Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Ağustos '10

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
655
 

Mağaranın kamburu-14

Mağaranın kamburu-14
 

Adam sevgilisini de öldürecek mi?


-Merhaba.

-Merhaba hoş geldin. Neden suratın bozuk ?

-Az önce bu pis yerin tavanından yine enseme buz gibi sular damladı. İrkildim. Belki de suratımdaki bozukluğun nedeni budur.

-Bu gün seni görmediğin katlardan bir tanesine daha götüreceğim. Sen yanındaki lambayı al, ben de şuradakini alayım.

-Önce biraz konuşsak. Buna tahmin edemeyeceğin kadar ihtiyacım var. Hem iki lambaya ne gerek var? Bir tanesi yeterdi.

-Konuşmak için de zamanımızın kalacağını umuyorum. Aşağı katları görmeyi isteyen sendin. Lamba meselesine gelince, senin aşağıda vereceğin karara göre iki tanesinin gerekip gerekmeyeceği belli olacak.

-Hiç bir şey anlamadım, ama öyle olsun; alayım.

-Gidiyoruz. Her zamanki gibi merdivenle…

-Kesss! Her defasında aynı şeyleri tekrarlayıp duruyorsun. Biliyorum.

-Gene de fazla acele etmeden, dikkatli olmanı tavsiye edeceğim.

-Bu görüntülerin olduğu katı çabuk geçelim. Ne zaman buraya gelsek rahatsız oluyorum.

-Çabuk geçemeyeceğiz; biraz oyalanmamız gerekecek. Görmeni istediğim iki tane yeni görüntü var. Birisi bu. Söylemeden edemeyeceğim: Fazla yaklaşırsan görüntü bozulur, iyice yaklaştığında ise kaybolur ve o zaman sadece gördüğün bir duvardır. O nedenle biraz uzaklaş.

-Anladım. Bakıyorum. Yere diz çökmüş bir genç kız var, yanında da elinde silah olan 15-16 yaşlarında bir çocuk. Biraz ileride ise ayağında şalvarı ve başında başörtüsü bulunan bir kadın görüyorum. Kız çocuğa bir şeyler anlatıyor, çocuk kafasını sallayarak itiraz ediyor, kadın ise konuşmaları kayıtsız bir şekilde dinliyor. Ne olduğunu tam anlamış değilim. O nedenle bu görüntüde olanları sen anlatsana bana!

-O genç kız, törelerin etkisinin yasaların da üzerinde olduğu bir yerde yaşıyordu. Bir sevgilisi vardı. Aralarında evlenmeye karar vermişlerdi. Bu arada ilişkileri fazla ileriye gitmiş ve kız hamile kalmış. Bu durumdan önceleri, ne kız ne de sevgilisi haberdar. Bir aksilik olmuş: Kızın sevgilisi bir trafik kazası geçirmiş ve ölmüş. Neden sonra kız hamile olduğunu fark etmiş. Ailesine durumu anlatamamış, ama sonunda her şey anlaşılmış. Aile meclisi toplanmış, ama aslında toplantı şeklen yapılıyor. Çünkü bu yörede bu gibi durumlarda alınacak karar bellidir: Namusu temizlemek… Nasıl? Tabii ki öldürerek. Toplantıda bu işi kimin yapacağının kararı alınıyor ve yaşı küçük olduğu için daha az ceza yiyeceği düşünülen kardeşine bu görev veriliyor.

-Anladım. Demek ki kız öldürmemesi için kardeşine yalvarıyor.

-Evet yalvarıyor ve “Beni de kendini de yakma kardeşim; kıyma bana! Hani sen beni çok severdin? ” diyor, çocuk da “Gene seviyorum abla, ama bu namus meselesi ve töreye göre de bunu benim temizlemem gerekir.”, diye cevap veriyor. Sonra da elindeki tabancadaki mermileri ablasının üzerine boşaltıyor. Çok yakın mesafeden ateş etmesine rağmen eli titrediği için, mermilerin 3-4 tanesi kıza isabet etmiyor, fakat isabet edenlerin etkisiyle kanlar içinde yere yığılıyor. Hemen ölmüyor, bir saatten fazla can çekişiyor. Belki ilk vurulduğu sırada bir hastaneye götürülse kurtulabilirdi de, ama tabii ki kimsenin böyle bir şey yapmaya cesareti de niyeti de yok. Derken kızcağız kan kaybından ölüyor. Ailenin diğer üyelerinin, bahçenin bir köşesinde kazdıkları mezara ceset gömülüyor, hatta üzerine beton dökülüyor. Beton da toprakla kapatılıyor ve oraya bir şeyler ekiliyor. Birkaç gün sonra da karakola kızın kaybolduğu ihbarı yapılıyor.

-Gören, duyan, bilen yok muymuş?

-Varmış ki, olay ortaya çıkarılmış ve failleri yargılanmış. Bu çocuk buraya geldiğinde yirmiyedi yaşındaydı. Cinayeti işlediği sırada yaşının küçük olması, iyi hal, af v.s’den dolayı hapishaneden çıkmış; ancak azmettirenler hâlâ içerideymiş. Çok pişmandı, vicdan azabı çekiyordu. Cezasını çekmiş olmasına rağmen, bir türlü vicdanını rahatlatamıyordu. Buraya her geldiğinde konuşmaya ağlayarak başladı, ağlayarak da bitirdi. Oldukça uzun bir hikayesi var aslında, ama istersen detaya girmeyelim.

-Peki, öyle olsun da; aklıma takılan bir soru var: Bu adamın hikayesi nasıl son buldu? Görüntü katında izlediğimize göre bu hikaye sonlanmış olmalı.

-Evet sonlandı. O adam labirentde kayboldu gitti.

-Ne demek “labirentde kayboldu gitti” ?

-Acele etme biraz sonra her şeyi anlayacaksın. Hızla ilerleyebilirsin; çünkü bu görüntüleri daha önce izlemiştin. En sondakine kadar yürümeye devam et. Tamam, orada dur ve bak!

-Bana bunu da mı yapacaktın, mendebur bunak? Oradaki benim karım. Demek ki ölmemiş ve sen de onu alıp buraya getirmişsin. Bu yaptığını affetmeyeceğim. Boğazını sıkıp geberteceğim şimdi seni!

-Kendine gel, sakin ol ve boğazımı da bırak! Bırak diyorum sana, bırak! Hem elindeki lambaya da dikkat et, düşüreceksin. İkimizi de yakmak mı istiyorsun? Buradakilerin gerçek olmadığını, sadece görüntü olduğunu unuttun mu?

-Evet, evet görüntüydü… Gerçek olamaz; çünkü o kadın ölmüştü. Öyleyse sen bana psikolojik işkence yapmak için bu görüntüleri gösteriyor olmalısın. Bu da büyük bir alçaklıktır.

-Öyle bir amacım yok. Bunlar yaşanmış anların yansımalarıdır. Neyin ne zaman ve ne kadar yansıyacağına karar veren de ben değilim. Bak, ölen karın eline kalemi almış bir şeyler yazıyor, bu bir günlük olabilir. Neler yazdığını merak etmiyor musun?

-Etmiyorum. Ne yazarsa yazsın; ona ait bütün anıları unutmak istiyorum. Gidelim buradan.

-Öyle olsun. Belki bir gün yazılanları okumak istersin. O zaman tekrar geliriz. Şimdi aşağıya inelim.

-Bu kat inzivaya çekilenlere aitti ve bolca da kemik vardı. Şuradaki iskeleti tanıdım.

-Evet, deprem günü ölen ayının iskeleti. Ondan bir hatıra olur düşüncesiyle buraya getirip koydum. Bir kat daha iniyoruz aşağıya.

-Tamam inelim. Ne var orada?

-İşte geldik. Sorma, bak ve kendi gözlerinle gör.

-Görüyorum. İki tane tünel ağzı var. Hepsi bu. Açıkla ki ne olduğunu anlayabileyim!..

-Orada bir labirent var. Tünel ağızlarından sağdaki labirente giriştir, soldaki ise labirentden çıkıştır. Labirente her giren mutlaka çıkacak diye bir şey söz konusu değil. Yani girip de çıkamamak da var.

-Çıkamayanlara ne oluyor? Labirentde kayboluyorlar mı, bir çukura mı düşüyorlar? Yoksa açlıktan, susuzluktan ölüyorlar mı?

-İnan ki çıkamayanlara ne olduğunu ben de bilmiyorum. Belki ölüyorlar, belki bilinmeyen bir yere çıkıyorlar, belki de bir şekilde labirentin içinde yaşamlarını sürdürüyorlar… Bilemem. Kesin olarak bir şey söylemem mümkün değil.

-Ne olduğunu bilmiyorsun da, niçin insanları ölüme gönderiyorsun?

-Ben kimseyi zorla labirente sokmuyorum. Dileyen giriyor. Buraya giren kişinin iyi tarafları kötü taraflarından fazla ise çıkışı buluyor; tersi ise bulamıyor.

-Sen labirente girdin mi? Ne var içeride?

-İyi’nin bende fazla olduğuna inanmadığımdan girmedim. O nedenle içeriye ait bir bilgim de yok. Buraya gelenlere bana üstadların söylediği kadarını anlatıyorum, girmeyi isterse de eline bir lamba veriyorum. En üst kattan iki lamba almamızın nedeni işte bu. Lambanın birisi labirente giren için, diğeri de geri dönerken benim için.

-Ablasını öldüren burada mı kaybolup gitti?

-Evet.

-Neden girmesine izin verdin?

-Girmemesi için ben onu uyardım, ancak girmekte ısrar etti. Sadece onu değil, buraya her geleni uyarıyorum. Hele öyleleri var ki, çıkma ihtimali sıfır. Çünkü baştan aşağı kötülük dolu, fakat kendisini iyilik timsali olarak görüyor ve elinde lamba dalıyor içeriye. Bir müddet bekliyorum gelen olursa birlikte yukarıya çıkıyoruz, olmazsa tek başıma… Sen de girmek ister misin? Yanlış anlama, sormak benim görevim. Uyarayım da: Sende iyinin ağırlıklı olduğuna inanmıyorsan sakın girmeyi deneme. Ne dersin?

-Benim alnımda “salak” mı yazıyor? Geç bunları bunak, geç! Çok istiyorsan kendin gir ve geber içeride.

-Anlaşıldı. O zaman gel şuraya oturup bu günkü konuşmamızı tamamlayalım. O’nu izlemek için dedektif tutmuştun, hatta evine kamera yerleştirmiştin.

-Evet, öyle idi. Dedektifler sürekli evi gözetlemişler. Ama nedense O, uzunca bir süre sevgilisiyle eve uğramamış. Bir şeylerden mi şüphelendi nedir? Nihayet bir gün geldikleri haberi bana ulaştı. Adamlar uzaktan kumanda ile kamera sistemini hemen çalıştırmışlar. Evi terk ettiklerinde beni aradılar. Ben de gidip kemeradan bandı aldım.

-Bandı izledin mi?

-Evet, hem de defalarca. Bilhassa sevgilisine çok dikkat ettim. Görüntüsünü hafızama iyice yerleştirdim. Nerede görsem artık tanırım.

-Kasedi defalarca izleyebildiğine göre, demek ki içinde seni rahatsız edecek görüntüler yok. Belki de bir tanıdığı, ya da arkadaşıdır.

-Hadi canım sen de! Ne tanıdığı, ne arkadaşı… Rahatsız edecek görüntü olmaz mı? Baştan sona rezalet. Bu görüntüler porno filmlere taş çıkartır.

-Eve gidince O’na kasetten bahsettin mi?

-Eve akşam her zamanki saatde gittim.Villanın önüne arabayı park ederken camdan bana gülerek el salladığını gördüm. Ben de el salladım. O gün, bana karşı oldukça mültefitti. Akşam yemeğini yedikten sonra banyoya girdi. O banyoda iken sehpa üzerinde unuttuğu cep telefonunu karıştırdım. Halbuki cep telefonunu pek ortalık yerlerde bırakmazdı. Konuştuktan sonra hemen çantasına koyardı. Telefonun mesajlar kısmında içeriğinden sevgilisinden geldiği belli olan onlarca mesaj vardı. Birkaç tanesini okuyup, telefonu aldığım yere bıraktım. Oldukça sakin görünmeye çalışıyordum. O’na bir şeyler belli etmemek için çok dikkatli davranıyordum. Saçlarını da kurttuktan sonra geldi kanepede yanıma oturdu. Sağ elini omuzuma atıp sevgi dolu sözler fısıldadı. Ben de aynı şekilde mukabelede bulundum ve “Sevgilim, bu gün çok güzel, zevkli bir gece geçireceğiz. Ölünceye kadar unutamayacağın bir gece olacak inan! Bir arkadaştan oldukça güzel bir film aldım. Önce istersen filmi izleyelim. Senin de beğeneceğini umuyorum.”, dedim.

-Kaseti O’na izletmeyi mi planlamıştın?

-Evet. Bu konuşmamdan sonra yüzü güldü ve bana biraz daha yaklaştı. Ben kumanda ile filmi oynatmaya başladım. Filmin başlangıç kısmında yatak odasında soyunan bir erkek ile bir kadın görüntüsü vardı ve arkaları dönüktü. İlk sevişme sahnelerinde de kim oldukları pek seçilemiyordu. Ancak biraz sonra filmin kahramanlarının kim olduğu açıkça anlaşılmaya başlanmıştı. Kendi görüntüsünü fark edince hiddetle ayağa kalktı ve “Bana tuzak mı kurdun? Utanmadan film montajı mı yaptırdın?” diyerek bağırdı. Öfkeyle yerimden fırladım ve yüzüne şiddetli bir tokat attım. Çok sert vurmuş olmalıyım ki ağzından burnundan kan gelmeye başladı. Ağlayarak lavaboya koştu. Sinirden tir tir titriyordum. O sırada, O’na bir şeyler yapabileceğimden korktum ve biraz sakinleşmek için yatak odasına geçtim. Galiba O’nu hâlâ çok seviyordum, yoksa vurduğum için sevgim azalmış mı demektir?

Sevginin azı, çoğu olur mu? Olursa sevgiyi tartan kantar nerede?

-Sen de hiçbir soruya doğru dürüst bir cevap vermezsin. İnadına yapıyorsun galiba!

-Beni boş ver de anlatmana devam et!

-Yarım saat kadar oturup sakinleştiğime kanaat getirdikten sonra salona girdim. Girdim de O, salonda yoktu. Tabii evin diğer bölümlerinde de…

-Kaçmış mı?

-Evet, evi terk etmiş. Kaçarken telefonu almayı bile ihmal etmemiş. O’nu kaçırdığım için kendime çok kızdım. Bu aptallığı nasıl yaptığıma hâlâ şaşıyorum.

-Aramadın mı?

-Aradım, hem de aramaya o gece hemen başladım. Evine gittim, arkadaşlarına telefon edip sordum. Hatta gitme ihtimali olan bazı yerleri dolaştım. Yok, yok, yok… Tam onüç gündür kayıp. Bir türlü bulamıyorum. Nasıl bulacağımı da bilmiyorum.

-Aklını kullan, çünkü balığı yakalayan oltadır , ama yakalatan da yemdir.

-Bu önerini beğendim. Uygulayacağım.

-Umarım; ancak sanmam. Zira zahmetsiz elde edilen bilgi, emanet alınmış bir elbise gibidir.

-Attığın taş kafamı yardı! Seninle uğraşmayacağım, benim derdim bana yetiyor. O’nsuzluk çok zor geliyor.

-Hani bir başkası daha vardı ve onu da seviyordun?

-Zihinsel bir kargaşa ve çatışma hali yaşıyorum. O’na karşı olan aşkıma mantıksal bir çözüm üretemiyorum. Bu durum çok acı veriyor bana, çok…

-Akıl, aşk acısına çare bulmakta yetersizdir. Çözüm arıyorsan O’nu bırak gitsin! Hazır böylesi bir fırsat da çıkmışken…

-Bırakır mıyım? Bana yaptıklarının hesabını versin önce.

-Hem sevgiden, aşktan hem de hesap vermekten bahsediyorsun. Yoksa onu da mı öldürmeyi düşünüyorsun?

-Başka kimi öldürdüm de bana “onu da mı” diye soruyorsun, pis bunak!

-Hemen sinirlenme. Bu konuşmanın tadı kaçtı gene. Zaten sabah da olmak üzere, haydi sana güle güle.

-Sen gene sinirlendirdin beni; o nedenle hoşça kal demeyeceğim.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 1049
Toplam yorum
: 214
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 729
Kayıt tarihi
: 30.07.10
 
 

Uzun yıllar çeşitli sitelerde Oruç Yıldırım adı ile yazı yazdım. Dört tane romanım ve çokca da de..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster