Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

26 Eylül '13

 
Kategori
Gündelik Yaşam
 

Mahremiyetim kalmadı!

Saatlerce acı çekilen zor bir doğumdu; ilk doğum olduğundan bir anlamda doğaldı. Gece yarısından gündüz üç sularına kadar… Ebe de sıkılmış zaten beklemekten, acıkmış doğal olarak, yemek istemiş ev halkından, oturmuş bir güzel yemiş!

Sancılar içindeki annenin pek bir ağrına gitmiş!

(Gerçi, şimdi, hastane ortamında olunsaydı ve iftar açmak için ameliyata ara verilseydi hasta daha derbeder olurdu ama ameliyatı yapan profesör paye alırdı, o başka!)

******

Hiç akıl erdiremiyor insan; eski romanlar yalnızca hayal ürünü gibi geliyor, ama değil, vallaha!

(Aslında hiçbir roman yaşanmamış bir olaya, duyguya; hissedilmemiş ya da sorgulanmamış bir duruma dokunmaz zaten!)

******

“Fabrikatör kızı” yerine varlıklı bir ailenin kızı, “Fakir ama dürüst” yerine varlıksız ama zeki, dürüst, çalışkan biri konduğunda üç-aşağı beş-yukarı senaryo tutuyor! (Romanlardan filmlere geçtim).

Hatta, varlıklı ailenin güzel kızı, kız hakikaten de çok güzel, hem de pek alımlı, yakışıklı delikanlıdan büyük. Bir, üç, beş derken, on yaş büyük arkadaş!

Adam; “Abla” diye hitap ediyor, uzaktan bir akrabalık da var zaten…

******

Şimdi şöyle bir arkamıza yaslanalım, varlıklı ve de güzel kızımızın peşinde olan uzaktan akraba delikanlıya bir bakalım: Servet avcısı!

Masmavi gözleri, siyah saçları ve kalem kaşları ile donatılmış genç adam zeytin yeşili gözlü, pembe-beyaz tenli, alımlı mı alımlı ipek saçlı kızımıza resmen abayı yakar!

Hiç olacak iş değildir; ne kız yüz verecektir, ne de delikanlı hayallerine ulaşabilecektir!

*****

Öyle olmuyor işte!

Türk romanları, filmleri abartsalar da bazı konuları yine de gerçeklik payı var, vallaha!

Zaten, yoktan var olamaz ki hiçbir şey!

******

Delikanlımızın canına tak ediyor; akraba olduklarından dolayı delikanlımız da zaten akraba oldukları evde ikamet edip öğrenimine devam ediyorken patlıyor: “Seni seviyorum!” diye haykırıyor! “Okulu da bırakıyorum, umurumda değil, canım da sana feda!” diyor; bir demediği “Al hançeri sapla yüreğime!”; gerçi onu da daha edeplice söylüyor: Sensiz yaşamaktansa ölümü tercih ederim!...

Kızımız kıyamıyor; bu kıyamamanın altında salt merhamet yokmuş elbette; yoksa yıllarca süren mutlu bir evlilikleri olmazdı!

Yıllar geçip de eşini sonsuz yolculuğa uğurladıktan sonra böyle sevgi ve özlemle anmazdı!

Altmış iki yaşında, on beş gün içinde veda etti Güngör Bey; eşi Gülhan Hanım hep sevgi, özlem ile anıyor…

İçi titriyor… Hala… O’nun çok sevdiği yemekleri yapmaya eli gitmiyor…

******

Gülhan Hanım sıkıntısını değil de sevincini paylaşmayı seven bir insan; seksen yaşında ama içi elliye merdiven dayamış!

Güngör Bey hep yaşından fazla olgundu, belki aradaki açığı kapatmaktı amacı, belki de hissettiği ruh hali oydu…

Güngör Bey altmış iki yaşında vefat ettiğinde, bana göre yetmiş iki yaşındaydı! (Nur içinde yatsın)!

******

Memur maaşıyla evleri gayet güzel idare ediliyordu; o vakitler memur maaşı ile ayda bir gece restoranda döner yeniyor, ardından faytonla eve giderken dondurmacı önünde durularak, faytoncuya da ikram edilmek suretiyle, dondurma keyfi yaşanıyordu.

(Bu arada, zengin kızın mal varlığı, babası tam da o aralar vefat ettiğinden, ağabeysine kalıyor ki, rahmetli dayım pek hoş, pek muhabbetimizin bol olduğu, Allah rahmet eylesin, birisidir; ilk içkimi onunla karşılıklı içmişimdir, ilk münazaralarımı, babamdan sonra, onunla yapmış, aşk çalkantılarımı, duygusal travmalarımı anlatmışımdır. Öyle keyifli biriydi…

Lakin para konusunda fazla da becerikli değildi!

Şöyle bir şey var: Birileri kazanır ve yatırım yapar, sonraki nesil kolayca harcar!

Dayım böyle bir şansa sahipti ve sonuna kadar da kullandı.

******

Güngör Bey ise bu konularda daha disiplinli ve çalışkandı; otel vardı, işinin arasında denetlemeye giderdi, ilgilenirdi; dayı bey önemsemezdi…

Rahmetli Hacı dededen kalma o otel de satıldı, sonraları…

Evlerinde çokça konuşuldu bu konular ama Gülhan Hanım ile Güngör Bey’in aralarında en ufak bir soruna neden olmadı!

Çocukları hiç kaygılanmadılar “Acaba kavga çıkar mı?” diye… Ev ahalisi hiç sinme gereksinimi duymadı; kendini o ortamdan soyutlama gereği…

******

Üç çocukları oldu Gülhan Hanım ile Güngör Bey’in; ilk çocuklarına isim olarak ilk hecelerini birleştirdiler; Gülgün dediler…

İkinci çocukları öyle bir sürpriz yaptı ki; Gülgün 26 Eylül günü saat üç sularında teşrif ettikten tam bir sene sonra 27 Eylül günü sabahın erken saatin de pıt diye doğuverdi Nilgün!  

Üçüncü çocukları yine bir kızdı; o dönemler pek makbuldü uygun isimler koymak: Mesela Gülgün, Nilgün, Belgin… Nilgün ismini de Gülgün’e uygun olsun diye koymuşlar, zaten!

Öyleydi o zamanlar: Lale, Jale, Hale…

******

Simten adını duymuş Gülhan Hanım bir vakitler bir yerde; üçüncü kıza “Simten” adını koymuşlar; adının farkı gibi göz rengi bizlere benzemiyordu; kahverengi gözleri uzun kirpiklerle bezenmişti!

Narin, nazenin bir yapısı vardı; zekası ise akıllara zarar!

Empati gücü için minik bir örnek: Güngör Bey gezmeye götürüyor, pek seviyor Simten bu gezmeleri, babası diyor ki “Canın ne çekiyor, alalım”; Simten diyor ki: Burada yemeyelim baba, alıp eve götürelim, ablalarımla yiyelim!

(Oysa Güngör Bey zaten ayırım yapmaz ki! Orada Simten’le yer, diğer kardeşlere de aynısından yaptırıp getirir. Yine de boğazından geçmez Simten’in)…

******

Simten’in bir yaşından itibaren önüne geçilmeyen bir ishali vardır, tıbbi tüm olanaklar kullanılır, en sonunda çıkan sonuç şudur: Milyonda bir görülen bir kan hastalığı vardır! Vücudu mikroplara karşı savaşamıyor; vücuduna giren her mikrop yerleşiyor ve yerleştiği organı mahvediyor!

Ne Türkiye’de ne de yurt dışında tedavisi mümkün değil, sene 1972 falan; diyorlar ki profesörler her an veda edebilirsiniz!

Güngör Bey bu gerçeği Gülhan Hanım’a söylemiyor; zira Gülhan Hanım öyle itina ile besliyor, büyütüyor, üzerine titriyor!

Ailenin her bir üyesinin üstüne titrediği gibi…

******

Simten yedi yaşına kadar yaşıyor, tıp şaşkın, böyle bir vaka mümkün değil bu yaşa kadar yaşasın!

Yedi yaşında, annesinin kolları arasında, hastane odasında “Nefes alamıyorum anne!” diye çırpınarak annesinin elleri arasından kayıp gidiyor…

******

Bu sondan bir-iki yıl önce, ergenliğe adım atmaya hazırlanan bir kız çocuğu anne ve babası yakın bir yere ziyarete gidince evin sorumluluğunu aldığını düşünüyor; o ara Simten öksürüyor! Ama ne öksürük; insanın ciğeri acıyor! (Hani çok sevdiklerimizin kötü durumda olmalarını istemeyiz ya…)

Dayanamıyor en büyük abla, o öksürük nöbetine, “Yeter!” diyor! Bağırıyor resmen!...

Öksürük sesleri aksırık gibi seslere karıştıktan sonra isimlendirilemez bir sessizlik oluşuyor; abla mutfağa gidiyor, Simten buzdolabı ile cam arasındaki boşluğa sığınmış, öksürük sesi çıkmasın diye, ve o boşlukta bir kan gölü!

Ciğerleri iflas etmiş meğerse o an, yine de çok direndi; çok iğnelere götürdük annemle beraber… Hatta, bir keresinde öyle canımız sıkkındı ki; ki annem kolay kolay hiç yansıtmadı bize, ama nasıl bitap düşmüşse artık, tren yolundan geçecekken bir anda düdük sesiyle irkildik!

Birkaç saniye fark ile trenin altında kalacaktık!

******

O büyük abla olarak o travmayı atlatmam yıllarımı aldı! Kimse beni suçlamadı, ailem özellikle, ama ben beni öyle çok suçladım ki!

O yüzden öyle korkarım ki önyargılı olmaktan; gereksiz yere tavır koymaktan, sesimi yükseltmekten…

Kızmaktan…

******

Biraz erken öğrendim vicdan duygusunu; azabını öğrenmeden tamamlanmıyor…

Birilerini kırmaktan, hakkını yemekten çok korkarım; dedim ya çok erken öğrendim diye… Ölümü de öyle!

Gerçi, ne Gülhan Hanım ne de Güngör Bey hiç hissettirmediler; kaç kişi başarır, bilemem, ama başardılar!...

******

Gülhan Hanım ve Güngör Bey’in ilk kızları olarak bugün doğmuşum; anneme epey zahmet vermişim, istemeden, hala da veriyor olabilirim, yine istemeden!

Dün annemim cildinde uzun süredir var olan bir yaranın kazınması için hastaneye birlikte gittik; patolojiye gidecek ve sonuç bekleyeceğiz.

“Teşekkür ederim!” diyor annem, yanımda olduğun için… (Uykundan feragat ettiğin için, ayak bileğinin acıyacağı için…)

Seksen yaşında bir anne, belki de kötü huylu çıkacak bir yaranın kazınması işleminde onu yalnız bırakmadığım için teşekkür ediyor!

İyi ki Gülhan Hanım ve Güngör Bey’in çocuklarından biri olmuşum; Gülgün’ün dünyaya gelişinin ellinci yılıdır; anne ve babası konusunda çok şanslıdır!

Bir tarafım fazlasıyla kafa tutar, bir tarafım “Az biraz dur, fren yap!” der!

Merhamet duygum hem annemden hem de babamdandır, adalet duygum da keza… Dürüstlüğüm, en çok babamdan, bir nebze de burcumdandır…

Annem de dürüsttür ama sıkıntılı konularda geçiştirmeyi sever; oysa sıcağı-sıcağına eteklerdeki taşların dökülmesini isterim. Açık-seçik! Annem yatıştırmayı tercih eder…

Vicdan duygum hem kendimi iyi hissetmemi hem de kötü hissetmemi sağlayandır; olabildiğince adaletli davranmaya çalışırım, ya yanlış bir çıkarımda bulundum mu diye de kendimi yer ve bitiririm!

İyi ki böyleyim derken kafamı yiyen kurtlar sonucunda isyan edesim de olur!

İsyan etsem ne olur!

Hepi-topu üç dakika!...

İnsanın doğası neyse kendi gerçeği de odur!

Başka biri olmaya çalışmak hem anlamsız, hem de gereksiz zaman kaybıdır ki; dikkat ederseniz tüm kişisel gelişim kitapları neredeyse sizden söz eder; siz kendiniz olunuz yeter gibi bir şey; emek harcaması gereken kişiler zaten pek de bu tarz şeyleri okumazlar zaten!

Zira; onlar her şeyin en iyisini bilirler! (Yani, öyle zannederler!)

Birçok şeyi bilen insanlar; yani insana dair birçok duyguyu yaşamış kişiler yardımcı olmaya çalışırlar; benim düştüğüm duruma düşme derken örneklerler; yoksa onu yap, bunu yapma denilen hiçbir şey yapılmaz zaten!

Azar ve izan ile ayar vermeye çalışanlara tepkiler bu yüzdendir; “İmamın dediğini yap, yaptığını yapma!”

******

Konuyu toparlamam biraz zor gibi gözükse de: İyi ki doğmuşum!

İyi ki Gülhan Hanım ve Güngör Bey’in çocuklarından biri olmuşum!

İyi ki hem edepli, hem de çılgın bir yanım var; çok acı olsa da ölüm gerçeğini pek erken, vicdan azabını çok yakıcı şekilde öğrenmişim! (Bu şekilde öğrenmesem iyiydi!)

Akacak kan damarda durmaz derler, Simten de akar giderken neler ve neler öğretti; akacak kan damarda durmuyor, hakikaten!

Yaşanacak olan yaşanıyor; karşı durmak nafile!...

Hani;”gidene güle güle de, dönerse senindir, dönmezse zaten hiç senin değildir!” denilir ya; yaşama da aynen öyle bakmak gerekiyor; olursa oluyor, olmayacaksa olmuyor!

Yeter ki ölüm ile sınanmayasın!

Hoş, ille de sınanacaksın da, vicdan azabı ölüm acısının önüne çıkmasın, maksat!

******

Ne diyordum? Bugün benim doğum günüm; oğlum, ailem, dostlarım ve dahi okurlarım kutlayacak; binlerce kere teşekkürler, tam elli yaşıma geldiğimde şunu itiraf etmek istiyorum: Keşke bir başarıya imza atsaydım! Çok isterdim; keşke, kansere deva bulsaydım! Barışa bir çubuk uzatsaydım ve tüttürülseydi, keşke…

AVM’ler yerine çorak topraklara yatırım yapılsaydı ve açlık ile sınanlara üç lokma ekmek yerine üretim alanları açılsaydı…

Silah satışları nohut-çekirdek satılır gibi olmasaydı, mesela…

Ve…

Ölüm-kalım arasındaki ince çizginin ne kadar yakın olduğunu kavrayabilseydi keşke herkes; vicdan muhasebesi yapacak yeterlilikte olsa…

Hiçbir şey yaşamasa da “Empati” yapmayı becerse!...

Her ev Güngör Bey ve Gülhan Hanım’ın evi kadar mutlu, huzurlu ve sevgi dolu olurdu!

Sevgi ile büyüyen hiçbir çocuk ne nefret taşır, ne husumet bilir; ne birini vurur, ne tecavüz edip de öldürür!  

 

http/twitter.com/Gulgunkaraoglu

gulgun_2006@hotmail.com

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

İyi ki doğdun öğretmenim... Nice mutlu yıllar.

Erdal Ceyhan 
 26.09.2013 10:13
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 1269
Toplam yorum
: 4372
Toplam mesaj
: 226
Ort. okunma sayısı
: 1311
Kayıt tarihi
: 18.09.07
 
 

İzmir, 1963 doğumluyum. Dokuz Eylül Üniversitesi İngilizce bölümü mezunuyum ve özel bir şirkette ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster