Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Mayıs '11

 
Kategori
Sosyoloji
Okunma Sayısı
8739
 

Magna Carta’ dan İnsan Hakları Evrensel Beyannamesine

Magna Carta Latince kökenli olup İngilizcede Great Charter, Türkçe de “Büyük Berat” anlamındadır. 

Berat sözcüğü Arapça kökenli olup, orijanillerin değişik anlam ve yazılışları Türkçe’ de tek bir sözcük gibi kullanılmaktadır. Bu yüzden bu çalışmada kavram kargaşasını önlemek amacıyla bu sözcüğü değişik anlamları ile ele almakta yarar vardır. 

Berâet sözcüğü “kişinin borçtan kurtulması, bir şeyden ya da bir kimseden uzak kalıp onunla ilişkisini kesmesi” anlamındadır. İslâm hukukunda “kişinin hukukî veya cezai sorumluluğunun olmaması ya da ortadan kalkması” anlamını taşır. Günlük lisanda kullanılan “aklanma = ibra” sözcüğü de berâet kelimesinden türemiştir. Adli anlamda Türkçeleşmiş hali “beraat” tır. 

Berat ise “bir tayini, bir vazife ya da bir muafiyetin verildiğini gösteren, üzerinde en yüksek makamın mührü (tuğrası) bulunan belgedir. Sözlük anlamı nişan demek olan berat, Osmanlı’ nın ilk devirlerinde “bitti” ve “misal” anlamına da gelmekteydi. 

Müslümanların kutladıkları Berat Gecesi’ ndeki Berat kelimesi günahtan kurtulma anlamındadır. O geceyi ibadetle geçirenlerin günahlarından kurtulacaklarına, beraat edeceklerine inanılır. 

Magna Carta 1215 yılında isyan eden Baronlarla İngiltere Kralı John’ un arasında imzalanan, Baronlara ve kiliseye geniş haklar tanıyan anlaşma metnine verilen isimdir. Anlaşma metni bazı düzeltmelerle 1216 yılında yaşı henüz küçük olan Kral 3. Henry ‘e vekâleten kral naibi Pembroke kontu William Marshall ile anlaşılarak tekrar yayınlanmış, 1217 de özgürlükler bölümü ve orman bölümü olarak ikiye ayrılmıştır. 1125 de 3. Henry nin olgun yaşa gelmesi ile 1217 deki haliyle tekrar kabul edilmiştir. Daha sonra 1264 de 3. Henry zamanında Ber’at bir daha yayınlanmış ve 1. Edward tarafından 1297 de incelenerek yasa siciline kaydedilmiştir. Magna Carta İngiltere’nin Ortaçağ başlangıcına ait en değerli belgelerden biridir. Sonraki değiştirilmiş baskıları kullanıldıkları için bilinseler de, Kral John zamanında imzalanan orijinal metinden ise 17 yy. a kadar en tanınmış tarihçilerin dahi haberleri yoktu. 

Tarihsel gelişimi 

1066 yılındaki Norman istilasından sonra tahta geçen İngiliz Kralları özellikle derebeyleri, baronlar ve onların kiracılarından oluşan aristokrat kesimi daha fazla baskı altına alarak güçlerini arttırmaya çalışmışlar, buna karşılık bu sınıf da zaman zaman ayaklanarak bazı haklar elde etmeyi denemiştir. 1100 yılında 1. Henry taç giydikten sonra ağabeyinin ve babasının bazı uygulamalarını kaldıracağını, asillere bazı haklar tanıyacağını beyan etmiştir. Onu takip eden Kral Stephen ve 2. Henry de benzer belgeler yayınlamışlar, fakat bu belgelere rağmen krallığın genel politikasında bir değişme olmadığı gibi, krallar daima güçlenmişlerdir. 

2. Henry’ nin oğulları 1. Richard ve John da atalarının yolunda büyük heveslerle yürümüşler, John daha da ileri giderek zenginleşen aristokratlara yeni vergiler uygulamış, asillerin kiracılarının ellerinden veraset haklarını almış, asillerden bazılarının öldürülme olaylarına karışmış ve daha birçok kirli işe bulaşmıştır. Sonuç olarak John’ un en büyük hatası kimseye güvenmemek olurken doğal olarak da kimse ona güvenmemiştir. 

1214 sonbaharında Kral John’ un ordusunun Fransız ordusu karşısında yenilgiye uğraması krallığın İngiltere’ de prestij kaybetmesine neden olur ve bundan cesaretlenen miras, toprak, şato gibi bazı hak ve mülklerine el konulmuş olunan bazı baronlar sıkıntılarını aralarında tartışmak amacıyla St. Edmunds mezarlığında toplanırlar. Bunların arasına bir de Stephen Langton adındaki Canterbury başpiskoposunun bulunması dikkat çekicidir. Langton geçmişte John’a danışılmadan Papa 3. İnnocent tarafından başpiskopos olarak atanmış fakat John onu 7 yıl boyunca İngiltere ye sokturtmamıştır. Bu zaman zarfında Fransa’ da kalan Langton’ un akrabaları da İngiltere’ den kovulmuşlardır. Sonunda Papa ve Kral uzlaşmışlar ve Piskopos İngiltere’ ye girerek görevinin başına geçmiştir. Langton zamanının en tanınmış teolog ve kilise hukuku bilginlerindendi ve saygı görüyordu. Baronlarda hangilerinin toplantıya katıldıkları başlangıçta açıklanmamasına rağmen, sayılarının İngiltere’ deki Baronların 1/5 olduğu kabul edilir. Baronlar Krala şikâyet ve isteklerini bildirmek konusunda anlaşırlar. 

1215 in Ocak ayında Kral Baronları kabul eder, şikâyetlerini dinler ve Paskalya’ ya kadar sorunları çözeceğini söyler. Aslında baronların beşte birini karşısında gören Kral bundan cesaret alarak kendine yakın bulduğu bazı baronlara haber yollar, İngiltere içinden paralı asker toplar ve baronların bu hareketini Papa’ya şikâyet eder. Bu arada da isyankâr baronlarla da müzakerelere devam eder. Nisan ayına kadar bir ilerleme kaydedilmediğini gören baronlar birliklerini Stamford da toplarlar ve Northampton kalesine yürürler. Buranın ele geçirilemeyecek kadar sağlam olduğunu gören baronlar bu defa Bedford’ a yürürler. Fakat kral kuvvetlerinin üzerlerine gelmesinden ve bu kuvvetlerle bir meydan savaşından çekindikleri için Londra içinde yaşayan halkla temas kurarlar. Onların yardımı ile Londra’yı ele geçirip saraya yürürler. Bu defa karşı koyamayacağını anlayan John tahtını korumak amacıyla anlaşmaya razı olur ve böylece MAGNA CARTA doğar. 

1215 yılının 15 Haziranında Kral John kendi taraftarları ile birlikte isyan eden baronların liderlerini kabul eder. Baronlar hazırladıkları ve taleplerini içeren metnini krala verirler. Teknik hatalarla dolu olan bu metin düzeltilmek üzere krallığın memurlarına verilir. Memurlar metni 19 Haziran da düzeltilmiş haliyle iade ederler ve metin bir berat (belge) olarak kral tarafından mühürlenip açıklanır. Metinden birkaç haftalık çalışma sonunda 47 kopya çıkarılır. Tüm kopyaların aynı olmadığı iddia edilmektedir. Bugün biri Lincoln Katedrali’ nde, ikisi British Museum’ da, biri Salisbury Katedrali’ nde olmak üzere dört kopya mevcuttur ve bunlardan Lincoln Katedrali’ndekinin gerçeğe en yakın nüsha olduğu kabul görmektedir. 1216, 1217 ve 1225 beratları ise Durham Katedrali’ nde saklanmaktadırlar. 

Magna Carta’ nın içeriği 

Magna Carta bir giriş ve 63 maddeden oluşmaktadır. Bazı kaynaklara göre metin üç bölüme ayrılır. İlk 15 madde kral ve tebaası (daha çok asiller) arasındaki ilişkileri düzenler. 32 madde kralî yönetimin işlemesi ve politikası hakkındadır. Kısaca bu 47 madde genel şikâyetlerden kaynaklandıkları için en uzun ömürlü olanlardır. Son 12 madde kanun hükümleri olmaktan ziyade Kral ve baronlar arasında barışı sağlayan birer kamuoyu yoklaması niteliğindedirler. 

Daha çok itibar edilen başka bir analize göre ise Magna Carta’ nın metni içerik bakımından dokuz kısımda ele alınmalıdır. Birinci bölümde kiliseye özgürlük tanınır. İkinci bölüm tahttan doğrudan toprak alan feodal beylerin haklarını düzenler. Üçüncü bölümde bu üst düzey beylerin kiracıları konumundaki beylere benzer haklar tanır ve bu haklarını güvence altına alır. Dördüncü bölüm kentler, ticaret ve tüccarlarla ilgili hükümleri kapsar. Dikkat edilirse bu bölümle birlikte oluşan ve gelişen burjuvazi kral tarafından ilk defa dikkate alınmaktadır. Beşinci bölüm hukuk ve yargı alanlarındaki reformları, altıncı bölüm kraliyet memurlarının denetimini içerir. Yedinci bölümde krallık ormanları ile ilgili hükümler yer alırlarken, sekizinci bölümde kralın paralı askerlerinden oluşan ordusunun dağıtılması hükmü vardır. Dokuzuncu ve sonuncu bölümde kralın ber’ata bağlı kalması yükümlülüğü yer almakta ve 25 barondan oluşan Baronlar kurulunun kralın anlaşmaya uymadığına karar vermesi halinde Baronlara Krala karşı savaş açma hakkı tanınmaktadır. 

Magna Carta’ nın tarihte insan hakları kavramının gelişmesi sürecinde yeri 

Topluluklar halinde yaşayan ve birbirleri ile konuşarak anlaşan ve toplumda giderek işleri bölen böylece var olmayı başaran insan topluluklarında iş bölümü sonucunda birileri yöneten diğerleri de yönetilen olmuşlardır. Yönetenler başlangıçta en kuvvetliler olurlarken aklın insan yaşamında daha fazla pay alması yöneticilerde çok başka özelliklerin ön plana çıkmalarına olanak vermiştir. Yönetim artık bir kişiye bağlansa da o bir kişi hiçbir zaman yalnız olamıyordu. Kimi zaman yöneticinin ve etrafındakilerin organize kuvvetleri cebren, kimi zaman da inanç sistemlerinin baskıları ile toplumlarda düzen kuruluyordu. Bu toplulukların çoğu zaman değişmez kuralı yönetilenlerin haksızlığa uğramaları ve memnuniyetsizlikleri olmuştur. İnsan ben de varım diye düşündüğü ve dediği andan itibaren bir takım hakları elde etme, yönetimde söz ve hak sahibi olma isteği duymuş, kendisinin kendisini yönetenlerden hiç de daha aşağıda olmadığını asırlar süren mücadeleyle kanı pahasına bugün kısmen de olsa elde edebilmiştir. 

Hukuk ilminde insan hakları düşüncesinin doğadan kaynaklandığı, evrensel ve değişmez olduğu kabul edilen “doğal hukuk” kavramı ile açıklanır. Bu konuda ilk somut bulgular elimize Antik Yunan’ dan ulaşmaktadırlar. Sofist Antiphon Yunanlıların barbarlarla eşit olduklarını savunur. Stoacılar logos (akıl) ile uyumlu ve tümüyle eşitlikçi doğal hukuktan yana olmuşlardır. 

Roma’ da bu görüşler Ius Gentium (Kavimler Yasası) ile tüm kavimlere evrensel haklar tanımıştır. 

Hırisiyanlıkta Aziz Pavlus Roma’ ya mektuplarında Yahudi, Yunanlı, köle kim olursa olsun herkesin Hz. İsa’ da bir olduğunu yazmıştır. Matta İncilinde (7.12) “kendine yapılamasını istediğin şeyi başkasına yap” denilmiştir. Daha sonra skolâstik felsefede hukukun kaynağının Tanrısal us değil Tanrısal irade olduğu kabul edilir. Bu Tanrısal irade yeryüzünde doğal olarak başta bulunan tarafından uygulanacaktır. Krallar ve din adamları çoğu zaman ortak davranarak bazen de çatışarak bu Tanrısal iradeden dünya nimetleri sağlamak yoluna gitmişlerdir. 

İşte, İngiltere’ de Magna Carta olayı tam bu sıralarda ve bu ortamda patlak verir. Tarihte kralın otoritesini sınırlayan, uyruklarının bir bölümüne de özgürlükler veren ve cezada yasallık ilkesini krala kabul ettiren anlaşma olması nedeniyle insan haklarının gelişiminde bir dönüm noktasıdır. 

Ortaçağı takip eden Rönesans ın ürünü olan Hümanizm insanı evrenin merkezi olarak kabul ederken dogmaların yerine şüpheyi koyan düşünce önem kazanmıştır. Bu ortamda burjuvazi gelişerek sosyal etkinliklerine paralel olarak aydınlıkçı felsefenin oluşumunda tarihsel yerini almıştır. Felsefedeki gelişmeler konu dışında oldukları için ele alınmayacaklardır. 

Ancak başarıya ulaşan ilk hareket olan Magna Carta’ dan sonra bir diğer başarılı eylem de 1525 yılında Alman Köylülerinin Alman Asillerine karşı elde ettikleri tarihte Suebya Maddeleri ya da Köylülerin 12 Maddesi olarak geçen haklar dilekçesidir. Buna göre köylüler kendi rahiplerini seçme, avlanma, orman ürünlerinden faydalanma, angaryanın azaltılması, ürünlerden makul ölçüde pay alma, miras gibi haklar elde etmişlerdir. 

1555 yılında yayınlanan 14 maddelik belgeyle ve Din Barışı adıyla halkın mezhep seçme özgürlüğü tanınır. 1598 yılında 28 maddeden oluşan Nantes Fermanı ile bu defa Fransa da mezhep seçme özgürlüğü kabul edilir. 

İngiltere’ de Magna Carta’ nın ekilen tohumları ilk meyvelerini 1628 deki Haklar Dilekçesi ve 1679 Habeas Corpus Yasası (Habeas Corpus Act) ile vermiştir. Magna Carta’ nın 39.maddesinde yer alan “hiçbir özgür kişi, kendi denklerinin hukuken geçerli bir hükmü ya da ülke yasalarının gerektirdiği durumlar dışında tutuklanamaz, hapse atılamaz, mallarından ve yasal haklarından yoksun bırakılamaz” biçimindeki hükme atfen kişi özgürlüklerinin çiğnenmesini önlemek için tutuklanmaların yasallığını, yargı kararına bağlanmıştır 

ABD Anayasası’ nda ve eyaletlerin temel yasalarında Magna Carta’ nın izlerini taşıyan düşünce ve cümlelere rastlamak mümkündür. Yasa ile bu hakların etkili kullanımını sağlamak amacıyla kesin kurallar konmuştur. Temel olarak, yargıç tarafından çıkarılan çağrılara (celp), tutukluların belli bir yere nakli ya da belli bir yerde bulundurulması ile ilgili yargı emirlerine tüm bürokrat ve soyluların uymasını, aksi halde cezalandırılmasını yasal hale getirir. Yine yasa başvuruların haksız yere reddedilmesi, adam kayrılması ve haksız yere davaların düşürülmesi ya da davaların haksız yere ertelenmesi kanun dışı sayılmaktadır. Ayrıca haksız uygulama nedeniyle zarara uğrayan tarafların şikayetinin suçluluk duyurusu için yeterli olacağı, suçun tekrarı halinde suçluların cezalandırılacağı belirtilir. Habeas Corpus günümüzde de İngiliz ve ABD hukuk sisteminde geçerlidir. Bu düşünce de sonunda, kapitalizmin gelişmesine paralel olarak insan hakları, milliyetçilik ve ulus-devletin de temeli olacaktır. 

Akılcılığı, deneyciliği, eleştiriyi öne çıkaran, insanın evreni akıl yoluyla kavrayabileceğini ve bu yolla bilgi ve mutluluğa kavuşacağını ileri süren düşünce sistemi olan Aydınlanma, Fransız Devrimi, onları izleyen ve bugüne kadar uzanan süreçte özgürlük, eşitlik, kardeşlik kavramları öne çıkmış, laisizm ve onun sonucunda çağdaş sivil topluma kadar uzanmıştır.. 

Bu süreçte Habeas Corpus’ u takip eden olayların ilki 1688-89 yıllarında İngiltere'de, soylular, din adamları ve Avam Kamarası tarafından hazırlanıp hükümdar William ve Mary'e sunulan Haklar Bildirisidir. (Bill of Rights). Toplam 25 maddeden oluşan bildiride iİlk 12 maddede ölen kral II.James'in yaptığı haksızlıklar dile getirilir .Sonra gelen 13 maddede istekler yer almıştır. İlk dört madde kralın parlamentodan onay almadan yasaları iptal etmesinin, bazı kişilerin yasadan muaf tutulmasının, özel mahkemeler kurulmasının ve parlamentonun onayı olmadan para toplanmasının kanun dışı olduğu belirtilmektedir.5.ci madde çok önemli bir madde olup modern hukukta yer alan dilekçe hakkını tanımlar. 

12 Haziran 1776 tarihinde yayınlanan Virginia Yurttaş Hakları Bildirisinin ilk maddesi “Tüm insanlar doğuştan eşit derecede özgür ve bağımsızdırlar” hükmü ile başlar ve 16 maddesi ile Haklar Bildirisini hazırlar. 

İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirisi (Déclaration Des Droits De L'Homme Et Du Citoyen) olarak da tanınan Fransız insan ve yurttaş hakları bildirisi Fransız ulusal meclisi tarafından hazırlanarak 26 ağustos 1789 tarihinde kabul ve ilan edilmiştir. Bildiri çağdaşlarının hiçbiri ile kıyaslanmayacak kadar büyük bir yankı uyandırmıştır. Bildiri Rönesans ve aydınlanma döneminin bütün düşüncelerinin özeti ve yansımasıdır. Burada liberal devlet, liberal ekonomi ve buna bağlı olarak bireysel girişim savunulur. Temel felsefesi akılcılık olan bildiride, pek çok çağdaş hukuk ilkesi yer alır. Bu bildiriyi diğer bildirilerden ayıran temel özellik ise, bildirinin evrensel ve anayasal nitelikte olmasıdır. Bildiri burjuva sınıfının soylulara ve din adamlarına karşı kazandığı kesin zaferin tescilidir. Bu nedenle de sosyalist düşünürler tarafından, devrim kan asaleti yerine para asaleti getirdiği için küçümsenecek; demokrasinin yerine zenginler yönetimi (plütokrasi) getirdiği için suçlanacaktır. 

Dünyanın ilk yazılı anayasası olan ABD Anayasası'nın, 15 Aralık 1791 yılında kabul edilen, ilk ek 10 maddesi Haklar Bildirisi (Bill of Rights) olarak tanınır . En önemli özelliği bu hakların anayasal haklar haline gelmesi ve kongrenin bu yasalara aykırı yasa çıkaramamasıdır. 

18.ci yüzyıl sonlarında doğal hukuka karşı tepkiler başladı.Davit Hume ve bazı bilim adamları doğal hakların kaos yaratacağını ileri sürüyorlardı. Doğal hukuk ve doğal haklar gerçek dışı ve metafizik kavramlar olarak görülüyordu. Bütün bu tepkilere rağmen doğal hukuk kavramını 20.ci yüzyıla taşıyan Kant'ın doğal hak düşüncesidir. Kant "Aklın biçimsel çerçevesi içinde, geçerli bir hak sistemi elde edileceğini" belirtmektedir. 

Fransız devrimiyle en yüksek noktasına varan politik ve ekonomik liberalizm düşüncesi, ne yazık ki kısa bir süre sonra halk kitlelerinde hayal kırıklıkları yaratmıştır. Ekonomik liberalizm beklenen zenginlikleri yaratamadığı gibi, politik liberalizm de (özgürlük, eşitlik) sağlayamamıştır.1848 devrimi bu hayal kırıklıklarının sonucudur. 

Bu dönemde Karl Marx, sosyalizmin kurucusu olarak gündeme girmektedir. Kapitalizmin alternatifi olarak ortaya çıkan sosyalizm ya da Marksizm, kapitalizmin özgürlük ve eşitliği sağlayamayacağını ileri sürmektedir. Marx' a göre alt yapı ekonomiktir, ancak üretim araçlarının kitlelere mal edilmesiyle sağlanacak ekonomik güç, politik eşitlik ve özgürlüğü sağlayacaktır. Bu düşünce 1917 Sovyet ve daha sonra Çin devriminin de temelini oluşturacak, Evrensel Bildirgede ekonomik, sosyal ve kültürel hakların yer almasını sağlayacaktır. Tepkiler 19 ve 20.ci yüzyılda da devam etti. Temel sav, hakların yarara dayandığı ve kültür ve çevre gibi değişkenlere göre değiştiği için doğal hakların var olamayacağı düşüncesidir. 

20.ci yüzyılın ilk yarısında doğal hukuk kavramı önemini yitirdi. Ancak doğal hukuk kavramı yerini insan hakları hukukuna bıraktı. Bu çıkışın nedeni doğal hukuk değil, insanların, tüm insanlar için geçerli ve insanların onurunu ya da değerini koruyacak ortak bir değer arama fikridir. İki dünya savaşında milyonlarca insanın ölmesi, yüz milyonlarca insanın sakat, aç ve sefil kalması; insanların tüm yasal haklarının çiğnenmesi, bu arayışın nedenleridir. Hakları çiğnenen hakların sosyal patlamalara neden olacağı fikri de diğer bir nedendir. Daha önemlisi savaştan bıkan ve korkan insanlığın kalıcı barışın insan haklarına saygı yoluyla sağlanabileceği düşüncesidir. Dinsel hukuk dogması yerine doğal hukuk dogmasının konulması, değişen ve gelişen toplumlara değişmez kurallar konmasının yanlışlığı insan hakları hukukunun temelidir. Bu hakların devletler üstü düzeylerde ele alınmasının temel nedeni ise bu hakları en geniş ölçüde ihlal edenlerin, bu hakları korumakla görevli devletler olmasındandır. 

F.D.Roosevelt'in 6 Ocak 1942 tarihinde Kongrede yaptığı konuşma tarihe Dört Özgürlük Konuşması olarak geçer. Bu evrensel bildiri öncesi çok önemli bir belgedir. "Güven altına almak istediğimiz gelecek günlerde, insanın dört temel özgürlüğü üzerine kurulmuş bir dünya bulacağımızı umuyoruz. Bu özgürlüğün ilki, dünyanın her yerinde konuşma ve ifade özgürlüğüdür. Bu özgürlüklerin ikincisi her yerde herkesin Tanrıya kendi istediği biçimde tapabilmesi özgürlüğüdür. 

Bu özgürlüklerin üçüncüsü, yokluktan kurtulma özgürlüğüdür. Bu, dünyanın her yerinde, her ulusa halkı için sağlıklı bir barış ortamını sağlayacak evrensel bir ekonomik yakınlaşmanın kurulması anlamına gelir. 

Bu özgürlüklerin dördüncüsü, endişeden kurtulma özgürlüğüdür. Bu, dünyanın her yanında her devletin komşusunu silah zoruyla istila edemeyecek duruma gelene değin sürdürülecek etkin ve genel bir silahsızlanma anlamına gelir." 

Ve nihayet 26 Haziran 1945 tarihinde imzalanan Birleşmiş Milletler Antlaşması ile, ikinci kez devletler üstü bir örgüt kurulur. Antlaşmanın başlangıç bölümünde ve bazı maddelerinde insan haklarından söz edilmektedir. Ancak insan haklarını sayılmamış ve içeriğini açıklanmamıştır. Daha sonra Bayan Roosevelt başkanlığına kurulan İnsan hakları komisyonu, bildirinin babası sayılan Fransız hukukçu René Cassin 'in büyük katkısıyla İnsan Hakları Evrensel Bidirisini hazırlamıştır. Bildiri 10 Aralık 1948 günü Birleşmiş Milletler' e üye 56 ülkeden 48 ülkenin oyuyla kabul edilmiş, sekiz ülke çekimser kalmıştır. 

Bildiri incelendiğinde, bildirinin o güne kadar çeşitli belgelerde yer alan bütün hakları kapsadığı gibi, bazı yeni hakları da ele aldığı görülür. Bildirinin başka bir özelliği de temelini doğal hukuktan değil, insan hakları hukukundan almış olmasıdır. Bildiri aydınlanmanın rasyonalizmi ve liberalizmin pragmatizmini, Sovyetlerin sosyalist düşüncesi ile bağdaştırmaya çalışmıştır. 

İlk 22 maddede klasik haklar, 22–28 maddelerinde ise ekonomik, sosyal ve kültürel haklar ele alınmıştır. Son iki madde ise hakların kullanımı ile ilgili genel kuraları belirler. Yeni haklar ilki, 13.cü maddenin a bendinde yer alan serbest dolaşım ve yerleşme hakkıdır. Maddenin uygulanabilmesi için devletlerin sınırlarını kaldırmaları gerekir. Bu nedenle bu hak, ütopik bir hak olarak tanımlanır. Yine başka bir yeni hak 14.cü maddede yer alan sığınma hakkıdır. Ekonomik, sosyal ve kültürel haklar arasında yeni haklar, Sosyal güvenlik, çalışma ve işsizlikten korunma, sendika, ücretli tatil, dinlenme, eğlenme ve sağlık gibi haklardır. 29.cu maddede hakların sınırları ve hakların yanında yer alan ödevler belirtilir.30.cu maddede ise bu hak ve özgürlüklerin, hak ve özgürlükleri yok etmek amacıyla kullanılamayacağı, yani özgürlük ve hakları yok etme özgürlüğü olmadığını açıkça belirtilir. 

Magna Carta’ nın değeri sadece İngiltere tarihinde bir dönüm noktası teşkil etmekle kalmayıp, bir özgürlük ve özerklik anlayışına yol açması, zamanla baskıya karşı bir simge ve mücadele bayrağı haline gelmesiyle tüm dünya tarihinde layık olduğu şerefli yeri almasıdır. Magna Carta kuşaklar boyunca özgürlüklerin güvencesi olarak yorumlanmıştır. 

Magna Carta nın önemi öncelikle Kralın da kanuna tabi olmayı kabul etmiş olmasıdır. Denilebilir ki bu Ber’ at sadece asiller sınıfına verilmiştir, o günün esas üreticisi olan çiftçilere hiçbir hak tanımamaktadır. Unutulmamalıdır ki, anlaşmanın bir tarafı olan asiller sınıfı daha sonra monarşinin sona ermesi demek olan parlamentonun bir kanadını oluşturacaklar ve şehirlerden başlayarak tüm halk yönetimde giderek söz sahibi olacaktır. Magna Carta bu oluşumun ilk adımıdır. 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 15
Toplam yorum
: 5
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 1004
Kayıt tarihi
: 30.03.11
 
 

Avusturya Lisesi ODTÜ Kimya MÜH., B.Sc.,M.SC. lastik ve plastik malzemelerin üretiminde yaklaşık 40 ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster