Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Temmuz '11

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
878
 

Lunaparkta yoksun bir çocuk!

Lunaparkta yoksun bir çocuk!
 

Çarpışan arabalar, balerin ve ahtapotlar arasında…


Lunaparka düşmüş yoksun bir çocuk gibiydi… Tarihsel, zihinsel ve bilişsel atmosferi delinmiş bir gezegene düşmüş gibiydi. Her yerde eğlence, çılgınca bir tüketim ve alaysılama… Dönme dolaplar, atlıkarıncalar ve gondollar arasında, rüyalarındakilere, hayalindekilere hiç de benzemeyen bir şeyler durmaksızın dönüp duruyorlardı...

Tutamadı kendini, dizeler döküldü dudaklarından;

"Düğene binerdik küçüklüğümüzde / O sapsarı harman yerlerinde / Çılgınca ve bedavaya, / Sade, çocuksu ve utanmasını bilen sevinçlerle / Mutluluğun o her dönüşte katlanan /" Saman sarısı " çemberinde"

Sıcak bir yaz gecesinin çöl saatlerinde, sanki tüm hiçlikler ışıl ışıl olmuş görkemli varoluşlarla gözlerini ona dikmiş, bakıyor, yüreğini ve zihnini acıtıyorlardı.

Koyu kumral perçemlerinin örttüğü geniş alnına erken çizgiler atarak ilerleyen yoksunluğu öyle paradan, puldan yana değildi. Böylesi bir ortamda yitireceği korkusundandı dünü, o tarihsel bilge efendiliği ve yarınları, o taptaze süt kokulu umutlarını... Yoksulluk gibi görünen koyu bir yoksunluktu bu düpedüz. Çarpışan arabalar, balerin ve ahtapotlar arasında…

Ve devam etti o dizeler;

"Gelincik sadeliğinde aşklar beslerdik / Cinselliğin o keskin kıskacından ırak / Ve üretken, çalışkan, insanlığa yararlı / Meslekler düşlerdik kendi adımıza / Saf, içten ve çocukca / Hayallerin ergenliğe uzanan / O dar ve yokuşlu patikalarında..." (1)

Kaybolmuştu sanki içindeki tüm gelincikler direnemeyip o güçlü küresel rüzgârlara, boyunları hep kırık! Üç ana bölümden oluşan vücudunda, tarih ana vergisi tarih bilinciydi ayakları, yarınlara uzanan, düşleri, hayalleri ve umutlarıydı başı…

Yalnızca, tek gövdeleriyle kalmış gibiydiler oysa diğer tüm insanlar. O sürekli öğüten, sindiren organlarıyla, sadece bu günleriyle… Hep daha da fazlasını isteyen, çılgın bir ediniş, sindiriş ve tükeniş içinde… Şişme oyun parkları, dönme dolap ve “Crazy Danse”lar arasında… Gündelik, anlık hazlarla… Kelebekler gibi kısa ömürlü ve balıksı hafızalarla. Her sabah yeniden doğup her akşam yorgun ölüşlerle… Çarpışan otolar ve kamikazeler arasında. (2)

Bir yandan da orada bulunan onlarca eğlence aracı hakkında tek tek düşünmeye çalıştı... Örneğin; "çarpışan arabalar"; bu amansız rekabet, yarışma ortamında, aslında çarpışan ruhlar, kalpler ve zihinler gibi değil miydiler? Evet yurdunun dört bir yanına hakim olan bu kural tanımayan, özensiz, bakımsız ve kontrolsüz araçlar (ruhlar,kalpler ve zihinler) arasındaydı.. Ama o tarifsiz bir iç telaşla, hafif -ya da az hasarlı- sürtünmelerle de olsa yoluna devam edebilmenin yol ve yöntemlerini düşünmeye çalışıyordu...

Taş bir evdi oysa hayali. Ya da ahşap veya ikisinin uyumlu bir karışımı… Onurlu bir hal ve gidişle, dik bir duruşla içinde yaşayabileceği… Sakin, huzurlu, sade ve dingin bir atmosfer... Başı, gövdesi ve ayaklarıyla bir bütün olarak, dünü, bugünü ve yarınlarıyla bir arada…

O ev ülkesiydi... Uçsuz bucaksız bozkırlara, yeşil ovalara, kıvrım kıvrım akan derelere, yemyeşil çayırlara, alçak tepelere, pınarlı kayalara ya da bir iç denize -alçakça değil- yüksekçe bir yerden bakan o ev ve orada paylaştıkları sanki onun eşi, dostu, ana-babası, kardeşleri ve hatta sevgilisiydi…

Herşeyiydi!

İ.Ersin Kabaoğlu,

27 Temmuz 2011, Ankara

Blognot:

(1) Şiirin tamamı için bkz. http://blog.milliyet.com.tr/Bag_bozumu/Blog/?BlogNo=120260

(2) Bu 'mikro öykümün' dayandığı makro düşüncelerle ilgilenenler için bkz. http://blog.milliyet.com.tr/_gunu_yasa_____halleri_ve_yarattigi_cagrisimlar/Blog/?BlogNo=89222

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yine gün gündür... İllaki yaşanacak. Ya derinlere dalarak, ya da tüketim çılgınlığıyla kuşatılmış dünyamızdaki her malı, sanatı, duyguları, hayatları, ilişkileri, düşleri, hayalleri disposable olarak tüketerek tüketerek... Bu yüzden belki de çağımızda herşey bu kadar sığ. Sanat, ilişkiler, duygular, hayat hatta insan hep tek kullanımlık tıbbi malzemeler gibi bizi soluksuz bırakarak çöp sepetini boyluyor. Günü yaşamak değil sizi böyle bunaltan, günü böyle (geçmişin bizi derinine dolduran bütün anılarından, geleceğin, resmin bütününü algılatacak biçimde uçuran hayallerinden uzak) tek kullanımlık yaşamak... Bir kaç yıl önce oğluma mezuniyet balosu için bir gömlek almak üzere ünlü bir mağazaya gittik. Bütçemiz kısıtlıydı fakat takım elbise kuzenden tedarik edilince, iyi bir gömlek almak farz olmuştu. Biz kısıtlı bütçemizle alabileceğimiz o tek gömleği seçerken, yanımızda kız arkadaşı ile gelmiş bir delikanlı vardı. Oğlumdan büyüktü ve sanırım üniversite mezuniyeti için takım bakmaya gelmiş

Ersin Kabaoglu 
 02.08.2011 14:37
 

Sonra bu dolduğunuz şeylerle, günü geldiğinde o günün şartlarına uygun plan program yapmak,ille de önceden kurduğunuz bir hayalin aynısı olacak diye israr etmeyip yeni zamanın yeni koşulların ışığında belki de eski planlanandan daha iyisini yapmak... Ancak ille de dolmak, doğru, iyi , güzel, anlamlı yatırımlarla dolmak... Hesabı kapatılmış bir geçmişin tecrübesinin ışığında ve sabit değil de biraz daha akışkan hayallerin umutların peşinde bu günü doldurmak... Yine de o ölü bakışlı gencin yerine bizim tek kışlık tek yazlık ayakkabılı ama gelinciklerini cinselliğin değil aşkın kızıla boyadığı gençliğimizin idealist heyecanlarını nasıl koyacağız bilmiyorum. En güzel videoları bulup önermek Emine Hanımın işi ama bu defa ben de video konusunda naçizane bir öneride bulunayım. www.youtube.com/watch?v=9Ww70wcGXhw&feature=related Beyaz ev ya da taş ev..:)) Mutlu kalın...

Yıldız... 
 02.08.2011 1:34
Cevap :
Erkut Taşkın'ın o unutulmaya yüz tutmuş " " Beyaz /taş ev"i de müthişti. O mahir ellerinizle blog sayfama attığınız zarın ilk atışta düşeş gelmesi gibi muhteşemdi...  02.08.2011 14:35
 

Hiç bir para problemi olmadığından birkaç takım bakıyordu. Artık o gece paşa gönlü hangisini isterse onu giyecek..:)) O çocuğun gözlerindeki ölü balık matlığını hiç unutamam. Oğlum oradan alacağı bir gömleğin mutluluğunu bütün coşkusuyla yaşarken, çok kolay ulaşabildiği bu tüketim malları o genci heyecanlandırmıyordu. O kendini tüketmişti çoktan çünkü. Hayatını dolduran, kişiliğini besleyen tek şey tüketmekti ve bunun heyecanını da çoktaaan tüketmişti o. Yine çok konuştum biliyorum ama biraz daha var..:)) Geçmiş ve gelecek olmadan yaşanan günün manası yok elbette ama geçmiş ve gelecekten kopardığım bir şey var benim. Hesap sormayı koparıyorum. Geçmişi sürekli hesap sorulan bir zaman dilimi olarak değilde, hesaplaşılmış,hesapları kapatılmış, tecrübesi kazanılarak anılar dolabına kaldırılmış bir kazanım, geleceği ise yine çok hesaplayarak, planlayarak değilde (çünkü çoğunlukla gelecek kendi bildiğini okuyor) doğru iyi güzel yaşayabilmek için sürekli dolmak.

Yıldız... 
 02.08.2011 1:21
Cevap :
dünü-bugünü ve yarını, baş-gövde-ayaklar gibi bir bütünsellik içerisinde kabul ederken dün için "hesap sormama / hesap defterlerini kapatma", yarınlar içinse "geçmişte yarım kalan plan, program ve hayallerin izini artık sürmeme" yani "hayallerin özerkliği ve bağımsızlığı" bu açıdan son derece önemli saptamalar değerli Yıldız Hanım. Bu bloğun anlamını taçlandıran birer keşif gibi... Hem kendi yaşamınızdan somut örneklerle de (ve gözlerinden öptüğüm yakışımızla) paylaştığınız anı ve içerdiği mesaj da çok anlamlı. İnce ince sorgulayan, sabırlı bir dantel oyası işler gibi yorumlayan, üst düzey bir sorumluluk duygusuna içli samimiyetini katık edip dost sofralarda gümüş tepsiler içerisinde paylaşıma sunan emeğinize sağlık sevgideğer Yıldız Hanım.  02.08.2011 14:31
 

Her zamanki gibi, bilgeliğin altı muhteşem imgelerle çizilmiş bir blog okudum. Elbette bloğunuzun bağlantıları olan diğer iki bloğu da... Küreselliği her geçen gün kapitalizme boğulan şu dünyanın tüketim havaleleri geçirmesini öyle bilgece anlatmışsınız kiii... Eyvah dedim kendime. Bir carpe diem bloğum var ve üstelik onu önermişim..:)) Yemin ederim pür telaş gidip baktım, hangi boş lafların belini kırmışım diyerek..:))(Şu günlere göre epey refah ve ferah günlerde yazılmıştı da..:)) Neyse çok büyük bir aptallıkta bulunmamışım Sonra da Emine Hanıma yazdığınız yanıtı okuyunca daha derin bir oh çektim. Karşı ki dağlar yıkılmadı gerçi... O oh değil of du zaten...:)) Unutulmaz "ölü ozanlar derneği" filminin ünlü repliği değildi sizi rahatsız eden. İçinin neyle dolduğuydu... (Ben de öyle düşünmüştüm zaten..:))İçi geçmişin bilgisi, tecrübesi, anıları, acıları, tatlıları, tarihin bilinciyle dolmamış ve geleğin hayallerine yatırım yapmayan bir günü yaşamanın nesi cazip olabilirdi kiii... devam

Yıldız... 
 02.08.2011 0:52
Cevap :
O etkileyici ” Ölü Ozanlar Derneği ” filminde Profesör Keating, öğrencilerinden birine şiir kitabındaki ilk dörtlüğü okumasını söyler. Öğrenci de başlar okumaya; “ Henüz vaktin varken tomurcuklarını topla. / Zaman hala uçup gidiyor. / Ve bugün gülümseyen bu çiçek,/ yarın ölüp yok olabilir ..." gerçekten çok etkileyici bir dörtlüktür o sevgideğer Yıldız Hanım. Evet o tomurcukları toplarken "içinin neyle dolduğu çok hem de çok önemliydi! Dediğiniz gibi; "...İçi geçmişin bilgisi, tecrübesi, anıları, acıları, tatlıları, tarihin bilinciyle dolmamış ve geleğin hayallerine yatırım yapmayan bir günü yaşamanın nesi cazip olabilirdi kiii... "  02.08.2011 14:19
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 361
Toplam yorum
: 3330
Toplam mesaj
: 251
Ort. okunma sayısı
: 2332
Kayıt tarihi
: 05.10.07
 
 

Samsun/Ladik doğumluyum. Çocukluğum ve ilk gençlik yıllarım babamın görevi gereği ülkemizin Orta ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster