Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Ağustos '10

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
527
 

Mahalle kapısı

Mahalle kapısı
 

hikaye


Ben bu hikâyenin sahibi, bu satırların yazarı, bu diyarların gezgini, bilinen ile saklı kalmış tarihin zabiti, eski ile yeninin taciri, eşyanın banisi. Ben bu mahallenin çocuğu, cumbalı ahşap konağın oğlanı, demir parmaklıklı kapının kilidi, taş döşeli kaldırımların sek sek oyuncusu ve ben karşıki pencerenin saksı içinde gülü nazende Mihrimah’ın mahbubu.

Size ilginç gelebilecek bir hikâyem var benim. Şimdi size saat kaçtır diye sorsam akrep ile yelkovan arasından bana cevap vereceğinize eminim. Peki, zaman tarihin neresinde diye sorsam şimdi, elbette ayaklarınızın bastığı yerden, nefesinizin hala sıcaklığından ve canınızın kalbinizde attığı şimdiki anın saat ifadesinden bana cevap vereceksiniz. Bilmem hangi mayısın kaçı, sabahın dokuzuna on kala… Ya da hanginiz hangi zamanda bu yazıyı okuyorsa illa o zamanın ifadesi dökülecek dilinizden.

Bilir misiniz peki, benim için zaman sadece anlamaktan ibaret. Anladıklarım ile aynı zamanda yaşarım, henüz anlayamadıklarım bana çok uzaktadırlar. Ve geçmiş benim saatimde yoktur; benim için var olan ve yaşanan aslında yarın yeniden yaşanacak olandır. Zira iyi bakınız bana. Henüz bir düşünceyi kavrayamamışsam tarihin tozlu sayfalarında dillendirilmiş olan, biliniz ki benim için henüz o var olmamıştır. Belki şu tozlu taşlardan her iniş çıkışlarda biz zamanlar dillendirilmiş olan düşünceler demek ki bana sirayet etmemiştir henüz. O yüzden o düşüncelerin bana akmasını beklemekteyim; saatimin onları bana ayarlamasını umarak. Bu yüzden benim saatim tarihin bir anlık ifadesinden ziyade düşünce tarihinin bir ömürlük kavranmasından geçmektedir. Onun içindir ki zaman içinde yolculuk benim için yürümek gibidir sahilde ve zamanın gerçek şahitleri ile oturup konuşmak benim asıl suretimdir bu gelip geçici dünyada.

Öyleyse siz bana şuan saat kaçtır diye sorsanız, aklımda her ne varsa, işte zaman budur diye cevap veririm size: Vakit İstanbul’un aşk ile yeniden tanıştığı ve aşkını insan suretinden eşya ile cismanileştirdiği ve kıyamete kadar ebedileştirdiği vakittir şimdi. Çünkü az önce yeni bir hikâye öğrendim İstanbul’a dair. Birazdan sizinle de paylaşacağım fakat önce biraz daha kendimden bahsetme niyetindeyim.

Ne zaman doğduğumun önemi artık değişik ifadelerle belirtilebileceği için o mevzuya girmeyelim ama bu mahallede, Valide-i Atik mahallesinde, Üsküdar’ın Bağlarbaşı’sında görmüş olmalı gözlerim ilk kez yeryüzünün imgelerini. Göreceğiniz üzere mahallenin bir konağında yaşamaktayım; üç katlı, girişte küçük bir avlusu bulunan, avlunun kapısı açılır açılmaz mahallenin ismini aldığı Valide-i Atik Nur Banu Camiinin ezan sesleri içeri doluşmakta.

Evimiz pek kalabalık olmadı nedense. Gireni ile çıkanı çoktu ama nedense herkesi aynı anda koynunda uyutmaya vakıf olamayan küçük köşkümüz, daha çok Salı akşamları babamın eve topladığı cami cemaatinin yatsı namazı sonrası sohbetleri ve anemin de Cuma günleri Cuma namazından sonraki hanımlar sohbetleri ile dolup taşardı. Bereket ki babamın karşıda ki sarayda iyi bir memuriyeti olması sebebiyle bütün bu gelenlerin şerbetinden kahvelerine, etli ekmeklerinden ballı sütlerine kadar bütün ikramları kusursuz olup, evimize ağır bir parasal yük getirmemekteydi.

Ama bunların bilesiniz ki bende pek bir mühim özelliği yoktur. Ben daha çok delikanlılık çağlarımda Mihrimah’a olan ilgim ile farkına varmışımdır mahalle, ev ve cami arasındaki dünyamın boyutlarına. Daha ilk görüşte diye başlayan aşk hikâyelerinde olduğu gibi bende de aynı yollu cümleler kurmak mümkündür bu aşkın içime süratle düşüşüne. Bin bir gece masallarından misal vermek ve Mecnun’un Leyla’sına olsan visaline ermek gibi çok ulvi bir nitelikte olmasa da aşkım bendeki de herkeste olduğu kadar bir delikanlının iç yangınıyla başladı ve öylece de devam etti. O dönemler bilirsiniz kadının kamusal alana izinsiz çıkışı, bir milletin habersiz başka bir milletin sınırlarını ihlal edip oraya otağını kurması gibi bir suç ile karşılanmakta idi. Ama yine de bir yolunu bulup Mihrimah ile sizin tabiriniz ile üç-beş dakikalık görüşmelerimiz olmuştur. Benim için bu görüşme anları ömürlüktür: Zira benden önceki insanlığın yaşadığı ve deneyimlediği aşkın halleri üzerine kurulu medeniyeti tanıma fırsatını buluyordum bu görüşme anlarında.

Kimi zaman Mihrimah ile mahallemizin üst girişinde bulunan çeşmenin önünde buluşurduk. Burası nispeten daha güvenli bir yerdi. Bahanemiz de hazırdı; suya gelmiştik ikimiz de ve beklerken bakır güğümlerimizin dolmasını işte tam da o anda üç-beş dakikalık yani bir ömürlük konuştuklarımız olurdu. Aslında bizim konuşmalarımız tahmin edileceği üzere belli konular etrafında geçmeli diye düşünülebilir. Fakat öyle olmuyordu. Ben onun kara gözlerini ve kaşlarını sadece onun yüzünde anlatamıyordum, içimden gelen yoğun bir baskı üzere bildiğim ile aklımın bilmek için bocaladıkları arasında sevdiğime diller dökmekteydim. Bazen felsefe, siyaset bazen de toplumsal adalet benim aşkımın Mihrimah’taki yansıması yani ona olan sevgimin ezeli ifadesiydi. Bir de modernliğin bir çeşme başına sıkışıp kalmış ve mahallemizin büyük kapısından içeriye bir türlü girememiş hasbıhalleri içimin yangınlarına kor gibi harlar üflemekteydi.


***

Yağmura rağmen avlu kapısından hızla dışarı çıktım. Daha sokağa yeni adım atmıştım ki ayaklarımın tabanında soğuk bir ıslaklık hissettim. Ve çok geçmeden omuzlarımdan eski bir konağın yıllardır tamir görmemiş çatısı gibi bütün yağmur suları içime işlemeye başlamıştı. Astarım şimdi oluk görevini üstlenerek yağmuru sıcak tenime yangına koşan tulumbacıların mahallemizin arka sokaklarından geçerken çıkardıkları hey hu hey hu seslerini andıran bir coşkunluğu gibi ateşime taşımaktaydı.

Yağmur şiddetini artırdıkça ben de adımlarımın hızını ve sayısını artırarak iskeleye varmak için daha bir güç harcamaktaydım. Ve nihayet Mihrimah Sultan Camii’nin avlusuna kendimi yağmurdan boğulmamış olarak atabildim. Geldim gelmesine amma Çavuş dereden geçerken bulanık suların önünde boğaza kadar sürükleneceğimden baya korktum. Bir müddet cami avlusundaki soğuk taşların üzerine oturarak henüz Avrupa kıyılarını örtmeye muvaffak olamamış sisin arasından İstanbul’un öteki yüzünü seyre koyuldum.

Ne kadar çok şey öğretti bana bu şehir. İnsana selam vermeden, bir merhabanın insanı güvenli ve emin kılmasından ve en büyük sorunların bile kabullenildiğinde nasıl da birden hallolduğunu. Kim bilir daha diğer bilmediklerimi de ne zaman ve nasıl söyleyecek bana. Ben ki zamana hükmetmeyi zamanı saatimin organlarına zincirli tutmaktan kurtardım öyleyse zamana hâkim olmak için onu içime almasını da tam olarak öğrenmem gerekmektedir.

Şimdi İstanbul’un Avrupa yakasına bakarken “düşünüyorum o halde varım” diyen felsefenin ben de ilk izlerini anımsıyorum. Yıl sanırım 1640’lı yıllardı. Fransa’nın zengin bir muhitinde karanlık bir kahvenin içinde siyah giysili birkaç adam oturmuş hepsinin kellesinin üstünden yükselen dumanın altında hararetli konuşmaktaydılar. Elimde bir bardak çay ben de boş bir sandalyeye, onların yanına oturdum. Burada adet olmalı ki sanırım selamımı bir baş eğmesiyle aldılar.

“Şimdi işe başlıyorum. Etrafımda çeşitli biçim ve renklerde pek çok nesne var.

Ben bunları nasıl ve ne şekilde görüyorsam, onlar da öyle mi olmalı? Örneğin şu tek avucuma sığacak kadar hacimli kırmızı bir elma görüyorum. O, gerçekten mevcut mu? Mevcutsa o boyutta ve o renkte mi?”

Bu sözler Descartes’e aitti. Konuya öyle bir yerden girmiş olmalı ki diğer dumanlı başlar da benim gibi susmuş, Ararat’ın beyaz sakallı halini andır gibi dik durmaya çalışarak onu dinliyorduk. O ise hiddetli sesini sükûnete erdirircesine;

“Nitekim duyularımın beni sık sık yanılttığını bilirim. Bazen halının üzerinde bir kalem görürüm, sonra anlarım ki o, halının deseniymiş. Bunun gibi bir sesi başka bir şeyin sesi sanırım. Demek ki duyulara güven duymamalıyım. Ben herkesi kendim gibi düşünen, gören ve duyan birileri olduğunu kabul etmişim. Ama ya onlar öyle değilse. Etrafımdaki eşyalar ve insanlar gibi kendi varlığım bile şüpheli. O zaman geriye ne kaldı? İlk anda geriye hiçbir şey kalmamış gibi görünüyor. Ama galiba bir şey var. Bu öyle bir şey ki artık ondan şüphe edemem. Bu şey, benim için kesin diyeceğim bir bilgidir. İlginç olan durum, bu kesin bilgim benim kendi şüphemden oluştu. Şüphe ettiğim zaman boyunca, kendisinden şüphe edemeyeceğim şey nedir? Elbette bu, şüphe etmekte olmamdır. Peki, şüphe etmek nedir? Hiç tartışmasız söyleyebilirim: Düşünmektir. Yani şüphe etmek düşünmek demektir.”

İşte beni de diğerleri gibi hayrete sokan bu cümleler içime öyle bir işlemişti ki varlığım düşüncelerimin sınırlarına kadar gidebilirdi diye düşündüm. Daha sonra bu düşünüşe sahip olmamın aslında daha çok var olmak için olduğunu da anladım. Birden yanıma Peyami Safa’nın geldiğini gördüm. Gelip gelmediğinden şüphe duydumsa da İstanbul’un beyefendisi yanıma oturdu. Yine şık giysileri içinde. Elinde bir tomar kâğıt, bana doğru uzattı. “fazla düşünme, İstanbul’un iki yakasını bir araya getirmen imkânsız” dedi. Ve yeni yazdığı romanının kahramanı Ferit’i takdim etti bana. “Düşüncelerin maddeyi anlamda ve ayırt etmede sana nereye kadar yardım edecektir? Peki, düşündüklerine dair hislerin var mı? Hissedebiliyor musun? Aşkı düşüne biliyor musun?” Şimdi aklım zamanın kelepçesine iyice takılmış vaziyette bütün özelliğimi kaybetmek üzereydim. Ferit’in hayata bu yaklaşımı beni daha bir canlı kıldı. Caminin avlusunda yağmuru düşünüyordum ve aynı zamanda ıslandığımı da hissediyordum. Hissettiğim kadar ıslak düşündüğüm kadar da üşümüştüm. Madde ile mana bende bir alev gibi sıcaklık oluşturdu, alnımdan ter damlacıkları daha yere düşmeden buhar olmaya başladı.

Tabii ki Ferit benimle aynı düşüncede değildi. Kendisi pozitivistti. Ben ise o kadar modern olamamıştım o günlerde. Hayatın maddi hazlarına olan derin saygısı, kaldığı pansiyonun hizmetçisi Fatma ile süren hazlanma serüvenleri onun en belirgin özelliğiydi. Var olmak, insanın başına bu dakikada gelebilecek en büyük bela olmalıydı diye düşündüm. Zira Dostoyevski ve Turganyev’de “biliyorum o halde varım” düşüncesi etkisinde nihilist bir tavra bürünmüşlerdi. İnsan varlığını bilimsel ifade için bu kadar söz söylemeye ne gerek vardı? Vardık işte, her şeyimizle ortadayız. Kendimiz kendimize ispat iken ispatın suretine yapılacak gerçeklemeye ne gerek vardı?

Ferit ile çok fazla görüşmedik ama sonraları hakkında çok konuşulduğunu duydum. O karşımıza ruh arayışı içinde olan bir roman kahramanı olarak yeniden çıkmıştı Matmazel Noralya’nın Koltuğunda. Zaten tanıdığın birçok ahbabımın ilerde karşıma bir kitabın sayfaları arasından yeniden gözükmesi bende kendi gerçekliğimin sürekli olarak sorgulanmasına zemin oluşturmuştur. Neden dimağıma bir şimşek gibi düşen her bir yorumun sahibi ilerde bir gün muhakkak karşıma ciltli kâğıtların satırları arasından yeniden merhaba diyordu ki? Sanırım gerçek ile hayal arasında bu kadar yakınlaşmak beni daha bir soyutluyordu var olandan.

- Ferit de Bazarov’un yolunda! Bu sözlerin sahibi yanıma ne zaman geldiğini bilmediğim ve siyahların içinde siyah gözleri ile benden ziyade etrafa bakan Mihrimah Sultan Camiinin avlusunda Mihrimah’tan başkası değildi. – Peyami Safa Türk modernleşmesinin an be an yaşandığı sosyal krizlerini anlatmak için Turganyev’in Bazarov kahramanını bizim toplumsal sorunlarımızın ortasında Ferit olarak ortaya çıkardı. Nihilizm belki de bir toplumun 19. Asra girerken modernlik adına başvurduğu bir akım olarak yeniden gün yüzüne çıkıyordu.

Mihrimah’ın bu konularda benimle daha önce hiç konuştuğunu hatırlamıyorum. Zaten iki-üç dakikalık konuşmalarımız ruhlarımızın sevgiye olan hasretiyle kavrulurken böylesi toplumsal konulara mazeretli olarak değinmeye fırsatımız olmamıştı. Bazarov ile tanışıklığım vardı; bir Rus köyünde soğuk bir kış gününün öğle saatinde dinlenmek için oturduğum köy kahvesinde ondan çok konuşulduğunu işitmiştim. Sıklıkla duyduğum bu isim hakkında biraz bilgi topladığımda onun geçmişin manevi değerlerinden, insanın kalbi hislerinden sıyrılan ve bütün bir insan ömrünün varlığını bilimsel bilgi ile elde edilebilecek olan materyal bir anlayış ile yaşadığını ve bunu da Rus toplumuna dayatmak için giriştiği bireysel mücadelesini duymuştum. Yanılmıyorsam bir de öğrencisi vardı: Arkadiy, kendisi ondan daha da nihilist bir anlayışla “hiçbir prensibi araştırmaksızın benimsemeyen” kişi olarak ün yapmıştı.

- Hepsi bir tarafa, dedi Mihrimah, yağmuru dinlesene, Selim’in tambura verdiği hayat gibi yağıyor değil mi? Aklım ziyadesiyle yanımda duran ve gölge misali benliğimi örtmeye başlayan sevgilimin emsalsiz varlığıyla dolmuştu. Benim için ne zaman, ne mekân ne de kavramların bir önemi kalmamıştı. O yanımdayken başka bir şey nasıl düşünebilirdim ki?

Haklısın, dedim, ıslak kelimelerimle. Gözlerim sanki Üsküdar’ın sahilini usulca okşayan denizin dalgaları gibi ağlamakla gülmek arasında gidip geliyordu. Sinan da böyle mi hissetmiştir, dedim Mihrimah’ıma. Elbette, dedi. Yoksa İstanbul’u bu kadar güzel nasıl süsleyebilirdi? Karşılıksız aşk insanın hüneriyle birleşti mi mutlaka yeni bir beden de can buluyor. Öyle ki bu yeni bedenler artık bir insan canını taşıyan tenimiz değil, sanat diye tanımlanan yapıların kimliğini besliyor.

- Şarkta garpta yetişmiş meşahirin muhalled eserleri tedkik edilince görülür ki her biri, her yazdığı eserinde mutlaka bir gaye takip etmiştir. Demek ki sanat mutlak değildir. Mademki “sanat sanat içindir” düsturunun ortaya atılmasına rağmen hiçbir edip, hiçbir şair bir maksad gözetmekten kendisini kurtaramıyor, o halde; bu dütur artık iflas etmiş demektir. Bu sözlerin sahibi yanımızdan hızla geçip ikindi namazı için camiye giren Mehmet Akif’ten başkası değildi.

Akif’in arkasından bakarken Mihrimah’ın bu sözleri ile neyi kastettiğini anlamıştım. Zira şuan avlusunda bulunduğumuz cami Mimar Sinan’ın insani bir aşkının sanatsal yansımasının bir ürünüydü. Bunu bir gece Sinan’ın çalışma odasında çizimlerini yaparken döktüğü gözyaşlarının sebebini kendisine anlatırken duymuştum. Her şey, diye başlamıştı utana sıkıla sözlerine.

- Evet, her şey Padişahımın, Sultanımın, Efendimin, Kanuni Süleyman’ın küçük kızı Mihrimah’ı Topkapı eteklerinde, Gülhane yokuşunda görmemle başlamıştı, dedi, Mimar Sinan. Hikayenin devamında, Sinan, Mihrimah’a gönlünü kaptırınca padişahtan ister. Ama padişah kızını Diyarbakır valisi Rüstem Paşa ile evlendirir. Mimar Sinan o derece derin bir tutku ile aşık olduğu Mihrimah Sultan’a kavuşamamıştır fakat o’na olan aşkını olanca güzelliğiyle sanatına yansıtmıştır. İstanbul’un en güzel yerlerinden birine Üsküdar’a Mihrimah Sultan adına bir cami yapması istenir kendisinden.1540 yılında inşa etmeye başladığı cami’yi 1548 yılında tamamlar. Cami inşa edilirken bir yandan kendi aşkını anlatır hiç şüphesiz ve eserine sanki “eteklerini giymiş bir kadın” siluetini verir ayrıca cami için mimari olarak esinlendiği örnek aldığı yer ise bir başka aşka kutsal bir aşka adanmış bir şaheserdir; Ayasofya…

Bahsi geçen bu cami 2 Minareli olup padişah fermanı ile yaptırılan bir eserdir ama Sinan’ın söyleyecekleri bununla bitmemiş olacak ki bu eserden 14 yıl sonra o güne kadar ilk defa padişah fermanı olmaksızın Edirnekapı da surların yakınına pek kimsenin ilgilenmediği ıssız yalnız ama İstanbul’ un en yüksek tepesi olan bir yere sanki aşkının gizli ıssız ve yalnızlığını ama bir o kadar büyüklüğünü haykırmak istermişçesine ikinci bir eser yapmaya koyulur…. Mihrimah Sultan’a ithafen…

Derler ki; cami Mihrimah sultanın o duru, gösterişsiz ve bir o kadar asil güzelliğine istinaden küçücüktür ve sadece 38 mt bir minareye sahiptir. Bir adet incecik kubbesinin üzerindeki 161 pencere ise iç güzelliğinin ne kadar aydınlık ve berrak olduğunu temsil eder bu sayede gün ışığının her köşede adeta dans ettiği kadınsı edalı (o tarihte bu açıklıktaki ve bu kalınlıktaki bir kubbeye o kadar pencere dünya üzerinde sadece Mimar Sinan tarafından yapılabilirdi) cami içindeki pandantiflerde ve minare kenarlarındaki upuzun işlemelerde de Mihrimah Sultan'ın o çok güzel ayak topuklarını döven upuzun saçları tasvir edilmiştir.

Ve yine denir ki Mihrimah Sultan’ın statüsü iki minareli cami yaptırmaya yetmesine rağmen yalnızlığını simgelemesi anlamında tek minareli yapılmıştır bu cami. Ama Sinan aşk‘ını öyle sihirli bir tılsımla mühürlemiştir ki bu sırra şaşırmamak o sevdaların naifliğine imrenmemek elde değil. Sinan Usta'nın aşk'ının vesikasıdır sanki iki caminin de yeri özenle seçilmiştir. Güneşin doğum ve batım yerleri tespit edilerek yapılmış camilerdir. Edirnekapı’daki Mihrimah Sultan Camii’ni aynı anda görebileceğiniz bir yer tespit edin. Günbatımında (elbette yılın sadece bir gününde ki o gün 21 Mart gece ile günün birbirine eşit olarak kavuştuğu gün’dür daha enteresanı o gün Mihrimah Sultan’ın doğum günüdür) göreceğiniz muhteşem manzara şudur: Edirnekapı Camii’nin tek minaresinin arkasından güneş batarken Üsküdar’daki caminin minareleri arasından ay doğmaktadır.

Aşkın rengi asıl kendini bu camilerin mimari özelliklerinde bulur. Zira çünkü Mihrimah ismi “ay” ve “güneş” anlamına gelmektedir. Yirmi mart gün dönümünde Topkapı tarafında ki caminin tek minaresi üzerinden güneş batarken aynı doğrultudaki Üsküdar’da sahilde yer alan bu caminin iki minaresi arasında ay doğmaktadır. İşte aşkı sanata böylesine nakış gibi dokuyan bir anlayış ve onun eseri.

Bu hikâyeyi ikimizde birbirimize bir kez daha anlattık. Kim bilir kaçıncı kez bu avluda bu aşk hikâyesini anlatıyorduk birbirimize. Sıkılmadan usanmadan ve bıkmadan aynı aşkı her defasında daha başka bir heyecan ile aktarıyorduk birbirimize. Ben, böyle bir aşkın izlerini takip edebildiğim için kendimi Mihrimah’a karşı daha sevimli hissederken O da sanırım benden bir eser bekleyen manalarla bir bana bir de denize bakıyordu.


Valide-atik mahallesinin en güzel tarafı insana derin bir huzur veren sessizliği, bu sessizliğin içinde yüklü olan anlayıştadır. Kimse diğerini incitmemek için gün ortasında bile sokakta yürürken yüksek sele konuşmaz, hatta hapşırırken bir köşede sessizce hapşırarak kundaktaki bebeği, yatağındaki hastayı incitmezdi. Mahalle sakinleri sanki ezelden birbirini tanır, dünya öncesinde aynı yerden geldikleri gibi öldüklerinde de cennette buluşmak niyetlerindedirler. Bunun için mahallenin ahengini bozacak her türlü sakıncadan uzak dururlar. Geleneklerine bağlı olan bu mahalle değişime uymaktan çok değişimi kendine uyarlamayı tercih etmiş ortak bir insan topluluğunu andırmaktadır.

Bu mahallede her şey sanki insan için ince detaylarına kadar tasarlanıp üretilmiştir. Evlerin dış avlularının sokağa açılan kapılarının konumu, sokak taşlarının özenli yerleştirilerek yağmur sularının avlulara girişini engelleyen kirişlerin tasarlanması, duvarların dört-beş ve altıgen şekillerdeki taş kesimleri, mahallenin ana sokağına çaprazlama giren ara sokaklar –ki bunlar çıkmaz sokaklardır- her bir çatı damının hemen kenarına denk düşen meşe ağaçları, mahalle çeşmesi ve tabii ki benim için çok önemli yeri olan mahallenin oyma taşlarla çevrili demir kapısı. O kapıdan içeri girince günün bütün yorgunluğunu geride bıraktığımı her defasında anımsarım. Zira benim gibi zaman mekan tanımayan bir seyyahın yolculukları öyle rahat geçmemektedir. Öğrendiğim her bir kavram için tarihin içinde kendimin de alıkoyamadığım bir serüvene çıkmam beni oldukça yormakta, her öğrendiğime kendimden de bir şeyler katma hevesim tanıştığım insanların düşüncelerini insanlara aktarma isteğiyle karşılaşınca dilimin bağı çözülmekte ve uzun bir sohbetin içinde kendimi bulmaktayım. Bu yolculuklarımda kah dinleyen olmaktayım; kulağımın ilk defa duyduğu insan ve hayatına dair felsefe karışımı bilgileri yaşadığım bu mahallenin kapısının içindeki dünyam ile kıyaslamaktayım kah zamanın birinde öğrendiğim bir düşünceyi yeni tanıştığım insanlara anlatmanın sonsuz telaşı ve zevki içindeyim.

Bizim mahallenin kapısı öyle oyma işçiliğinden veya sahip olduğu maddesel niteliğinden değerli değildir benim gözümde. Mesela İshak Paşa Sarayı’nın bir som altın kapısı vardır ki Ruslar bin dokuz yüz on yedi yılında kapıyı Moskova’ya götürmek için neredeyse bir birlik askeri seferber etmişlerdi. Şükür ki bizim mahallenin kapısı sahip olduğu bendeki manevi değeriyle henüz piyasada pek değer görmüyor.

Bu mahallenin en önemli özelliği sürekli yenilenen bir yapısının olmasıdır. Bu özellik ona sanki yaşayan bir canlı insan hüviyetini vermektedir. İnsan için yapılmış bir eser insana dair ihtiyaçlara cevap verebildiği ölçüde tarihi var edebilmektedir. Şu taşların sokağın zeminine dizilişine her dikkat ettiğimde Fecr-i Ati topluluğunun ülkemiz sınırları içine ithal etmeye çalıştığı “sanat için sanat” anlayışının ne kadar da geçersiz olduğunu görmekteyim. Zira mahallenin kadınlarının sokağa çıktığı zamanlarda onların narin yürüyüşlerini engellememeleri için özenle tek tek yerleştirilmiş bu taşlar, üzerlerine ayak basan her yaştan kadınların bir servi gibi salınmalarını sağlayan özelliktedir. Elbette benim biricik sevgilim Mihrimah da mahallenin yukarı sokaklarından çeşmeye doğru inerken İstanbul’un bütün servileri boğazdan su içmeye iner gibi bir endam ile yürümekte, gölgesi kadar sessiz, yağmur kadar akışkan bir hüviyete bürünmektedir.

Çeşmeye eğilip bir avuç su içeceğim sırada Naim Efendi’nin sesini duydum. Konaktaki eşrafından yakınmakta bu yeni nesil evelallah korkarım ki bizim sonumuzu getirecektir. Nerde bulurlar bu yeni adetleri, Pera’ya geçmeye dursunlar akşama eve geldiklerinde bir haller oluyor bunlara; kılık, kıyafet, edep, adap her şey o gavurlar gibi diyerek mahalle kahvesindekilerle dertleşiyor. Naim Efendi aslen Cihangir’deki koca konakta üç nesil bir arada, geniş bir aile kitlesiyle yaşamakta ve konağın da en yaşlısıdır. Ne zaman evdekilerle sorunlar yaşasa bizim mahalleye atar kendini ve yeni neslin geçmişten kopukluğunu, kendi kültürüne yabancılaşmasını, kendi kültürünü bilmediğini bunun yanında da Batı medeniyetinin tesiri altında kimliksiz, kişiliksiz bir şekilde büyüdüğünü dertli dertli anlatarak içini boşaltır. Aslında anlattığı kendisinin öz oğulları ve torunlarından başkası da değildir.

Bazen Naim Efendi pazaryerinde ki kahvede de aynı mevzuya dalınca Hakkı Celis onun bu sözlerine dayanamaz ve geçmişin her şeyi ile değil de sağlam unsurları ile alınarak yeni olan ile birleştirilmesi gerekir diye özetler düşüncelerini. Zira benim için hiçbir şey geriye dönmekten daha fena değildir diyerek tamamlar ve adeta Naim Efendiye herkesin içinde karşı çıkar. Ben bu tartışmalara çok defa rast geldim. Her defasında sesler gürleşir, hiddet ile taraflar ayağa kalkar ve etraflarından taraf bulmak için konuşmalarını karşısındakine değil de kahvedekilere yönelerek yapar. Fakat bir üzüntüye sebep olmadan da ve kimsenin fikrinde bir değişiklik etkisi bırakmadan ikindi ezanıyla birlikte kahveden ayrılırlar.

II. meşrutiyetten sonra, sıcak bir temmuz akşamında Bayezit’teki Sabuncular yokuşunda iç avluda yer alan bir kahvehaneye girdim. Niyetim biraz soluklanmak ve önce Fatih’e oradan da Haliç sırtlarından Cendere deresi boyunca çıkarak bir dostuma gitmekti. Avluda ki kalabalık dikkatimi çekti, çünkü yıkılan geleneğin karşısında yeni kurulan bir devletin durumuna dair bir sohbet beni de içine çekivermişti.

Bol köpüklü kahvelerin höpürt diye yudumlandığı doğal bir terennüm eşliğinde Halide Edip söze başladı: Temmuz ayında ihtilal oldu. Kör bir öfke borası gibi esti. Yüzyılların kurduğu kuralların köklerini söktü. Ağaç devirir gibi zalim devirdi. Sosyal ve siyasi düzen intizamı alt üst etti. Öyle bir kargaşalık oldu ki, kim kimdir, ne nedir, ayırt edilemez oldu, diyordu. Edip’in bu sözleri öyle sıcak bir üslup ile dudaklarından çıkmıştı ki kahvelerimizin soğuduğunu hissettik. Ve sonra söze Yakup Kadri girdi: İstanbul’da konak hayatı birden bire köşk hayatına intikal ediverdi. Ne yaşayışın, ne düşünüşün, ne giyinişin üslubu kaldı; her şey gelenek dışına çıktı; her beyni tatsız ve soysuz bir Atnuvo ve bir Rokoko merakı sardı; binalarımız, eşyalarımız, elbiselerimiz gibi ahlakımız, terbiyemiz de rokokolaştı.

Yakup Kadri bu sözleri söylerken ben 16. Yüzyıl İstanbul’una hayali bir seyir yaptım. Evet, ne kadar da değişmişti şeklimiz ve çevremizi algılayışımız. Sanki eski kıyafetlerimizi çıkartıp yerine alafranga giysilere bürününce kimlik ve kişiliklerimiz de değişmişti. Bu değişimi tıp ki Naim Efendinin konağında gördüğüm gibi aynı şekilde bizim Ali Rıza Beyin evinde de gördüm. Ali Rıza Bey geleneğin değişimine direnirken özellikle eşi Hayriye Hanım ve kızları Leyla ve Necla ile evinin içine kadar giren değişim karşısında ne zor günler yaşamıştı şu İstanbul’da. Öyle ki bu Sabuncular yokuşunda Tahtakale’ye dönen yol ayrımında ki kahvehanede en hüzünlü sözü Sütlüce mahallesinin Sinekli Bakkalının sahibi İmam Efendiden geldi Ali Rıza Afendi’ye: Babasınız, çocuklarınız var, paranız yok değil mi? Evlatlarınız ahir ömrünüzde size feci bir Yaprak Dökümü manzarası seyrettirmekten gayri saadet vermezler. Bu sözler o kadar keskin bir dil ile söylenmişti ki artık oradan çıkmam gerektiğini anladım. Avlu kapısından çıkarken en son gözümde kıpkırmızı yüzünden sakallarına doğru süzülen yaşlara titrek parmakları ile dokunamayan Ali Rıza Efendi’nin hali kalmıştı ki onun çaresiz ama son bir ümit dolu sesini işittim. Ben eski bir insanım. Anlaşmamıza imkân yok. İnsanların paradan başka şeylerle de mesut olacaklarına inanarak yaşadım. O kanaatle öleceğim. Ben tahta kaleye inerken bu sözlerin sahibi hızlı adımlarla ters istikamete gidiyordu.

Bizim mahalleyi sevmemin nedeni buydu sanırım. Özellikle mahallemizin kapısı sanki bir kale suru gibi mahallemizin yıllarca bir arada insanları tarafından oluşturulan geleneklerini koruyan bir bekçiydi. Yabancı olan içeri giremezdi. Farklı olan bizi işgal edemezdi. Ne çocuklarımızın zihni yapısına zarar verecek olan bir söz, bir davranış veya bir kültürel imge mahalle sınırlarını ihlal edemezdi. Daha ilk adımında kapanıverirdi mahallemizin kapısı ve geçit vermezdi ona.

Bütün mesele milli olanın yeniden hayatımıza geçirilmesi sorunuydu. İstanbul tarihinin en buhranlı günlerini yaşarken ne Tanzimat ne meşrutiyet hiç biri de şu yalılar ile Anadolu’nun kerpiç evleri arasında bir bağ oluşturamamıştı. Medeni olmak, var olmak, kimlik sahibi olmak, birey ve toplum ahengini oluşturmak, toplum ve devleti iç içe yerleştirmek… Adalet, eşitlik, özgürlük, haklar, kardeşlik… Genç Osmanlılar ile başlayan bu kavram ithali sadece bir kavram ithali değil aynı zamanda bir yaşam ithaliydi. Yeni bir kültür, yeni bir hayat, yeni bir şekil ithal etmek demekti.

Hava kararmışken Eminönü sahilinde iskelede Mehmet Akif’i gördüm. Az önce aklımdan geçenleri kendisiyle de paylaştım. Her zamanki soğukkanlı tavrı ile yüzüme baktı ve uygarlıkların yükselişi, bütün kurum ve unsurlarıyla birliktedir. Adil ve ufuklu bir devlet başkanı, şair, bilgin, bilge, mimar, musikişinas, hattat gibi insanlar uygarlıkla birlikte yücelir ve uygarlığı yüceltir.

- Yıkılan yurduma cennet diyemem, mazurum,

Hani mamure? Harabeyle neydi benim zorum?

Heybe sırtında, “adalet” dilenirken millet,

Müsterih olmanın imkânı mı var, insaf et?

Akif’in sözleri vapurdaki herkesi öylesine etkilemiş olacak ki motorlar bile sessizliğe bürünerek vardık Üsküdar sahiline.


***

Sabah erkenden kuş cıvıltıları arasında uyandım. Henüz hava yeni aydınlanmakta, güneş Topkapı Sarayı’nın altın kaplı kubbelerinde can bulmaya başlamışken mahallemizde ki evlerin çatılarında ötüşen minik serçeler bizi ezana uyandırmakta. Bu mahallenin en önemli özelliği demiştim; insana dair ve insan ile barışık bir yapısının her köşesinde kendini hissettiriyor olmasındandır. Çünkü evlerin çoğunu yapan Ahmet Efendi bir keresinde şöyle demişti: İçine bir ömür sığdırılan evin bütün bir hayatı da kendi içine alabilmesi gerekir. Onun için her taşı iyi seçmeli; taş ile ahşap kısımların uyumunu sağlamalı ve insana huzur veren bir yapı ortaya çıkarmalıdır. Sanırım bunun için çatının alt kısımlarına sabah namazına kuş sesiyle uyanmak ve o huzuru yakalayabilmek için kuş yuvalarını yapmışlardı. Ben daha sonra bu uygulamayı, yani çatı altına kuş yuvalarının yapılmasını birçok şehirde gördüm. Özellikle Safranbolu bu özelliği mimariye adeta olmazsa olmaz olarak eklemiş. Bizim mahallede ki evlerde en çok üç yuva bulunurken oradakilerde onu geçen yuvalar eklenmiş.

Kuşlar, dedi Mihrimah öğlene doğru sahile inerken, bizim için zamanı öterler aslında. Zaman insan için oldukça önemlidir, hele günde beş vakit yetişmesi gereken bir görüşmesi olan Müslümanlar için daha da önemlidir. Bu yüzden Batı’nın el yapımı saatleri Ortadoğu’da en paha biçilmez fiyatlarla alıcı bulmuştur. Zaman batı’da tükenmişliğe, sonluluğa akarken ve bu yüzden gününü gün et anlayışı yaşam şeklini alırken Doğu’da ise zaman sonsuzluğa akmakta ve insanı her anını kendinden ve çevresinden unutmadan yaşaması gerektiği bir sosyal çevre içine dâhil etmektedir. Bireysel farklılaşma Batı’nın yelkovanının istikameti iken Doğu’da ise ait olma yegâne yön olagelmiştir. İşte bu yüzden kuş sesiyle başlayan bir sabah o güne dair yaşanması gereken toplumsal bir huzurun ilk işaretidir.

İşte bu sözleri söyledikten sonra elimin içine bir kese tutuşturdu aniden. Şimdi açma, dedi Mihrimah ve rüzgârı omzuna alıp mahalleye doğru hareket etti. Elimin içinde onun minik kalbi gibi çın çın sesler çıkaran ve adeta bir kalp gibi canlı atan bir şey hissetim. Sevdiği ile sonsuz saadete erecek bir kişi gibi heyecanla onun güneş değmemiş mahzenlerini açığa çıkaracak kâşif dikkatiyle keseyi açtım ve köstekli bir saat ile göz göze geldim. Kapağını açtığımda içine Mihrimah’ın el yazısıyla düşülmüş “Her sabah kuşlarla zembereğini kurmayı unutma; unutma ki beni çeşme başında daha fazla bekletme” notunu defalarca okudum.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 32
Toplam yorum
: 17
Toplam mesaj
: 5
Ort. okunma sayısı
: 3242
Kayıt tarihi
: 08.02.07
 
 

Bilgi hegemonyasında her türlü medya araçlarında onbinlerce bilgi ile günlük yaşantımızda karşılaşma..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster