim Vilnius’un ve sonra Siauliai ile Kleipeda kentlerine gideceğim Litvanya’nın. Akşam yemeğinden sonra, sırt çantamı toparlıyor, yatağa uzanıp, günün notlarını yazıyorum.

Not: 29-30-31 Mayıs- 01 haziran tarihleri arasında gezdiğim Belarus ( Beyaz Rusya ) gezi notlarımı; “ Belarus Gezi Notları “ dosyasında okuyabilirsiniz.

02.06.2011 ( MİNSK – VİLNİUS – PANERİAİ – VİLNİUS )

Minsk’te kaldığım Oksana’nın evinde, geç saatlere kadar, oda arkadaşım Fransız gençle lafladık. Anladığım kadarı ile profesyonel futbolcu ve bir takım ile tanışıp anlaşmaya gelmiş Belarus’a. Bugün de, çok yürüdüm, çok yoruldum, deliksiz uyumuşum.

07.45‘de Minsk’ten Vilnius’e götürecek olan trene biniyorum. Vagona baskın yaparcasına binen gümrük polisleri, ellerinde bilgisayarlarla, çabucak bitiriyorlar işlemleri, ikide bir beni koklayıp duran narkotik köpeği, ikna olup uzaklaşıyor sonunda. Medininkai sınır kapısı çıkışından Litvanya’nın Kena sınır kapısına kadar, oldukça geniş bir tampon bölge olmalı, epey ilerliyor tren. İçeri giren tombul Litvanya’lı polis kadın, pasaportuma bakıp bakıp dudak büküyor, anlaşıldı farz oldu artık pasaportumu çiplisi ile değiştirmem. Pasaportu uzatınca, “ hayır, bir de giriş damgası istiyorum. “ diyorum. Çıkışlarda, giriş kaydı olmadığı için pek çok sorun yaşadım şimdiye dek. Damgalayıp uzatıyor pasaportu ve tatlı bir sesle “ Litvanya’ya hoş geldin. “ diyor.

Belarus polislerinin disiplini hemen belli oluyor, Litvanya polisi, arka sıralarda takıldı, konuşmalar, kahkahalardan sonra, kırk beş dakika geçiyor ve hareket ediyoruz. Belarus da dahil, Baltık ülkeleri neredeyse tepsi gibi dümdüz, 50 metre yüksekliğindeki engebeli arazi, neredeyse dağ sayılıyor bu coğrafyada. Saat 11.11 ‘ de Vilnius Gelezinkelai’ ye ( tren garı ) vasıl oluyor tren. Artık, bildik adımlarla, Sodu Gatve 18 no’daki A Hostel’e ilerliyorum, kapıda bir yazı var; “ teknik nedenlerle kapalıyız, aynı caddede 8 no’ya bekleriz “. Az aşağıdaki binaya geliyorum, Belerus’ta geçirdiğim dört gecede 28 Lita’dan 34 Lt’ya çıkmış fiyat. Resepsiyondaki, bol makyajlı yüksek topuklu ayakkabılı, gereğinden fazla havalı kız, nuh diyor, peygamber demiyor, kabul ediyorum ben de söylenen rakamı.

Yatağa uzanıp, bilgisayarımı açıyorum, Letonya Jurmala’da CS den yazıştığım ve evinde kalacağım, yoga hocası Sasha, yüksek sezon olduğu için evini kiraya vermiş, eşi ve iki çocuğu ile, bahçelerindeki 12 m2 ‘lik depoda kalıyorlarmış. Yine de “ gel “ diyor. Teşekkür ederek, Jurmala’ya geldiğimde, uğrayıp sohbet edeceğimizi söylüyorum. L etonya ve Estonya’dan sonra geçeceğim Saint Petersburg’dan yine CS arkadaşım Nickolay, iki gece kalacağım evini tarif ediyor, Google Earth’e işleyip göndermiş. Çoğu zaman, züppece uygulamalarına kızsam da, digital dünyanın, yerinde kullanılırsa, böylesi faydaları var. Adamakıllı acıktım, “ İki “marketten, bir şeyler almak için çıkıyorum. Stotis ( otobüs garı ) girişindeki, büfeden Türkçe konuşmalar geliyor kulağıma. Selamı çakınca, şaşırıyor, döner kebap tezgahının başındaki genç. Aydın’dan gelmiş, İşletme mezunu imiş, “ yıllardır buradayım, halimden de memnunum “ diyor. Torpilli bir ekmek arası döner yapıyor bana ( 12 Lt ), İki’den aldığım bira ile odama geliyor ve serin ortamda, yediğim döner ile hasret gideriyorum. Dışarısı çok sıcak, şimdi, serin serin uzanıp yatmak vardı, ama; bugün Vilnius’te son günüm. Kalan yerleri görmem gerek. Bildik yollardan Katedral’in önüne geliyor, Arsenalo Caddesini takip ederek, , sağdaki dik yokuşu tırmanıp, Üç Haç Tepesine çıkıyorum. 17. yy ‘da, üç din adamının anısına yapılan bu üç adet beyaz dev haç, Sovyetler Birliği tarafından yıkılmış, ancak, bağımsızlık sonrası, Litvanya halkının hafızasında yer etmiş bir çok anıt gibi,

Üç Haç Tepesi de, yeniden bu haçlara kavuşmuş. Fakat, öyle ters bir ışık altındalar ki; bir müddet beklemem neticeyi değiştirmiyor, sadece büyüklüklerini kıyaslayabileceğim birkaç fotoğraf çekip, aşağı inerek Antakalnis’in yolunu tutuyorum. Önce, karşıma, St. Peter Paul Kilisesi çıkıyor, biraz da, kiliselerden baymış olduğumdan, isteksiz giriyorum içeri. Ancak, içeride, İncil’i tasvir eden, 1675-1704 yılları arasında, İtalyan heykeltıraşlar tarafından yapılmış heykellerin, çokluğu ve canlılığı şaşırtıyor. Barok tarzda inşa edilmiş kilisenin içerisindeki, binlerce büyüklü küçüklü heykel, insanın yaşama sevincini resmen törpülüyor, iskelete dönüşmüş krallar, altında ateş yanan kazan içerisinde haşlananlar, Romalıların Hristiyanlar’a zulmü, bembeyaz bir fon ve renkte heykellerle anlatılıyor. Kilisenin önünden devam eden, Sapiegos caddesi boyunca yürüdükçe, ortalık tenhalaşıyor, trafik değil, araç bile kalmıyor neredeyse.

Rastlayabildiğim, birkaç gence sorarak, etrafını, sessizlik ve lüks evlerin çevrelediği Antakalnis Mezarlığını buluyorum sonunda. Sessizliğinin yanında, iri ve sık ağaçların loş ışığı altında, ürpertici bir ortamın içinde buluyorum kendimi. Her yer mezarlık, sivillere ait ( daha doğrusu kendi eceli ile ölenlere ) ait mezarların etrafı, çiçekler, kandillerle donatılmış. Birçoğunun etrafında kadınlar, dua edip, temizlik yapıyorlar. Asıl çarpıcı olanı, yüksek çam ağaçlarının altında, sıralanmış, tek tip mezar taşları. Hepsinin üzerine kırmızı-beyaz şeritler bağlanmış. Sovyetlerin dağılma sürecinde, ilk bağımsızlık talebini yükselten Litvanya’ya, dolayısıyla Vilnius’a saldıran Sovyet Özel Kuvvetleri, 13 Ocak 1991 yılında, TV kulesini basarak 14 kişinin ölümüne neden olur ve bu görevliler, vuruldukları ana kadar canlı yayını sürdürürler. Aynı gün, Parlamento önünde, Sovyet tank ve askerlerine direniş gösteren halka açılan ateş sonucu da ölenler olur, binlerce kişi yaralanır. Antakalnis Mezarlığı, bu direniş kurbanlarının son mekanı. You Tube ‘da 13 Ocak 1991 direnişi videolarını izliyorum. Bir ulusun topyekün kahramanlığının, sivil itaatsizliğin, ellerinde, tencere ve kepçelerle, KGB özel kuvvetleri ve Kızıl Ordu’ya direnen insanların, yurtseverliğin en güzel örneklerini verdiğini görüyorum. Bilirsiniz, Borodino Savaşında Rus Orduları karşısında perişan olan Napolyon’un Rusya saldırısını. 24 Aralık – 30 Haziran 1812 yılında, kısmen hissi, kısmen de ekonomik ambargoların dayattığı nedenlerle, Napolyon zor bir maceraya girer. – 35 derece soğukta kırılan Fransız ordusunu Vilnius’ta konaklatan Napolyon, ülkesinde bir karşı darbe yapılacağını haber almıştır. Kırılma burada başlar, açlıktan, yorgunluktan ölümler artar ve ancak, 2002 yılında bulunabilen 2000 ceset, yaklaşık 200 sene sonra, yine burada Antakalnis Mezarlığında gömülür.

Anladığım kadarı ile, Vilnius, gözümde giderek, çeşitli nedenlerle, çeşitli ordular tarafından ölen ve öldürülen insanların toplu mezarlığı. St. Peter Paul Kilisesinin yanından Neris nehrini geçiyorum, köprüyü yürüyerek. Sağda, iri ağaçlar ve yemyeşil çimenleri ile Tuskulenai Park uzanıyor. Yükseltilmiş, yemyeşil bir tepenin üzerinde, farklı yorumlara açık bir kompozisyon içeren metal bir anıt yükseliyor. Burası da, 1944 yılından 1960 yılına kadar, KGB ve Kızıl Ordu tarafından öldürülen Litvanyalılar için hazırlanmış ve 2005 yılında, buraya, Tuskulenai Parka gömülmüşler yeniden. Bugünü Vilnius katliamlarına ve mezarlarına ayırmışken, Paneriai’yı ( Panor ) unuttuğumu fark ediyorum. İnsanlık tarihinin en utanç verici katliamının yaşandığı Paneriai Ormanlarını atlamak büyük eksiklik olacak düşünce ile 2 nolu troleybüse binerek, tren garına gitmek üzere. Hoppala, direksiyondaki, mini etekli, şuh kadın, elimdeki parayı görünce, omuzlarını silkeleyip dönüyor, bilet vermeye niyeti yok.

Oysa, bir çok, otobüste, şoförden bilet almıştım. Neyse, iki üç durak bedava gidiyorum, Belarus’ta da, bu kargaşa yüzünden iki kez, kontrolörlere biletsiz yakalanmıştım, Allah’tan, bedava gezmek bibi bir niyetim olmadığını anlamış olmalılar ceza kesmemişlerdi. Anladığım kadarı ile, bazı hatlarda, elektronik bilet uygulamasına geçilmiş, diğerleri eski usul kağıt bilet kullanıyor. İniyor bir kiosktan bilet alarak tekrar biniyorum. Acele etmem gerek, zira, saat 19.00 geliyor. Trenle, 10 kilometre uzaktaki Paneriai’ye gidip, bir de katliamın yapıldığı ormanın içlerine gireceğim. Garın en sevdiğim tarafı, güzel bir danışma ofisi var ve İngilizce yardımcı oluyorlar. Trakai’ya gidecek tren 20.25 ‘ de kalkacak, buna biner ve ilk istasyonda inersem ve Vilnius’a dönecek olan 21.45 trenini yakalarsam, kazasız belasız Paneriai’yi de dolaşabileceğim. Buradan, Vilnius’a başka ulaşım olmadığını üzerine basa basa söylüyor, danışmada görevli kız, eğer yetişemeyeceksem, bugün gitmememi önerince, iyice pireleniyorum. Gidiş- dönüş Paneriai biletini alıyorum. ( 2 Lt. + 1.7 Lt. ). Tren saatinde hareket ediyor, 15 dakika sonra Paneriai istasyonundan ( aslında platform falan da yok, rayların arasında ) bir genç kıza sığınıp, çıkıyor ve tarif üzerine, dimdik devam eden yolda hızla ilerlemeye devam ediyorum. Ortalıkta bir Allahın kulu yok, zaman zaman horoz sesleri ve alkoliklerin naraları yükseliyor. Bir kilometre sonra, Paneriai Ormanına gireceğim.

Az sonra, arkamdan, iki genç kabadayıca seslenmeye başlıyor, dönüp cevap versem, hem zaman kaybedeceğim, hem de dalaşacağım, büyük ihtimalle. Daha da hızlanıyorum. Orman girişinde, arabalarının teybini sonuna kadar açmış, bir başka grup, bira içiyor. Hızla yaklaştığımı görünce, onlar da şaşırıyor, bir bana, bir belimdeki fotoğraf makineme bakıyorlar. Yanlarından geçerken, bitirimce bir selam veriyor, orman içinde, Litvanya, Sovyetler ve Yahudi Cemaatince dikilmiş farklı yerlerdeki anıtları aramaya başlıyorum. Paneriai ( Ponar ), inanılması zor, insanı allak bullak eden katliamların yaşandığı bir yer. 1941 ve 1944 Temmuz ayları arasında, 100000 ( yazı ile yüz bin )den fazla insanın Nazi’ler tarafından öldürüldüğü yer burası. Vilnius’de yaşayan 35000 Yahudi’nin tamamı, 1941 yaz aylarında yok edilir. Einsatzkommando 9 ve SS birlikleri, kurbanlarının cesetlerini yok etmek için yakar, kemiklerini makinelerde toz haline getirerek toprağa karıştırırlar. Orman içinde yürüyorum, etrafta huzursuz, uğursuz bir atmosfer hakim. Korku filmlerindeki gibi, sanki; her an, bir ağaç altından elinde silahla birileri fırlayacakmış gibi, huzursuz ve gerginim. Güneş batmaya başladı anlaşılan, ağaçlardan anlayamıyorum ama, orman içi gittikçe karanlığa teslim oluyor.

Ormanın derinliklerinden, çığlıklar yükseliyor olamaz, ama; insan olmanın acizliklerinden birisi bu. Paneraiai katliamları, kafamda öyle gedikler açmış olmalı ki; sanki, kararan toprak üzerinde, kemiklerin fosforlarının parladığını göreceğim az sonra. Telaşla, ilk anıtı buluyorum. Sovyetler Birliği zamanında dikilen bu anıt, üzerinde kızıl yıldızı, “ Faşizmin kurbanları 1941-1944 “ yazılı plaketi ve önünde bir çelenk ile daha da dramatik hale getiriyor, çam ormanını. Davut Yıldız’lı Yahudi Cemaatinin anıtı İbranice bir plakete sahip.

Litvanya’da, kendi topraklarında, kaybettiği yurttaşları için, anlamlı bir anıt tesis etmiş. Aynı patikadan, dönüyor, Paneriai köyünün içine giriyorum. Yanı başında yaşanılan canavarlıklar unutulmuş köyde. Gerçi; ne yapacaklardı, yetmiş yıl sonra. Yıldönümlerinde, devlet protokolünün ardında, saygı duruşunda bulunmaktan başka. Birbirinden güzel, bahçeli evlerin sıralandığı sokaklarda, köpeklerini gezdiren mini etekli kızlar dolaşıyor. Akşam serinliğinde, yaşlılar, iki büklüm eğilmiş, bahçelerindeki fidanların dibini çapalıyor. Dört yanı ormanla çevrili köyün. Ben, sanki, ceset küllerinin, kemik tozlarının, hafif akşam rüzgarında, uçuştuğunu hissediyor, nefes almak istemiyorum. Ter basıyor. İstasyona geliyorum. Kimseler yok. İleride, küçük kulübesinde, yeşil yelekli güvenlik görevlisi kadın, karşısında görünce şaşırıyor, gözleri açılıyor. Biletimi gösterince, tren beklediğimi anlıyor, rahatlıyor, kulübesini kilitleyip, gözden kayboluyor sonra.

Ortalıkta çıt yok. İleride, bir ağacın altında dört beş gencin içki içtiklerini hayal meyal görebiliyorum. Kahkahaları kulağıma geliyor zaman zaman. Dediğim gibi, görünürde ne bir insan, ne bir tren var, ama; durup durup, bed bir sesle anons yapılıyor ikide bir, korku filmlerindeki gibi. Bir ara, bana bir şeyler mi ikaz ediliyor diye de düşünüyorum. Bir dakika gecikme ile geliyor tren. Banliyölerde çalışan genç kızlar, son trenle, Vilnius’e evlerine dönüyor olmalılar, yorgun, bezgin, uyukluyorlar. Doğru odama koşuyor, ardından banyo yapıyorum hemen. Üzerime yapışan yakılmış insan külleri ve toz haline getirilmiş kemik parçalarından kurtulmak için.

. 03.06.2011 ( VİLNİUS - SİAULİAİ –haçlar tepesi- )

Eskiden hostellerde, gezi kültürüne aşina gençler olurdu, birbirine saygılı, sessiz, paylaşımcı. Her şeyde olduğu gibi, bu konuda da yozlaşma, post modern eğilimler hakim anlaşılan. Birbirine ilgisiz, izole, kendi aralarında, bitmez tükenmez, hiçbir anlam içermeyen gevezelikleri ile uykuyu ve yorgunluğu haram ediyorlar. Hele, Japonlar’ın bu kadar şımarık ve geveze olanlarını ilk defa görüyorum.

Yine de, dinlenecek kadar uyuyabilmişim. Bugün Siauliai’ya gideceğim. Buranın ahım şahım görülesi yok. Sadece, kentin, dışındaki Haçlar Tepesi ( The hill of Crosses ) ilgimi çekmişti kitaplarda. Sırf burayı görmek için gidiyorum, Vilnius’tan 220 kilometre ilerideki Siauliai’ye. Geceyi de, önceden yazıştığım CS arkadaşım ve ailesinin evinde geçireceğim. 06.45’de hareket edecek olan trenin biletini dün almıştım ( 29.58 Lt. )

Vagonda, ışıklı ekran, güzergah üzerindeki istasyonların varış saat ve dakikalarını, inanılmaz bir isabetle yazıyor. Öyle olunca da; inilecek istasyonu kaçırdım sorunu ve gerginliği yaşanmıyor. Sabah 14 derece olan sıcaklık, yavaş yavaş yükseliyor ekranda. Dümdüz bir arazide, çok da tarıma heves edilmemiş topraklardan, Baltık ülkelerinin geleneksel çizgilerine sahip evlerin kümelendiği köylerden geçiyorum. Henüz pek çok sorunu olan Baltık ülkelerinin apar topar Avrupa Birliğine alınmasına kızanlardan biri idim. Gezimin henüz başlarında da olsam, şunu anladım ki; bu ülkeler, Anadolu toprakları gibi, stratejik bir konumdalar. Nazi ve Sovyetlerin, daha önce de, Batı Avrupa feodal güçlerinin bitmez tükenmez hedefleri olmuş ve çok acılar çekmişler. Avrupa Birliğinin, Doğusunda, bir türlü anlaşamadığı Rusya’dan korunabilmek ve bu ülkeleri koruyabilmek adına sahip çıkması, hele din kardeşliği gibi bir faktör de göz önüne alındığında, artık, doğal görünüyor bana. Sadece bir dakika gecikme ile Siauliai istasyonuna geliyor tren. İnen üç-beş yolcu arasındayım. CS arkadaşım, saat 16.00’dan sonra, işten ayrılabileceğini yazmıştı. Bu arada ben de, Siauliai’yi tanımaya çalışacağım. Önce, sırt çantamı, istasyon binası içerisindeki emanet bürosuna bırakıyorum ( 3 Lt. )

Bu arada, çantam ne hikmetse daha çok ağırlaşıyor. CS arkadaşlarıma vermek üzere yanımda taşıdığım, lokum paketleri üzerine, gezdiğim her kentten aldığım harita ve dökümanlar da ekleniyor, üstelik, en kaliteli ve ağır kağıtlara basılı olarak. Emanet bürosunu güvenli görünce, küçük çantamdaki netbook’u da bırakıyorum. Artık, tazı gibi dolaşabilirim Siauliai sokaklarında. Keşfe, istasyonun karşısından uzanıp giden, Draugystes caddesinden başlıyorum. Vilnaus sokağı ile kesiştiği yerde Bisiklet Müzesi var. Kente kurulu olan “ Vairas “ bisiklet ve motosiklet fabrikasının himayesinde oluşturulan müze, yılda on bin ziyaretçi ağırlıyormuş.

Ben, daha, Siauiliai kargalarının kahvaltılarını yapmadığı saatlerde yollara düştüğüm için müze de kapalı henüz. Sağa dönerek, aşağı devam eden cadde boyunca yürüyorum. Haritaya göre caddenin sonlarında “ kedi “ müzesi var. Açıkçası merak ediyorum, kedi müzesi nedir ? Anlıyoruım ki; pek çok kedi heykeli ve kedi üzerine yazılmış 4000 şiir teşhir ediliyor burada. En sona bırakıyorum kedi müzesi ziyaretini. Solda, kentin gözde ziyaret mekanlarından Frankelis Villa’sının önündeyim. Tadilat var, işçiler çalışıyorlar, kapalı yani. Art Nova mimariye sahip bina 1908 yılında Siauliai aristokratlarından biri için yapılmış, Sovyetler zamanında askeri hastane olmuş, şimdi, 6 Lt. karşılığında gezilebiliyor. Karşısında küçük bir göleti fark ediyorum. Etrafı ağaçlarla çevrili, su kirli ama, etrafındaki çimenler üzerinde, kadınlar uzanıp, yükseldikçe ısıtmaya başlayan güneşe terk etmişler, gevşemiş bedenlerini. Nilüferler, su içinde usulca hareket ediyor, bembeyaz iki kuğu, seyr-ü sefer ediyorlar bir uçtan bir uca.

Geri dönerek, Vilnaus Gatve’nin diğer ucuna yürümeye başlıyorum bu kez. Giderek cadde hareketleniyor, pek çok tezgahta, ev yapımı peynir, unlu mamüller büyük ilgi görüyor. Gözüm cadde üzerinde 140 numarayı arıyor, “ inşallah, köşe başındaki, tadilat gören bina değildir “ demeye kalmıyor, çok istediğim Fotoğraf Müzesi’ne de giremeyeceğimi anlıyorum. İnşaat faaliyetinden dolayı kapalı. Cadde sonunda bir pazar yeri başlıyor. En beğendiğim, el yapımı keçe şapkalar, hırkalar. Ama; öyle hacimliler ki; bir ay boyunca çantada nasıl taşıyacağımı düşünüyorum. Peynirler, reçeller, ballar, şifalı otlar arasında kayboluyorum bir müddet.

Kentin merkezindeyim artık. Pek çok insanın girip çıktığı kapıdan, ben de giriyorum, büyük bir kapalı pazar yerinde buluyorum kendimi. Yiyecek adına bu denli bol çeşidi ( hem de çoğu ev yapımı ) pek görmedim. Büyük bir akvaryum içerisinde, iri yayın balıkları müşteri bekliyor. Peynirin hiç görmediğim, tatmadığım çeşitleri karşımda. Bir köşede, çiğ börek gözüme ilişiyor. Litvanya’yı yüzyıllardır yurt edinmiş Tatar’ların ana vatanlarından getirdikleri geleneksel çiğböreği görünce dayanamıyor, iki tane istiyorum kadından. Tabii; ülkemizdeki gibi, kızgın yağa atıp kızartmak yerine, mikro dalgada ısıtıyor kadın ( 5.5 Lt. ). Yolun diğer tarafındaki Asiler Tepesi olarak adlandırılan “ hill of rebels “’de yemyeşil çimlerin bulunduğu parkta, bir banka ilişerek keyifle yiyorum.

İlk defa “ gira “ deniyorum. Litvanya’da gira, diğer Doğu Avrupa ülkelerinde genellikle “ kvass “ olarak adlandırılan içecek, bu coğrafyada en çok tüketilen sıvı. Slav dillerinde maya anlamına geliyor, Sovyetler zamanında “ Komünist kola “ denen kvass, çavdar ekmeğinin mayalanması ile elde ediliyor. Her köşe başında, çoğu, küçük arabaların üzerindeki tanklarda, kvass satıcılarına rastlıyordum ne zamandır. Hele, yaşlı genç, herkesin elinde, bira şişesine benzer, litrelik şişeleri gördüğümde, ilk düşündüğüm, alkolik insanların, yanlarında içki şişeleri ile gezdikleri idi. Sonradan anladım ki; çoğu yerde, sudan fazla tüketilirmiş kvass. Halkın yaşamının ayrılmaz bir parçası olduğu, Dostoyevski, Tolstoy, Maksim Gorki’nin eserlerine girmesinden de açıkça belli.

Priskelimo Meydanının hemen arkasında yükselen Peter Paul Kilisesi’nin kulesi, ülkenin en yüksek ikinci kulesi imiş. Söylemeye gerek yok, Peter ( Petrus ) ve Paul, İsa’nın havarilerindendir ve Ortodoks ve Doğu Katolik Kiliselerinde daha fazla saygı görürler. Şimdiye dek, gittiğim her kentte Peter Paul Kilisesi ile karşılaşmam bundan. İçerisi serin, ortalığı seyredip, çıkıyor ve küçük, ama bakımlı Priskelimo Parkında bir ağaç gölgesine sığınmayı tercih ediyorum. Arkalarda Ezero Gatve yakınlarında, yüksek bir sütun üzerinde, ok atan bir savaşçı heykeli, altın rengiyle, güneş altında parlıyor. Kuzeybatı Litvanya’nın, 1236 yılında ele geçirilip, Siauliai’ın kurulmasına neden olan Suale Savaşının 750. yıldönümü anısına, 1986 yılında dikilmiş olan anıt üzerinde işlenmiş 12, 3 ve 6 kadranı, bir anlamda da, savaşın tarihini hatırlatıyor. Ezero göl demek, anlaşılan buralarda bir göl olmalı. Çok geçmeden buluyorum. EU fonları ile, alt yapı çalışmaları devam ediyor. Bir ülkenin, EU fonları ile nasıl ihya edildiğini görüyorum günlerdir. Göl kenarında, bir aile, ekmek parçaları attıkça, kıyıda ördekler çoğalıyor.

Güneş saatinin arkasındaki mezarlığa giriyorum, duvarlarından çok eski olduğu anlaşılıyor. Yanılmamışım; 1917-1922 yıllarına ait pek çok mezar taşının önünden geçerken, bunca yıkım ve savaştan nasıl kurtulduğunu düşünüyorum. Vilnius Caddesinde, sabah gördüğüm hareketlilik bitmiş, pazar ve tezgahlar dağılmış. CS arkadaşımın, saat 16.00 ‘da beni alacağı tren istasyonuna yürüyorum ağır ağır. Bu kez; istasyonun hemen karşısındaki Sn. George Kilisesi çarpıyor gözüme. Soğan damlı kubbelerine bakılırsa, Ortodoks Kilisesi iken, belli ki; bağımsızlıktan sonra Katolik Kilisesine dönüştürülmüş. İçerideki ikon panoları da, buram buram Ortodoks geleneği kokuyor. Sıralarda oturan 10-15 öğrenci, kısa zamanda 50 oluyor. Başlarındaki kadın güler yüzle, sohbet ediyor, konuşuyor öğrencilerle. Az sonra bir rahip geliyor, herkese hal hatır soruyor anladığım kadarıyla, sonra da; İncil’den risaleler okumaya başlıyor. Ülkemizde, neden, öğretilerin diğerlerini dışlamaya dönük olduğunu, en önemlisi neden İslam’ın güler yüzlü olmadığını düşünüyorum acı acı. Rüzgar kesildi, hava daha da ısındı, akşam saatlerinde. Emanet bürosundan çantamı alıyor, istasyonun önünde bir taşın üzerinde Saulius’u beklemeye başlıyorum.

Güneş sırtımı yakıyor. Az sonra, önümde bir otomobil duruyor. Resminden tanıyorum Saulius’u, eşi ile birlikte gelmişler. Evlerine gidiyoruz, kentin sakin semtlerinden birinde, bahçeli çok güzel bir evin bahçesinde park ediyoruz. Eşi Diana, hemen, bir şeyler hazırlıyor, sonrasında, Siauliai ‘ye gelme nedenim olan Haçlar Tepesine yola çıkıyoruz. On kilometre boyunca, konu dönüp dolaşıyor, dinlere, savaşlara, istismarlara geliyor. Belli ki; koyu bir Katolik değil Saulius, ama, her aydın gibi, dinlere saygılı.

Güneş iyice devrildi. Fotoğraf için harika bir ışık oluştu. 1944 yılında, Litvanya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti kurulduğu andan itibaren, Haçlar Tepesine sık sık müdahale etmiş. Halkın, Litvan dilinde “ koplytstulpis “ dediği ve tahminimce, Pagan kültürün mirası, ahşap oyma haç ve heykelcikleri getirdiği bu tepeyi, iş makineleri ile dümdüz etmiş. Milyonlarca haçı yakmış, hatta, atık maddeler ve atık sular dökmüş üzerlerine. Bu tavırlar, giderek Litvanya milliyetçiliğinin sembollerinden birisi yapmış Haçlar Tepesini ve halk yılmadan, inatla, kopytstulpis’lerini getirerek, üst üste yığmaya devam etmiş. 1993 yılında, Katolik lider Papa John Paul’ün ziyareti ile artık, dünyanın her yerinde bilinen, önemli bir hac merkezi olmuş. Aracı park ettikten sonra, karşımıza çıkan, küçük tepe, onca fotoğrafını görmüş olmama rağmen şaşırtıyor beni. Ahşap bir merdivenin sağı solu, silme haç, tesbih ve ahşap aziz heykelleri ile dolu. İnancın, tartışılmaz gücü ve azmi karşısında düşünmemek mümkün değil. Haçlar arasında, bir Davut Yıldızı ile Ermenistan’dan gelmiş, geleneksel taş işleme sanatı örneği bir “ Kaçkar “ da yerini almış Haçlar Tepesinde. Özellikle Cumartesi günleri, evlenmek isteyenler, dileği olanlar doldururmuş burayı. Otoparkın yanındaki dükkanlarda, değişik boy ve cinslerde haçlar satılıyor, giderek yükseliyor anlaşılan bu tepe.

Bir yandan Sovyetlerin inadını düşünüyorum, diğer yandan inanmışların inadını. Bu dünyada hır gür hiçbir zaman bitmeyecek anladığım kadarıyla. Saulius, 30 kilometre ileride, Kleboniskiai isminde bir köy olduğunu, burada, geleneksel köy yaşamının betimlendiği bir açık hava müzesinin olduğunu, istersem götürebileceğini söylüyor. Bundan güzel teklif olur mu? Çok eski, bölgenin geleneksel özellikleri korunarak, koruma altına alınmış, sessiz ve kimsesiz yemyeşil bir alanda buluyorum kendimi.

Ağaç dallarından yapılmış, çok değişik çitler, sıkıştırılmış saz demetlerinden oluşmuş, ideal izolasyon malzemesi çatı örtüleri, bahçelerde bakımlı çiçekler ile zaman ve mekan kavramını yitiriyorum bir an. Dönüş yolunda, çok farklı kültür ve coğrafyalarda olsak da, aynı endişe ve değerleri taşıdığımızı anlıyorum, bitmeyen sohbetlerimizde. Diana, yine, masayı hazırlamış, iki kızı, ortalıkta dolaşan köpekleri ile mükemmel bir aile. İsmini unuttuğum köpekleri, ihtiyatla kokladıktan sonra kabulleniyor beri. Bilgisayarımda, farklı ülkelerde çektiğim fotoğrafları ilgi ile izliyorlar. Bundan sonraki durağım olan Klaipede’da, evinde kalacağım Romualdas’ı arıyorum telefonla ve yarın yanında olacağımı söylüyorum. Hareketli bir günün sonunda bana ayrılan yatağa çekiliyorum.

04.06.2011 ( SİAULİAİ - KLAİPEDA )

Sabah, kahvaltıdan sonra, tren istasyonuna bırakıyor Saulius. Litvanya’nın batısında, Baltık Denizi sahillerinde yer alan Klaipeda’ya gidecek tren 09.22’de hareket edecek. Biletimi Vilnius’tan almıştım ( 28.40 Lt. ). Sarılarak, dostça ayrılıyoruz, gösterdiği yakınlığa teşekkür ediyor, İstanbul’a beklediğimi söylüyorum bir kez daha. Peron, Klaipeda yolcuları ile dolu. Yine, yemyeşil araziler, tarlalar, ormanlar ve dik çatılı geleneksel ahşap evlerin arasından geçerek, 11.18’de Klaipeda’ya varıyorum.

Vagondaki termometre, 22 dereceyi gösteriyordu, bugün de kanter içinde kalacağım anlaşılan. İstasyonun önünde, haritaya bakıyorum. Romualdas’ın evi, Klaipeda’nın, Melnerage semtinde, deniz kenarında, plajların yanı başında. Sağdaki kavşaktan bir kilometre olarak görüyor ve nasılsa yürürüm diyerek, çantaları yükleniyorum. Sık sık da, karşıma çıkanlara Melnerage diyorum, kafalarını sallayarak teyit ediyorlar. Az sonra, yol bitiyor, bir stadyumun önünde buluyorum kendimi. İleride dar bir toprak yol var, güvenemeyip, ileriden gelen yaşlı adama soruyorum. “ benimle gel “ işareti yapınca, peşine takılıyorum.

Tren yolu üzerinde, raylardan atlayarak, vagonların arasından geçerek ilerledikten sonra, çam ağaçlarının gölgesinde bir ormana giriyorum. Rüya gibi. Yahu benim buralarda ne işim var. Bir yerlerde yanlış yaptım, korktuğum başıma geldi, bu sıcakta, sırt çantam giderek ağırlaşıyor. Sonunda, bir viyadüğün altından geçerken adam; “ yola çık, devam et “ işareti veriyor. Neden sonra, yukarıda, yoğun trafiğin olduğu yola çıkan, beton merdivenleri buluyorum, otların arasında. Benim gibi, tek tük yürüyenler var ama, hiçbirinin sırtında 15 kilograma yaklaşan sırt çantası yok.

Az sonra, Melnerage ismini görüyorum bir kavşakta. İki kilometre kadar yürüdükten sonra, merkeze, otobüs durağının sağındaki caddeyi takip ederek, aradığım evin önündeyim. Şimşir bahçe çitinin ardında kapı açık, asılı perdenin ardından gür bir ses yükseliyor; “ welcome Metin from Turkey. “. Çantayı bırakıp, Romualdas ile sohbete başlıyoruz. Klaipeda tren istasyonundan buraya kadar yürüdüğümü söyleyince Romualdas’ın gözleri açılıyor. Meğer 7 km. yürümüşüm, tabii; çıkmaz patikalarda geri dönüşler hariç.

Evin serinliğinde toparlanıyor, canlanıyor, Klaipeda’ya iniyorum. Aslında, bu ülkelerde ulaşım yoğunluğu yok, ama; tedbir olarak bir sonraki gideceğim yere ait biletleri önceden alma alışkanlığım devam ediyor. Sakin ve modern otobüs terminalinde, danışma bankosundaki kadın dahil, İngilizce bilen bir Allahın kulu yok. Neden sonra görevliler, İngilizce bilen bir genç buluyorlar, derdimi anlatabiliyorum. Sonraki ülke Letonya’da Riga için ve Klaipeda yakınlarındaki Kronyan Milli Parkının kıyısındaki Nida yerleşimi için otobüs bileti alıyorum. Akşama caz festivali başlıyor, Eski Şehrin merkezi sayılan Tiyatro Meydanında. Hazırlık çalışmalarında, yüksek volümlü ses, yeri göğü inletiyor. Anlaşılan, akşama bu meydanda ben olmayacağım. Günlerden cumartesi olduğundan mıdır; caddeler, meydanlar terkedilmiş gibi, kimseler yok. Güzelim yapıların sıralandığı güzelim sokaklar, nötron bombası yemiş gibi, ıssız. Birkaç pazar yerinde, fileleri ile yaşlıları görebiliyorum.

Klaipeda, eski ve yeninin harmanlandığı, Litvanya’nın üçüncü büyük kenti. 1925 yılına kadar Almanca Memel deniyormuş Prusya’nın başkentiymiş. Bilindiği gibi; Prusya’nın, bu coğrafyaya çok eziyet etmiş olan Rusya ile ilgisi yok. 1713-1867 yıllarında Alman devleti, ne hikmetse kendisine Prusya ismini takmış. Elbette, araştırılırsa, isme kaynaklık eden pek çok sebep enselenebilir. 1252 yılında, dönemin feodal savaşçıları Tötonlar tarafından kuruluyor. Tötonlar, Doğu Avrupa tarihinde sık sık sahne aldıkları için biraz bahsedelim. Sahne almak ne kelime sahneden inmemişler. 12. yy sonunda, Kudüs’e hacca giden hacı adaylarını korumak için ( kimlerden, Müslüman saldırı ve yağmalarından ) kurulan, sonra Papa tarafından tanınarak, statü kazanan, özünde din istismarına dayanan, feodal, ırkçı ve gaddar bir topluluk. Belki de; nostaljik SS timleri ortaçağın. 19. yy’da Napolyon, çanlarına ot tıkayıncaya kadar da, her yerde maydanoz olup, savaşmışlar. Klaipeda, 2. Dünya Savaşında, müttefikler tarafından yok edilene kadar Alman donanmasına ev sahipliği yapmış. Tabii; bu savaşta, Klaipeda’da taş üstünde taş kalmamış.

1991 yılında Litvanya’nın bağımsızlığından sonra, yeniden toparlanıp, tersaneler, doklar ve üniversiteleri ile canlanmaya başlamış. Anlaşılan, kentin içinden geçen Dane nehrini bulmadan, tadını alamayacağım Klaipeda’nın .Dane nehri, kentin batısından akarak, Kuronyan lagününe boşalıyor. Lagün ve yarımadayı sonra anlatacağım. Ama; nehir, Klaipeda’ya, canlılık ve güzellik veriyor, Baltık Denizinin tekdüzeliğinin yanında. Eski Klaipeda ( Memel ) şehri de Dane nehrinin 400 metre güneyinde kurulmuş.

Gerçi; 2. Büyük Paylaşım Savaşında taraf olan birçok kent gibi, burada da, geriye dönük fazla bir şey kalmamış, yok ettikçe kazanacaklarını zannetmiş, emperyal hesaplar. Old Mill otelinin önündeki köprü, marinada bağlı teknelere belli zamanlarda yol veriyor. Almanlar zamanında yapılan köprünün üzerindeki, mekanizma, iki kişi tarafından, demir kolla çevriliyor, bağlı olduğu dişli tertibatı da, köprüyü döndürerek, levhada belirtilen zamanlarda, Dane nehrinden, Baltık Denizine çıkış imkanı veriyor. Bu arada; karşıda Smiltyne feribotu ile Kronyan ve Nida’ya gidip gelecekler, sıkıntılı ama meraklı bir bekleyiş içine giriyorlar. Feribot iskelesinin karşısında kurulan platformda, çok güzel Litvan folk müziği çalıyor ve geleneksel giysileri ile gençler gösteri yapıyorlar. Klaipeda, sabahki miskinliğini attı üzerinden. Halk, süslenmiş, çoluk çocuk, buraya akın ediyor. Dane nehri de, çirkin görüntüsü ile sahile hiç yakışmayan eski tersanenin iskeleti bile güzelleşti insanlarla. Daha sonra, kentin ana omurgası olan Manto caddesinde, Melnerage’ye giden 6 nolu otobüsü bekliyorum. Yandaki küçük panoda, hangi otobüsün kaç dakika sonra durağa geleceği yazılı. Çılgın İstanbul trafiğinde, böyle bir şey uygulanabilir mi acaba ? Melnerage meydanında herkes plaj çantaları ile sahile çıkan yollarda. Kumlar üzerine döşenmiş ahşap yürüme yolları sonunda Baltık denizine ve kumlarına götürüyor. Bir panoda; havanın 21, su sıcaklığının 15 derece olduğu yazılı. – 35 derece soğukları atlatmış Baltık halkı için bu rakamlar son derece keyif verici olmalı. Patara’yı anımsatan bir atmosfer var, ama; Patara’nın kızgın kumları ve sıcaklığı hak getire tabii.

Sahilden, liman ve doklardan bir kilometre sonra başlayan Melnerage sahilleri, Giruliai’den geçerek yaklaşık otuz kilometre kuzeyde Palanga kentine kadar uzanıyor. Melnerage sahip olduğu kadınlar plajı ile de ünlü, ama; nü olup olmadığını anlayamıyorum. Kadınlar, normal mayoları ile uzanmış, zaman zaman ürperten rüzgarın altında güneşleniyorlar. Deniz kıyısını takip ederek Giruliai plajlarına yürüyorum.

Güneş, Batı’da, kızıl bir top gibi denize sokuluyor yavaş yavaş. Bu güzel atmosfer, karşıma çıkan bir tank mevzii ile bozuluyor. Baltık sahillerinde, özellikle Klaipeda’da, büyük bir denizaltı üssü kurmuştu Almanlar, 2. Dünya Savaşı yıllarında. Bu uğursuz savaşın, çirkin bir mirası bu, yarım metre kalınlığındaki mevzii. Güneş denizin içinde kayboldu, rüzgar kesildi, geniş sahilde, insan kümeleri azalmaya başladı, deniz duruldu, benim gölgem hiç görmediğim kadar uzadı güneş batmadan önce. Çizmeleri ile denizin içinde bir balıkçı, yakaladığı kalkan yavrusunu gösteriyor arkadaşlarına, sevinçle. Loş aydınlıkta daha da sıcak oldu hava, dönerken, ayak izlerime bastım çoğu kez. 22.15’de eve girerken, ilk kez Beyaz Geceleri hissettim.

05.06.2011 ( KLAİPEDA – PALANGA – KRETİNGA – SMİLTYNE – KLAİPEDA )

Arkamda orman, önümde deniz olunca, derin derin uyumak da bana kaldı anlaşılan. Sabaha karşı çok soğuk oldu, battaniyeye sarılarak, dalmışım tekrar. Bugün, Romualdas’ın önerisiyle, Palanga’ya gideceğim. Ev sahibimin özenle hazırladığı kahvaltıdan sonra, meydana geliyorum. Romualdas, şu anda rahat gezemeyecek durumda olsa da; gezginlere, evini CS kanalıyla sonuna kadar açmış. Elinden gelse, hazırladığı çayları, sandviçleri zorla ağzıma sokacak. Misafir severliği bir görev bilmiş adeta. Kimsenin afyonu patlamamış daha, bindiğim minibüs, iki yolcu daha gelince beklemeden hareket ediyor ( 2.40 Lt. ) İki üç kişi ile sefer yapan bir minibüsün nasıl para kazandığını düşünmeden de yapamıyorum. Manto Gatve’de, Stotis’e ( otobüs garajı ) uzanan caddenin başında inerek, yerlerde sızmış birkaç alkolikten başka hiçbir canlının görünmediği yollarda yürüyorum. Gişedeki kadın, Palanga otobüsünün kalkmak üzere olduğunu işaret ediyor, yetişiyorum ( 5 Lt. ). Otuz kilometrelik yol, yarım saat bile sürmüyor. Kümelenmiş çok güzel evler, yemyeşil çayırlar, rüzgar santrallarının arasından geçiyorum. Ailece bisiklet gezisine çıkmış insanlar, bisiklet patikalarında güven ve keyifle dolaşıyorlar. On iki gündür, trafik ve insan keşmekeşinden uzak coğrafyalardayım. Bir anda İstanbul düşüyor aklıma, keyfim kaçıyor. İner inmez, plaj çantaları, şemsiyeleri ile önce marketlere, sonra da, Basanaviciaus caddesi boyunca, deniz kıyısına akın eden insanlarla karşılaşıyorum. Bugün sıcak olacak anlaşılan. Marketten, bir litrelik Giro ( Litvanlar Kvass’a Giro diyorlar. ) alıyorum (2.99 Lt. ).

Dikkat ediyorum, bu coğrafya insanlarında, alışageldiğimiz, doğu sıcaklığı, sohbet, diyalog yok. Ama, karşı tarafı gözlemek, yargılamak da yok, yani, herkes kendini yaşıyor, kendine yaşıyor. Vytato Gatve, akasya kokulari içinde, güneydeki Botanik Bahçelerinin önüne kadar götürüyor. Amber Müzesi, bu geniş parkın içerisinde. Botanik Parkına girer girmez, ağaçların gölgesinde serinlemenin yanı sıra, kuş sesleri ile huzur dolu bir dünyaya adım atıyorum. Park o kadar büyük ki; birkaç kez Amber Müzesine hangi patikadan gidileceğini sormak zorunda kalıyorum. Sonunda, önünde sevimli havuzu ile 1897 yapımı Amber Müzesi görünüyor. Kalabalık bir Alman grupları, rehberleri eşliğinde dolduruyorlar müzeyi. Bilet almak için gişeyi arıyorum, yok. Oysa, LP, giriş ücretinin 5 Lt. olduğunu yazıyor. Baltık Altını da denilen Amber’in ( bizim ifademizle kehribar ), 20000 den fazla örneğinin sergilendiği, dünyadaki altıncı müze burası. Kont Feliksas Tişkeviçius’un eski malikanesinin birinci katı, kırmızı ve mavi salonlardan oluşuyor. Küçük oda, soğuk kış günleri ısıtma odası olarak düzenlenmiş. Üst katta, amber çeşitleri, santimetre başına sahip oldukları spektrum değerleri grafiklerle verilerek tanıtılıyor. Daha önce de yazdığım gibi, amber; daha çok Baltık ülkelerinde ve denizinde rastlanan, çam ağaçlarının reçinelerinin fosilleridir. Teşhir masalarında, büyüteçler altında, oluşma sürecinde, bünyelerine aldıkları, yaprak, sinek, karınca gibi canlıları görmek mümkün. Yüzyıllardır, süs eşyası ve dini objelerden örnekler de sergileniyor bu salonda. Yine, Venedik ve Romalılar tarafından yapılan amber ticaretinin rotaları var duvarlarda. Satış galerisinin önüne geliyorum sonunda. Büyüğünden, küçüğüne, farklı fiyatlarda çok farklı süs eşyaları satılıyor.

Güzel tezgahtar kıza, “ ben anlamam, benim için seçermisin ? “ deyince, kız; vitrinde ve bankodaki kolyeleri derinden derine inceliyor, üç tane seçiyor ve ambalajlıyor. Geçen sene geldiği Antalya’yı unutamamış. Botanik Parkın her yerine serpiştirilmiş banklarda oturuyor, bu sessizlik ve yeşilin keyfini çıkarıyorum, sık sık yudumladığım Giro ‘da bu sıcakta susuzluğumu gideriyor. Ağaçlar arasında bulabildikleri güneşli alana uzanmış, iki mavi gözlü kadınla, parkın güzelliği üzerine laflıyorum biraz, Klaipeda’dan gelmişler, onlar da.

Sonra, sahile giden patikayı tarif ediyorlar, her şey iyi güzel de, bu koca park içerisinde, bir tane bile yön levhası yok. Kum tepelerini aşınca, denizi görüyorum. Upuzun kumsalda, sere serpe uzanmış, güneşlenen, kitap okuyan insanlar ile Palanga plajları cıvıl cıvıl. Mavi Bayraklı sahiller, Melnerage sahillerinden çok daha temiz. Palanga’nın, piyasa caddesi Basanaviciaus’a çıkıyorum. Restoranlar, hediyelik eşya tezgahları, bikinili hatunları ile bu sıcak altında bile oldukça hareketli. Bir ucu, Palanga plajındaki meşhur iskeleye, diğeri Vytato Gatve’ye uzanıyor. İskeleye doğru yürüdükçe, kalabalık artıyor.

Bunca, bikinili kadın arasında dolaşmanın hayra alamet olmayacağını hissediyor, Basanaviciaus’a paralel Raze nehri boyunca, diğer uca yürüyorum bu kez, Raze nehrinin kirli suları içinde sapsarı açmış nilüferleri, yeşil başlı ördekleri seyrederek. Otobüs garajından, Palanga’ya 13 kilometre uzaktaki Kretinga’ya giden bir minibüse biniyorum ( 3.4 Lt ).

Göz açıp kapayıncaya kadar, eski kiliseler ve mezarlıklar arasından geçerek Kretinga’ya giriyor ve pazar gününün ıssızlığını yaşayan meydanda buluyorum kendimi. LP’ de harita yok, görünürlerde harita panosu da yok. Lodos balığına dönüyorum bir anda. Çat pat İngilizce konuşan birini çeviriyorum, gördüğün iki kilise ve ilerideki müzeden başka bir şey yok diyor. Her Litvanya kentinde olduğu gibi burada da, ana caddeye Vilnaus adını vermişler.

Terkedilmiş kent atmosferi, kiliselerin ve mezarlıkların önünde kayboluyor. Pazar ayini için, kol kola girmiş çiftler, mezar bakımı için ellerinde su şişeleri, çapalar ile korku filmi platolarını andıran mezarlıkların içerisinde bir görünüp bir kayboluyorlar. Kiliseden içeri girince, kentin neden boş olduğunu anlıyorum. Ağzına kadar dolu, oturacak, hatta ayakta duracak yer yok. İçerideki kalabalık ve ritüelden çok, Kutsanmış Meryem Kilisesinin ana giriş kapısı ilgimi çekiyor. Harika bir ahşap oyma işçiliği var, yanındaki nottan 1617 yıllarında yapıldığını anlıyorum. Litvanya’nın en eski kentlerinden birisi ve nüfusu 25000 civarında. Kuruluşu 1250’lere dayanıyor, 2. Dünya Savaşında, Nazilar, burada da, Yahudilere katliam uygulamışlar. Vilnaus caddesi yürüyorum, yürüdükçe de, tarif edemediğim bir melankoli çöküyor üzerime. Klaipeda’ya giden otobüsleri soruyorum, İngilizce bilen biri çıkmadığı gibi, herkes farklı yerlere gönderiyor. Sonunda, bir durakta karar kılıyorum, tamamen kendi sezilerimle. 14.25’de gelen otobüsün içi cehennem gibi, Ayine bakmayıp, kilisenin kapısı ile ilgilenmenin cezası olmalı diye gülüyorum, kan ter içinde oturduğum koltuğumda

. Klaipeda’da “ iki “ markete giriyor, bir litrelik Giro alıyorum. Su ihtiyacını büyük ölçüde kestiğini fark ettim. Bu arada, tezgahta, hazır yemekler ilişiyor gözüme. Birkaç kez, aldığım, piliç, salata ve bira ile yemyeşil parkların içinde keyifle geçiştirmiştim yemek faslını. İçine özel soslar, kuş üzümü ve lezzet veren baharatlar doldurulmuş hindi butu ile bir şişe yeşil Utsos birası alarak, çok beğendiğim Martyras Mazvydas Heykel Parkında bir çınar ağacının dibine yerleşiyorum. Bu şahıs, “ din ve ahlak ilkeleri “ isimli kitabında, ilk kez Litvanya dilini kullanarak, ülke tarihinde basılan ilk kitabın sahibi olmuş. Adının verildiği bu park 10 hektar genişliğinde ve 54 sanatçının heykelini barındırıyor.

Bir köşede, Litvanya Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin, 2. Dünya Savaşı anısına dikilmiş Kızıl Ordu askerleri anıtı ile savaş karşıtı bir başka anıt var. Dane Nehri kıyısındayım, nilüfer gibi, çok beğendiğim bir çiçeğin, pis sularda nasıl hayat bulduğunu anlayamıyorum. Uzak Doğu’da da, şaşkınlıkla izlerdim, leş gibi suların içinde açmış, harika nilüferleri. Kentin her yerinde, araç trafiğinden ayrılmış, bisiklet yolları var ve kesintisiz devam ediyor. Bisiklet tamircileri ve bisiklet dükkanları, kentin bisiklete, bu çok farklı kültüre gösterilen ilginin bir ölçüsü. Nehir boyunca uzanan Danes Gatve’nin sonunda, karşıda uzanıp giden Smiltyne’ nin yeşil sahilleri yemyeşil uzanıyor. Sağ tarafta, Baltık Denizinin önemli Klaipeda limanı, krenler, vinçler, konveyörler ve yük gemileri ile bir keşmekeş dünyası olarak dünyası olarak uzanıyor. Karşımda, eski tersane binası, demir iskeletleri ile nostaljik bir cazibe merkezi turistler için. Kalenin etrafını çeviren hendek, şimdi, marina olarak, zengin yatlarına ev sahipliği yapıyor.

Feribotla, Klaipeda’nın karşısındaki Kuronyan Yarımadasının doğu ucuna Smiltyne’ye geçerken, Klaipeda kıyıları ile karşı kıyılar yoğunluk olarak tezat teşkil ediyor. İki kıyı arasında, bizim, Sirkeci-Harem hattı gibi sürekli feribotlar çalışıyor ( gidiş geliş 2.90 Lt ). Üç dakika sonra, ormanların denize kadar dayandığı Kuronyan Yarımadasına ve Rusya Federasyonuna bağlı Kaliningrad’a yolculuğun başlangıcı olan Smiltyne’deyim. Her gün Kaliningrad’a sefer yapan otobüs ile parçalanmış aileler, birbirine kavuşurken, Rus vatandaşları, Avrupa Birliği’ne bağlı bir ülkeden, gönüllerince alış veriş yapmanın keyfini yaşıyorlar. Eski bir otobüsün önünde toplanmış grup, yine bir alışveriş sonrası, Kaliningrad’a dönmek üzere, kapının açılmasını bekliyor, önlerindeki koli yığınları ile. Yarımada ortalarında, pasta gibi ikiye ayrılıyor, batı ucu Avrupa anakarasına bağlı, 420000 nüfuslu Kaliningrad, doğu tarafı Klaipeda önlerine 500 m. kadar sokulan, ancak dalga geçer gibi, karayla birleşmeyip, Kuronyan Lagününü oluşturuyor. Kainingrad sınırındaki Nida, güzel evleri ve Baltık kıyısındaki plajları ile yarımadanın gözdesi. Yarın, Stotis’ten hareket eden otobüsle gideceğim Nida’ya. Henüz yüksek sezon başlamadığından olsa gerek, Smiltyne’deki Litvanya Deniz Müzesi, Kuronyan Milli Doğa Müzesi, Etnografik Balıkçılar Müzesi kapalı. Klaipeda’nın “ K “ ‘sına izafeten inşa edilmiş, devasa blok, kentin bir imzası gibi yükseliyor.

Bir yandan Giro’mu yudumlarken, diğer yandan karşımdaki Klaipeda ve Smiltyne ormanlarını seyrediyor, daha sonra Klaipeda’ya dönüyorum. Evet, köprü açık, kalenin hendeğinden denize açılan teknelerde sıra, feribottan inen yüzlerce kişi, on beş dakika sonra, iki görevlinin, demir kolla çevirerek, kapatacağı köprüden geçmeyi bekliyor. Sonra, yine Manto caddesinin başındaki otobüs durağında 6 nolu otobüse binip, Melnerage Meydanındaki İki mağazasından bira alıyorum, CS dostum Romualdas ile sohbet etmek üzere. Anlatıyor Romualdas; “ Sovyet zamanında 1200 ruble maaş alan birisi, 70-80 ruble kira öderdi, az para alırdık, ama rahat geçinirdik. Bir otomobil almak için 5-10 yıl beklenirdi. “ O günlerin geri gelmesini ister misin “ diye soruyorum. Cevabı “ asla “ oluyor. Beyaz Geceler düzenimi bozmaya başladı. Saat 23.30, hava hala aydınlık ve biz bahçede sohbet ediyoruz. Yine, 02.00’ ye 03.00’e kadar notlarım, fotoğraflarımla uğraşacağım.

06.06.2011 ( KLAİPEDA - NİDA - SMİLYTNE - KLAİPEDA )

Bugün, Kuranyan yarımadasının neredeyse tam ortasında, Kaliningrad’a 3 km. mesafedeki Nida’ya gideceğim. Geldiğim gün Riga bileti ile birlikte, Nida bileti de almıştım ( 18 Lt ), oysa, hiç gerek olmadığını sonradan öğrendim. Üç dakikalık feribot yolculuğu ( 2.9 Lt çift yön ) ile Smilytne’e ve buradan sık kalkan otobüslerle ( 8 Lt ) Nida’ya gitmek mümkün imiş. Yani, yarı yarıya hesaplı.

Ayrıca da, feribot seyri esnasında Klaipeda ve Smiltyne sahillerini temaşa etmek cabası. Neyse, dönüşü bu şekilde yapacağım. Liepu caddesi boyunca yürüyerek, dış görünüşüne hayran kaldığım postane binasına geliyorum önce. İçerideki ahşap işlemelerin güzelliğinin, kamu binasında nasıl riske atıldığını görüyorum hayretle. Pazartesi olduğu için, son iki günün aksine, bugün, her yerin insan dolu olacağını tahmin ediyordum. Oysa, kentin ana caddesi Manto haricinde, ara sokaklarda in cin top oynuyor yine. 3.5 milyon nüfuslu Litvanya’nın, 185000 kişinin yaşadığı üçüncü büyük kenti Klaipeda’da insanı yoracak, gerecek, yıpratacak hiçbir şey yok. Emeklilikte yaşanılacak ideal yerlerden. Ancak, stressizlik ayrı bir stres yaratır mı, onu bilemem. Stotis’in salonunda 10.15’de hareket edecek olan Nida otobüsünün hareket saatini bekliyorum. Üç beş yolcu sessiz bekliyor, dondurmalarını yerken, sokaklarda da herkesin elinde dondurma görüyorum. Işıklı pano, hiçbir gerginliğe meydan vermeyecek kadar dakik çalışıyor, sırası gelen otobüsüne biniyor sessizce. Çıt çıkmayan bir otobüs terminalinin bekleme salonu bize ne kadar yabancı.

Nida otobüsü, Kaunas’tan hareket etmiş. Tek ben biniyorum. Klaipeda’lılar, buradan binerek neden iki misli para versinler ki. Araç taşıyan başka bir feribot iskelesine giriyor otobüs, inmeye vakit kalmadan karşıya geçiveriyor. İki otobüsün çok daha rahat gidemeyeceği orman yoluna giriyor, yarımada ekseni boyunca ilerlerken, iki tarafımızı kuşatan ağaçlardan başka bir şey görünmüyor. Bisikletliler ve yayalar için, kesintisiz devam eden yollar ayrılmış. 48 kilometre uzaktaki Nida yolunda az sonra, bir kontrol noktasında diğer araçlar gibi duruyoruz.

Polisin, üstün körü de olsa kontrol ettiği araçlar, giriş ücreti ödeyerek devam ediyorlar. On beş kilometre sonra, Juodkrante’ye varıyoruz. Denizin içinde farklı kompozisyonları, düzenlemeleri ile küçük ama özgün bir yerleşim. Ardından, ana yoldan ayrılarak ilerliyor, iki kilometre sonra, Pervalka’da iki yolcuyu indiriyor. Sovyet’lerden kalan, tipik blok apartmanların yanında, yol boyunca dizilmiş, bakımlı bahçeler içinde çok güzel, rüya gibi villalar var. Dışarıda sıcaklık 27 derece şu anda. Sırada Preila var, yine ana yoldan ayrılıp, otobüs durağında bir iki yolcu aldıktan sonra, ana yolun sağında solunda oluşturulmuş ceplere park etmiş otomobillerin arasından devam ediyor Nida’ya doğru. Yarımadanın doğusu kapalı deniz olduğu için, daha doğrusu lagün olduğu için, çok kirli, ancak, batısı Baltık Denizi’ne açılan, upuzun kumsallardan oluşuyor. Araçlardan inenlerde, birkaç yüz metre yürüdükten sonra yarımadanın temiz denizine kavuşuyorlar.

Boyu 98 km, eni en geniş noktasında 3.8 kilometre olan yarımada, Unesco Dünya Kültür Mirası Listesinde yer alıyor. % 70’i ormanlarla kaplı, ancak % 2 ‘lik kısmında kumsallar bulunuyor. 11.40’da, birbirinden güzel villalar ve bahçelerin sıralandığı caddeden Nida’ya giriyoruz. İner inmez, haritaya bakarak, hava daha fazla ısınmadan karşıdaki Parnidis Kum Tepesine çıkmanın isabetli olacağına karar veriyorum.

Tepe dediğim, deniz seviyesinden sadece 52 kilometre yüksekte. Orman içinde ilerleyen patikada, ağaçların gölgesi altında keyifle yürürken, karşıma çıkan panoda, yarımadanın giderek nasıl kumulların istilasına uğradığını gösteren fotoğraflarla karşılaşıyorum. Ahşap merdivenleri saymaya başlıyorum, 180. merdiven, Parnidis Tepesinin başlangıcına getiriyor. Orman bir anda bitiyor ve sahranın içinde, daha doğrusu tepesinde buluyorum kendimi. Kumların aşağı akmaması için, ahşap bariyerler yapmışlar. Tepenin zirvesinde 12 m. uzunluğunda, üzerinde Litvan halkının Pagan inancından motifler işlenmiş, granit bir güneş saati var. Alttaki merdiven platform üzerine, bilimsel yöntemlerle tayin edilmiş saat ve dakika dilimleri belirtilmiş, sütunun gölgesinin düştüğü yerlere göre. Bir kasırga esnasında yıkılınca, yenisi yapılmış. Bir anda, etrafı insanla doluyor. Ben, tepeyi çıkarken etrafımda kimseler yoktu, üstelik, bu yeni gelenler, hiç de 180 merdiven çıkmışa benzemiyorlar.

Meğer arkada, hediyelik eşya tezgahlarının sıralandığı meydana çıkan bir asfalt varmış. Bir yığın turist otobüsü getirmiş, bunca insanı buraya. Onbeş dakika, gördükleri her şeyi, hatta, güneşi bile fotoğrafladıktan sonra gidiyorlar, sessizlik hakim oluyor Parnidis Tepesine. Bu arada telefonuma bir mesaj düşüyor. “ Rusya’ya hoş geldiniz. “ Ne garip, 3 km. ileride gördüğüm incecik burun Kaliningrad toprakları, Rusya yani. Ve, 3 km. mesafede 2.5 saat farkı var. Ahşap merdivenlerden inmek yerine, yüksek ve sık çam ağaçları ile kaplı orman içi patikaya dalıyorum. Az sonra, yol, iz bitiyor. Ağaçlardan başka bir şey göremiyorum. Bir ara, hayal meyal, Urbas Tepesindeki, kırmızı beyaz çizgili feneri görünce, yönümü kestirebiliyorum. İzlediğim patikalar, sahile getiriyor sonunda. Ağır bir koku geliyor kıyıdan, kumların üzeri büyük, küçük ölü balık dolu. Lagünün kirliliğinden ölmüş olabilirler mi? Nida merkezinde büyük bir balıkçı barınağı var. Bakımsız, derbeder balıkçı tekneleri bağlı. Lagünün olduğu bu sahillerde deniz de denizcilik de bitmiş anlaşılan. Barınağın içi pislikten muhallebiye dönmüş. Sahil boyunca kuzeye doğru yürüyorum, aynı, çürümüş balık kokusu yayılmaya devam ediyor.

Karşıdan, bisiklete binmiş bir çift geliyor. Bisikletin arkasına bağladıkları çocuk römorkunda da iki küçük çocuk oturuyor, ama, korkmuşlar belli ki, ürkek bakıyorlar bana. Fotoğraflarını çekmemi rica ediyorlar. Bal gibi Yahudi ailesi bu, hem de Ortodoks Yahudilerden. Sohbete başlıyoruz. Yanılmamışım. Kudüs’ten gelmişler. Türk olduğumu öğrenince, soğukluğu kalmıyor, kuvvetlice sıkıyor elimi. Aynı coğrafyanın, benzer kültürlerin insanı olmanın sıcaklığı ısıtıveriyor aramızı. Sahil boyunca evlerin bittiği yere kadar yürüyorum, çok güzel evler, küçük parklar, kafeler önünden geçerek.

Hemen her evin, yeşil alanın önünde yükselen ince direkler üzerinde rüzgar bayrakları görüyorum. Bunlar, çok eskiden beri, balıkçıların teknelerini, diğerlerinden ayırt edebilmek için, hazırladıkları rüzgar bayrakları. Daha doğrusu, teknelere monte edilenlerin, sempatik ve bir o kdar da turistik kopyaları. Üzerlerindeki semboller, figürler, tekne sahibinin özelliklerini de anlatırmış. Kilise; mümin, geyik; güçlü biri olduğunun işareti imiş. Rüzgara dik konumda durmasını sağlayan ahşap plakalar üzerine sabırla oyulmuş rengarenk motifleri, arkalarında rüzgarda uçuşarak canlılık kazandıran kumaş parçaları ile Kuronyan Yarımadasının simgesi olmuşlar.

Thomas Mann’ın evinin bulunduğu tepeye çıkmayı, bu sıcakta gözüm kesmese de, ıskalamak olmaz. Sahilden, yukarı çıkan merdivenlerde tamirat var, kırmızı şeritle kapatmışlar. Yukarı doğru uzanan yay şeklindeki asfalt boyunca kan ter içinde yürüyerek, tüm lagüne hakim evin önüne geliyorum. Thomas Mann, 1955 yılında ölen, fırtınalı bir yaşamı olan Alman yazarı. Burjuvazi’nin şımarıklık ve yüzsüzlüğüne eleştirilerinden dolayı severim Thomas Mann’ı. Evangelist-Lüteran Kilisesinin geniş bahçesinde buluyorum kendimi, tepeleri dolaşırken.

Eski bir Alman mezarlığı, mezarlıktan çok, taşları, daha doğrusu mezartaşı yerine dikilmiş, ahşap oyma ( taş ) ların arasında dolaşıyor, sahile, bulut gibi uçuşan ve burnuma ağzıma girmeye çalışan yapışkan sinekçiklerle boğuşuyorum. Zengin ailelere ait villalar, gerçek estetik ve geleneksel değerlerle gözlere ziyafet çekiyor. Pek çoğu, butik konaklama yerleri olarak, kiraya veriliyor.

Çatıların çoğu, Saulius’la gezdiğimiz Kleboniskiai’daki geleneksel saz demetlerinden oluşuyor, geleneksel ama çok pahalı bir çözüm olduğunu söylemişti bir ara Romualdas, Arada, bakımsızlıktan, zamana direnemeyen, boyaları dökülmüş, yıpranmış, ama; hala, geçmişi yansıtan izleri taşıyan pek çok eski evin önünden geçiyorum. Bir zamanların balıkçı köyü olan Nida, 1930’lardan sonra, sanatçıların, yazarların ilgi gösterdiği yer oldu. Sonrasında da, turistik anlamda ünlendi ve bugün, Litvanya’lıların bile, ürkerek geldiği, pahalı dinlenme yeri olarak tanındı. Sabah, evden çıkarken, Romualdas; “ sakın, restoranda yemek yeme, korkunç bedel ödersin, Maxıma’da güzel hazır yemekler var, onlardan yararlan “ demişti. Zaten, genelde, benimsediğim bir yöntem bu. Son otobüsün hareket saati 20.00 ‘ye kadar, kıyısını köşesini dolaşıyor, orman içinden batıya giden patikalarda yürüyerek, Baltık Denizi sahillerine çıkıyorum.

Rüzgar altındaki deniz, çok daha temiz, mavi bayraklı üstelik. Aynı, küçük, sakin yerleşimlerden geçerken, akşam hazırlığının huzur veren atmosferini gözlüyorum. Geldiğim yoldan dönüşte, tekrar huzur veren sakin ve orman yollarından geçerek, Smiltyne’ye, feribotla Klaipeda’ya geliyor, saat 21.30’dan sonra şehir içi otobüsler seferden çekildiği için, şişman bir kadının kullandığı minibüse binerek Melnerage’ye, Romualdas’ın yanına geliyor ve beyaz gecelerin altında, geçmişten, Sovyet zamanlarından, gelecekten bahsediyoruz.

Eve gelmeden önce, bir kaçamak yapıp, meydandaki “ Armenia Kebabai “ da, lavaş içine konmuş döner alıyorum. Döner, Ermeniler’in midir, bizim geleneksel tadımız mıdır, lavaş kimindir ? Yüz yıllardır, tavukları birbirine karışan Anadolu halklarının kültürleri her alanda, bu denli harmanlanmışken, sahiplenme şövenizminin mantığı nedir ? Genç kıza, “ buranın sahibi Ermeni midir ? “ diye soruyor, “ hayır “ cevabını alıyorum. Oysa; dükkanın her tarafı, Ermeni din adamlarının, Van Gölü, Akdamar Kilisesinin fotoğrafları ile dolu. Bir takvim üzerinde, “ Klaipeda Ermeni Cemiyeti “ yazıyor, Litvanya’ca. Diaspora, buralara kadar hakim anlaşılan. Çok isterdim, sahibi ile görüşmeyi, dayak yemek riski bile olsa.

07.06.2011 ( KLEİPEDA )

Ne yaparsam yapayım, Litvanya para birimi Lita’nın yüzde biri olan Centai’lerden kurtulamıyorum. Her gün, cebim, bir avuç Centai ile doluyor. Ödemelerde bir işe de yaramıyor, minibüs için bile, bunlardan 240- 250 tane vermek lazım. Romualdas, biz onları kutularda biriktirir, Paskalya’da dağıtırız deyince, gösterdiği kutuya, avuçlar dolusu Centai’yi boca edip, hafifliyorum. Bugün, geziye başlayalı, 14 gün oldu.

Her gün ortalama, 10 kilometre yürümek, beyaz geceler aşkına geç yatmak, giderek hırpalamaya başladı. Bugün miskinlik yapacağım, geç kalktım ( 09.30 ), maillerime baktım, sonraki ülke ve kentlerde CS imkanlarımın teyidini aldım. Hava rüzgarlı ve bulutlu, bu iyi. Eski Şehir, Turgus Gatve ve Dane nehri etrafındaki parklarda oturuyor, sakinliğin keyfini çıkarıyorum, Klaipede’daki son günümde.

Klaipeda Kale Müzesine giriyorum ( 6 Lt), 13. yy’ dan 17. yy’ a kalenin ve kentin tarihini anlatan panolar, 1991 bağımsızlığa kadar kesitler içeren objeler ve fotoğraflarla hayli zengin bir müze. Kale duvarlarının üzerine kaplanan çatı, antik temellerin tahrip olmasını ne kadar önlüyor bilemem, tepenin altındaki dehlizden giriliyor müzeye. 1991 ‘de vinçle Lenin heykellerinin sökülüşü, 2. Dünya Savaşında kentin yaşadığı yıkımın fotoğrafları etkileyici. Köşe bucak dolaşıyorum yine, Klaipeda’yı, miskinlik benim harcım değil.

Pek çok insan, köpekleri ile geziyor, ama; dikkat ediyorum, hiç biri hayvanın pisliğini yerde bırakmıyor, ellerinde taşıdıkları poşetlere koyuyorlar. Memleketimin, köpek sever, süslü hanımları da okur inşallah, bu gözlemimi. Akşamüzeri, Melnerage’ye dönüyorum.

Sahile akın, genelde, akşamüzeri, iş saatinden sonra başlıyor, havlusunu alan Baltık Sahillerine koşuyor. Ben de; yarı soyunuyorum, zaman zaman ısıran sert rüzgara rağmen, güneşe bırakıyorum kendimi, kumlar üzerinde. Neden sonra, elimde biralar, eve dönüyorum. Romualdas’la laflarken, kara bir bulut sarıyor gökyüzünü, ardından, felaket bir rüzgar başlıyor, kasırga gibi. Boşalan bir yağmurla göz gözü görmüyor. Odama çekilip, yarınki, Letonya yolculuğuna hazırlanıyor, çantamı topluyorum. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 80
Toplam yorum
: 39
Toplam mesaj
: 35
Ort. okunma sayısı
: 6510
Kayıt tarihi
: 04.03.07
 
 

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster