Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Ağustos '09

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
16530
 

Makedonya gezi notları

Makedonya gezi notları
 

makedonya ohri gölü


03.06.2009 ( TİRAN – TETOVA – ÜSKÜP )

Dün, Arnavutluğun başkenti Tirandaydım. Zaman zaman bastıran yağmur altında da olsa, Tiran’ın büyük kısmını gezmek imkanı buldum. Tabii ki; yıllardır, baskıcı Enver Hoca rejimi sonrası, Amerika’nın, kankası ilan ettiği Arnavutluk’ta yaşanan yozlaşma ve sermayenin bilinen ablukalarını, insanlar üzerindeki tek boyutlu insan yaratma gayret ve neticelerini çoğu kez tiksinerek izledim.

Odamın balkonundaki demirlere vuran yağmur damlalarının sesleri ile uyudum, sabah 05.00’de aynı seslerle uyandım. Çantalarımı toparlayıp, tren istasyonunun hemen yanındaki otobüs terminaline gitmek için Zagu 1. bulvarının yolunu tuttum, Allahtan yağmur kesildi yürürken. Tek sorun, dalgınlıkla kaldırımlardaki su birikintilerine basmak. Tiran’dan direkt Üsküp’e otobüs yok, bu nedenle önce Tetova ( Kalkandelen )’e gidecek, başka bir otobüsle Üsküp’e geçeceğim. Önündeki levhada Tetova yazan Polet firmasının külüstür otobüsünü buluyorum, kapıları kapalı. Derken, bardaktan boşanırcasına yağmur yağmaya başlıyor, sırılsıklam olmamak için, yanımda bekleyen valizli yolcular gibi, bende çantamı yüklenip, yan taraftaki tren istasyonunun sundurmasına atıyorum kendimi. Saat 09.00’da muavin geliyor, bagaja çantayı koyarken bile, adamakılı ıslanıyorum. Yolcu kadınlar, büyük bir öfkeyle bağırıp çağırıyorlar şöför ve muavine, kapıları daha önce açmadıkları için. Anlamsız ve gereksiz bir zulümden sonra, bu tür otobüslerin yan camlarının buzlu camlar gibi pis veya bozuk olduğunu bildiğim için en öne oturuyorum, geçtiğim yerleri daha iyi görebilmek için. Dün, Tetova otobüs bileti için, 15 € ödemiştim, Arnavutlukta her şey için para birimi Leke kullanılıyor, gariptir ki; bilet aldığım, bir apartmanın 3. katındaki ofis görevlisi kadın, ısrarla euro istedi benden. ( 1 €= 132 Leke ). Bardaktan boşanırcasına yağan bir yağmur altında Unaza caddesine girerek ilerlemeye çalışıyoruz. Trafik kilitleniyor, karşı şeritte, bir su birikintisinin yanında, bir ceset torbası, herkesin ilgi odağı oluyor anlaşılan. Trafik kazası mı, cinayet mi; anlamaya çalışıyor sürücüler. Tiran’a girerken, kaldırımdaki kocaman bir fare ölüsüne basmaktan son anda kurtulmuştum, ayrılırken de, bir ceset torbası ile veda ediyorum Tiran’a. Otobüsün motoru tükenmiş olmalı, 70 km sürati geçemiyor, 50 dakika sonra, liman kenti Durres’e geliyoruz. Bir liman kentinin sahip olması gereken, bar ve pavyonların gemicilere hizmet ettiği, yoğun reklam levhalarından anlaşılıyor. Solda, kocaman bir Türk bayrağı dikkatimi çekiyor, Konsolosluk binası mı diye düşünürken, önündeki yazıyı okuyorum. İzmir restoran yazıyor kocaman harflerle. Durres’in denizi çok kirli.

Elbasan’a doğru ilerliyoruz, Shkumbini nehrinin kah sağından, kah solundan, sapsarı akan sularını seyrederek. Elbasan’a geliyoruz. Yeşillikler içinde, çok güzel bir yerleşim. Hayret, başkent Tiran’dan uzaklaştıkça yollar düzeldi, gerçi, hala gidiş-geliş tek şerit. Rasgele park etmiş taşıtlar yüzünden sık sık durmak zorunda kalıyor otobüsümüz. Ev inşaatlarının çoğunun çatısında İngiliz ve Amerikan bayrakları görüyorum. Fabrika binası olsa, ortak yatırım diyeceğim, ama konut üzerinde yabancı ülke bayrağını anlayamıyorum. Yolun iki tarafında meşe ve çam ormanları arasında süren keyfim, şöförün 13.20’de yemek molası vermesi ile bitiyor. Yollardaki lokantalarda yemek yemeye cesaret edemediğim için, çantamdan bir konserve çıkarıyor, öğle yemeğimi hallediyorum. Sabah, otobüs beklerken tanıştığım hukuk öğrencisi Arnavut genç, içeri çay içmeye davet ediyor. Arnavutluktan, uluslararası sermaye ile yaşadığı balayından bahsediyoruz uzun uzun ve sonunda, sermayenin, Arnavutluğa bu kadar abanmasının, eninde sonunda Arnavutluk halkının hüsranı ile biteceği inancında birleşiyoruz. Yugoslav Federasyonundan sonra kurulan, Balkan ülkelerinin çoğunda, kökten dinci akımların hızla büyüdüğünü, ancak, Enver Hoca rejiminde uygulanan Ateist politikalar sonucu, Arnavutluk halkının, bu akımlara pek itibar etmediğini söylüyor. Arnavut genç, Balkanlar’da hiç bir ülkenin kalıcı huzur ve barış içinde olamayacağını ekliyor son olarak.

Birkaç küçük yerleşimden geçerken, Türk-Arnavut İslam Vakfı’na ait öğrenci yurdu takılıyor gözüme.

Makedonya sınırında, Kafa sınır kapısındayız. Otobüse binen Arnavut polis pasaportları topluyor. Karadağ’ın Ulcinj yakınlarındaki sınır kapısından Arnavutluğa girerken, ne hikmetse, 10 € ayak bastı parasını almamışlardı benden, fark edip, çağırmalarını bekliyorum. 20 dakika sonra, aynı polis, pasaportumu sorunsuz uzatıyor. Ancak, pasaportumda Arnavutluk çıkış damgası olmadığını fark ediyor yanımda oturan Arnavut kadın, telaşlanıyor. Önemli değil diyorum, sınırdan çıktıktan sonra damganın ne önemi var.

20-30 m. ileride Makedonya sınır kapısında tekrar duruyoruz. Makedon polisin aldığı pasaportlar, bir saat sonra giriş damgalı olarak dağıtılıyor tekrar. Bir yanda beklemenin, diğer yandan arkamda oturan kadının hiç durmadan konuşması bunaltıyor. Pasaportunda bir eksikten dolayı polis aşağı alıyor, her şeyini didik didik arıyorlar. Hareket edince, yeni malzemeler bulmuş olmanın heyecanı ile, her ne kadar anlamasam da, aynı şeyleri tekrar tekrar söylediğini fark ediyorum, çaresiz ineceği yere kadar, konuşacak, ben de dinleyeceğim anlaşılan. Sınırdan itibaren, çok güzel ormanlık, keyifli bir yolda, ağır ilerliyoruz. Geçtiğimiz yerlere bakarak, Makedonya’nın Arnavutluk’tan daha derli toplu olduğunu gözlemliyorum. 15.15’de Struga’ya giriyoruz. Programımda Ohri gölü kıyılarındaki Ohri ve Struga’da kalmak da var. Bitmeyen orman panoramalarını seyrederken 16.10’da Kiçevo’ya geliyoruz. Yaşanılacak bir yerleşim, yemyeşil ormanlar, Şar dağları ve 2748 m. yüksekliğinde, Popova Şapka zirvesinin bulunduğu kayak merkezi ile popüler turistik zonlar bu bölgeler. Tito’nun tepesi de deniliyor bu zirveye. Gostivar’a girerken, Vardar nehrini görüyorum ilk kez. Bu bölgede, Arnavutlar Müslümanlar çoğunlukta, sonra Türkler ve Makedonlar geliyor. Kocaman bir levhanın üzerinde “ Yahya Kemal Koleji goodbye “ yazıyor. Yahya Kemalin,

“ Balkan şehirlerinde geçerken çocukluğum

Her lahza bir alev gibi hasretti duyduğum “

mısraları ile başlayan şiiri geliyor aklıma. Artık otoyoldayız, ama, bizim otobüsün 80 km. üzerinde gidecek takati yok. Nihayet, 17.45’de Tetova ( Kalkandelen ) kentinin otobüs terminaline varmak kısmet oluyor, yaklaşık 9 saat sonra. Terminalde benden başka kimseler yok. Çantalarımı kaptığım gibi, içerideki bankolara koşuyorum. Camın ardındaki, boynunda kocaman bir haç kolye takmış güzel kız gülerek; 19.30’a kadar bekleyeceksin diyor temiz bir İngilizce ile. Ben şaka yaptığını zannediyorum, ama doğru bu, Üsküp’e giden ilk otobüs iki saat sonra hareket edecek. Güzel kıza 10 € uzatıyorum, 500 MKD geri alıyorum, biletle birlikte. Bilet 110 MKD ( 1 € = 60 -61 MKD ). Bir büfeden hamburger ve meyve suyu alarak, çaresiz bekleyişe başlıyorum ( 120 MKD ). Yanıma bir genç yaklaşıyor, burada çalışıyormuş, Çingene imiş. Bana, Ferdi Tayfur’un son CD’ sini beğenip beğenmediğimi soruyor, bilmediğimi söyleyince, gülüyor bilgisizliğime.

Günün son ışıkları ile, koyulaşmaya başlayan Şar dağı eteklerindeki orman köylerini, evlerini , minarelerini seyrediyorum. Güneş, bulutlar üzerinde, güzel ışık oyunları yapıyor. Artan bir romantik atmosfer içerisinde Kalkandelen’i seviyorum. Çingene genç, 34 km. lik Üsküp yolunun dur kalklarda bir saati bulacağını söylüyor. Otobüste, birkaç gençle birlikte, yine bakımlı yollardan, daha sonra otoyollardan geçerek Üsküp’e vasıl oluyorum. Niyetim, Türk mahallesinin olduğu Bitpazarı olarak isimlendirilen bölümde seçtiğim otellerden birine gitmek. Hava karardığı için, terminalin önünden bir taksiye biniyor, otelin adresini de, şöföre uzatıyorum. Adam, bakmadan, “ okey “ diyor. Bir maceranın eşiğinde olduğumu anlıyorum böylece, zira, her taksiye binişim bir tatsız olayla neticelenir genellikle. Kendi bildiği bir otele götürüp, komisyon alma peşinde, ben ısrar edince, kenara çekiyor arabayı, inerek, birilerine otelin bulunduğu yeri soruyor. Az sonra da, girişine beton barikatlar konmuş, araç girmesi yasak bir sokağın başında; “ otel az ileride 50 m. yürüyeceksin “ diyor, anlaşıldı, karanlıkta otel aramak var bu akşam. Üstelik, bir yakınım, birkaç ay önce gezdiği Üsküp için; “ hava karardığı zaman, esnaf kepenkleri kapayıp, evine çekiliyor, ortalık, zorbalarla, çetelere kalıyor “ diyerek huylandırmıştı beni. Tahmin ettiğim gibi, 50 m. ileride otel falan yok. Az ileride, bir kahvenin önünde oturmuş sekiz- dokuz kişi görüyor ve “ Türkçe bilen var mı ? “ diye sesleniyorum. Hepsi birden “ evet “ diye cevaplıyor beni. Düzgün kılıklı adamların tamamı Türk. Elimdeki otel adresini veriyorum, bir türlü bulduramıyorlar. İkisi, “ sana temiz ve ucuz bir otel bulalım “ diyerek, beni yanlarına alıyorlar, karanlık sokaklarda yürüyoruz. İlk girdiğimiz otel 40 €, ben 15 €’dan fazla vermem deyince, bir Türk’ün işlettiği başka bir otele geliyoruz. 15 € fiyatı, 10 € ‘ ya çekip, anlaşıyor, yardımcı olan adamlara teşekkür ederek, bütün gün otobüste silkelenmekten perişan vaziyette, odama çıkıyorum. Otelci genç, “ aşağı gel de çay içelim “ deyince, yine kendisinin işlettiği kahvede bir masaya ilişip, hanidir özlediğim demlenmiş çayı yudumlamaya başladım. Her zamanki gibi; “ kimsin, nesin “ sorularını cevaplıyorum bir taraftan da. Benim, bu coğrafya ile bağım yok. Ancak eşimin dedesinin ve onun büyüklerinin, Üsküp’ün tanınmış ailelerinden olduğunu biliyordum. “Hacı Rauf’lardan Süreyya Efendi’nin kızının damadıyım “ deyince, karşı masada oturan bir genç yerinden fırlayarak yanıma geldi. Süreyya Efendi, Balkanlarda yaygın olan, Melami tarikatı şeyhlerinden, 1956 yılında, Üsküp’ ten İstanbul’a göç ediyorlar. Gencin dedesi de, Süreyya Efendi’nin yakınları imiş meğer. “ Ben, yetişemedim, ama, büyüklerimiz, Süreyya Efendi’nin, modern, yobazlıktan uzak, çok kültürlü olduğunu söylediler daima” diyerek, cep telefonunun kayıtlarından, çok sık gördüğüm fotoğrafını gösterdi bana. Belki de, ilk kez, bir tarikat şeyhinin damadı olmak, hoşuma gitti. Hala, onun izinden gidenler, Üsküp’te, Priştine’de, Prizren’de onun öğrencileri var dedi. Bir saate yakın sohbet, giderek, yorgunluğumun galibiyet ile sona erdi. İzin isteyip, yarın görüşmek üzere yukarı odama çıktım, termosifondaki su ısınana kadar notlarımı yazdım. Türkiye’ye Bulgaristan üzerinden otobüsle dönerek, az da olsa, Bulgaristan’ı görmek istiyorum. İstanbul’dan yaptığım başvurum, bir yığın harcama ve eziyete rağmen, istediğim tarihten bir ay sonrasına transit vize vermeleri ile neticelenince, Üsküp’ten tekrar müracaat ederek, transit vize almak istiyorum.


04.06.2009 ( ÜSKÜP )


Niyetim, biraz uyuyup sabah keyfi yapmaktı, ancak, erken kalkmaya alıştım iyice, 05.00’ de uyandım, inat edip, iki saat yatakta miskinlik yapıp oyalandım. Sonra, hemen yan tarafta bulunan Bitpazarska caddesine çıktım. Hayret, alt kattaki kahve dahil, etraftaki bütün kahve ve lokantalar hala kapalı. Bomboş caddeler üzerinde dizilmiş Osmanlı kokan taş döşeli yollar, dükkanlar üzerindeki ahşap kepenkler “ fotoğrafımızı çek “ diye bağırıyorlar gibi geldi bana, ben de onları kırmadım, sokakların ıssızlığında, daha bir kimlik, kişilik kazanmış, tarihi dokuyu fotoğrafladım bol bol.

Sonra, Bitpazarska caddesi üzerinde açık lokantalardan birinde, 25 gündür özlediğim çorbaya kavuştum.( 50 MKD). Dün karanlıkta geldiğim Üsküp’ün neresinde olduğumu bile bilmiyorum. Rehberim LP’yi açarak, Bitpazarska’dan başlayarak, Üsküp haritasını toparlamaya çalışıyorum kafamda. Vardar nehri ve üzerindeki 6. yy’dan kalma taş köprü çok yakınlarda olmalı. Zaten, biraz sonra, Vardar nehri üzerinden geçerek, vize için Bulgaristan Konsolosluğuna gitmem gerek. LP’nin haritasından bakarak, kimseye sormadan, sokak levhalarındaki Kiril harflerinin dizilişinden kelimeyi çıkarmaya çalışarak, yaklaşık 1.5 km. ilerideki konsolosluğun önünde buluyorum kendimi. Kapıda sadece 10.30’da açılacağını anlayabiliyorum. Vize ile ilgili bir tek pano ve yazı yok. Türkiye’de alamadığım vizeyi, buradan hiç alamayacağımı anlamam uzun sürmüyor, İstanbul-Üsküp otobüs seferi yapan firmaların vize işlemini de takip ettiklerini hatırlıyor ve bilgi almak umudu ile haritayı açarak, otobüs terminaline yürümeye başlıyorum. Uzun bir yürüyüş sonrası, Vardar nehrinin kıyısından ayrılıyor ve terminal buluyorum. Hayret, Türk firmalarında bile Türkçe bilen yok, İngilizce bilen de yok. Bir Makedon kız yedi günden önce vize vermiyorlar diyor, bir başkasında tesadüf bulunan bir Türk şöför vasıtası ile burada, Türklere transit vize verilmediğini öğreniyorum. Neresinden baksam, bu vize işi çıkmaz görünüyor. THY bürosu, büyük alış veriş merkezi Ramstore civarında imiş. Kime sorsam, “ çok uzak, taksi tut “ diyorlar, inat edip, hiç de yürünemeyecek kadar uzakta olmayan Ramstore’u buluyor, yakınındaki popüler Mareşal Tito caddesi üzerindeki THY ofisine giriyorum. Üsküp-İstanbul bileti 145 € karşılığı 8919 MKD. Kredi kartı da kabul etmedikleri gibi, burada da, Türkçe bilen bir personel yok. Yakınlarda bir döviz bürosu bulup, 150 € bozduruyorum 1 € = 61.5 MKD. Ben bir tomar para vereceK derken, döviz bürosundaki , güleryüzlü kızın verdiği 1000’lik banknotlardan dokuz tanesini cebime koyarak, tekrar THY ofisine gelip, 10 Haziran 13.50 uçak biletimi alıyorum. 10 Mayıs’da Venedik’te başlayarak, Slovenya, Hırvatistan, Bosna Hersek, Karadağ, Arnavutluk’ta devam eden gezim Makedonya ve buradan gitmeyi düşündüğüm Kosova ile birlikte tam bir ay sonra bitmiş olacak.

Ramstore’un hemen yanındaki Üsküp şehir müzesine giriyorum. Ücretsiz. 27 Temmuz 1963 yılı saat 05.17’de meydana gelen ve 1066 kişinin ölümüne neden olan depremde, binanın yarısı yıkılmış, anı olarak öylece bırakmışlar, müzenin dış duvarının üzerindeki saat de 05.17’de donup kalmış. Çok düzenli bir müze ile karşılaşıyorum. Bodrum katta, antik çağlara ait taş ve metaller, silahlar, süs eşyaları, giriş katta, Üsküp kalesi civarındaki arkeolojik katmanlar, en üst katta da; 17-19 yy Osmanlı kulanım eşyaları ile10.-15. yy Bizans seramikleri yer alıyor. Keyifle geziyorum.

Müzenin önünden devam eden, lüks mağaza ve kafelerin bulunduğu Mareşal Tito caddesinde ilerlerken, sağda, Rahibe Teresa heykeli ve anı evini görüyorum. Geniş bir alanda, özgün mimariye sahip binanın merdivenlerinden çıkınca, tamamen Teresa’nın fotoğrafları, yazışmaları, yatağı ve kullandığı eşyaların sergilendiği bir salonda buluyorum kendimi. İçerideki ofisten çıkan, uzun boylu bir kız, varsa, sorularımı yanıtlamaya hazır olduğunu söylüyor. Sonra, birden “ Türkmüsünüz ? “ diye soruyor. Annesi Tetova’lı Arnavutmuş. “ Türk televizyonlarını izleyerek Türkçeyi öğrendim “ diyor ve gerçekten de çok güzel Türkçe konuşuyor. Bir ara Kuşadasını ziyaret etmiş. Tevazu ile “ 20 milyonluk İstanbul’un yanında Makedonya nedir ki ? “ deyince, Makedonya’nın ve özellikle kızlarının çok güzel olduğunu söyleme ihtiyacı hissediyorum ben de. Rahibe Teresa’yı sahiplenme konusunda, Makedonya ile Arnavutluk arasında bir çekişme olduğunu hissediyorum. Teresa, şimdi Kosova sınırları içerisindeki Priştina’da doğmuş, Katolik Arnavut bir aileden geliyor. 18 yaşına kadar da Priştina’da yaşamış. Oysa, az önce, aynı binanın alt katındaki Teresa heykel ve hediyelik eşyaları satan kız, Teresa’nın Üsküp’ de doğduğunu söylemişti. Teresa, tüm dünyaya, belki de, en çok Hindistan’a ait bir hayırsever bence. Kendini Hindistan’ın kimsesiz, yardıma muhtaç çocuklarına adamış olduğu için, özellikle Hindistan’ın kuzeyinde bir çok yerde Teresa’nın fotoğraflarını görmüştüm yıllar önce.

Mareşal Tito caddesi, bizim Nişantaşı semtini andırıyor, lüks mağazalar ve kafelerin sıralandığı yol, Ploştad Makedonya meydanı önünde bitiyor. Vardar üzerindeki beş köprüden, sadece 6. yy’da Romalılar tarafından inşa, Osmanlılar tarafından da ıslah edilen taş köprü sadece yaya geçişine açık. Köprünün ayaklarının dibine oturuyor ve yüksek debili suyun, köprü ayaklarına çarptıktan sonra, yaptığı türbülansları, girdapları izliyorum uzun uzun. Ellerinde kamışları, olta sallayan balıkçıların bir şey yakaladığına rastlamadım ne zamandır. Taş köprünün yanından ayrılıp, Vardar’a paralel yürüyerek, Gotse Delchev köprüsüne geliyorum. Delchev, Makedonların, Osmanlı’ya isyan edip, gerilla savaşına girdiği ulusal kahramanları. Osmanlılar, 1903 yılında bir yerde sıkıştırıp öldürüyorlar Gotse Delchev’i . Köprünün hemen yanında, Makedonya Özgürlük Anıtı yer alıyor. Türk mahallesinin yakınlarında, mezarı ve adına düzenlenmiş müzeyi de ziyaret etmeyi düşünüyorum bir ara.

Büyük Güçlerin Yükseliş ve Düşüşleri isimli eserinde Paul Kennedy hatırladığım kadarı ile şöyle diyordu: “ etnik çatışmalar, suyun demirle ilişkisi gibidir, bir damla su demiri bozduğu gibi, bir ayrıntı da, etnik çatışmaları başlatabilir. “. Bu coğrafyaları gezme arzum da tam bu noktadan kaynaklanıyordu. Çok büyük bir ideoloji, sağlam bir harçla birbirine bağlı Yugoslavya Federasyonu, nasıl olmuştu da, bir anda dağılıp, neredeyse şehir-devletlere bölünmüştü. Slovenya’dan başladığım eski Yugoslavya topraklarının tümünde bunun cevaplarını bulmaya çalıştım, becerebildiğim kadarıyla.

Gözüm, ilerideki Vodno dağına takılıyor, üzerindeki devasa haç her yerden rahatlıkla görünüyor. Benzerini Bosna Hersek’te Mostar’da da görmüştüm. Haç kabullenilebilir, ama, hemen yanında dalgalanan Makedonya bayrağı, bir ayrımcılığı vurgulamıyor mu, zira bu ülkede, Makedonlar yani Ortodoks Hristiyanlar kadar, Müslüman Arnavutlar, Türkler ve Çingeneler de yaşıyor. İleride oluşacak bir çatışmanın kökünde, böyle bir tahrik filizlenmeyecek midir ?

Sabah 07.30’dan beri yürüyorum, saat 14.00. Bitpazarska caddesinin meşhur köftecilerinden birinde, Rumeli köftesi ile yediğim cacık gevşetince, odama çıkıp, uzandım, hatta kestirdim bir ara. Saat 16.00. Taş köprünün yanından, kaleye çıkan yola giriyorum. Sağda Sveti Spas manastırı yazısını görüyorum. Ama, daha bahçe girişinde karşıma çıkan Makedon kız, öncelikle Gotse Delchev müzesini ziyaret etmeme neden oluyor. 120 MKD giriş ücreti karşılığı, bilet yerine, yandaki Sveti Spas manastırının, çok uzun öyküsü olan, ikonlarının bulunduğu ahşap panonun fotoğrafı olan iki adet kart postal veriyor. Delchev’in Türklere karşı giriştiği gerilla savaşına ait fotoğraflar, yazışmalar, silahlar ve kullandığı eşyaların sergilendiği küçük salonu gezerken, kız da bana eşlik ediyor. İlgi ve merakla izlediğimi fark eden kız; durup dururken; “ Osmanlı emperyalizmine karşı Makedon halkının isyanı anlatılıyor burada “ diyor ve eliyle, bölgede, Türk akınlarının yapıldığı haritaların üzerine vuruyor. Ben şaşırıyorum. “ Geçmişin hesabını yapma durumunda değilim, ancak, kişisel görüşüm ve inancım, halklar arasında sonsuz barışın tesis edilmesidir. “ diyorum. Kız, kızarmış yanakları ile, “ ben de bunu umud ediyorum “ diyor. Delchev, örgütçü kişiliğinin yanında Makedonlara milliyetçilik fikrini öğreten bir düşünce adamı anladığım kadarı ile.

Buradan çıkıp, bahçenin ortasında, taştan yontulmuş bir lahit içindeki Gotse Delchev’in mezarının yanından geçerek, karşıdaki Sveti Spas manastırına doğru yürürken, bu kez rehberim genç delikanlıya ben yükleniyorum. Zira, LP’ de Osmanlıların ibadet etmelerine izin vermedikleri için, Sveti Spas manastırının yer altında yapıldığı yazıyor. Rehbere, “ her yerde ibadet özgürlüğü veren Osmanlı, burada neden yasak getirsin ki? “ diye soruyorum. “ haklısın, ibadet konusunda hoş görülü davranıyorlarmış “ diye cevap veriyor. “ O halde, herkese, yapılan dini baskılar neticesi, kaçak ibadet amacı ile bu manastırın yapılması tarihle ve gerçekle bağdaşıyor mu ?” şeklindeki sorumu, başını yere eğerek cevapsız bırakıyor, şöven Makedon genci.

Sveti Spas’ın önemi; 10 m. eninde 6 m. yüksekliğinde bir ahşap pano üzerinde, akıllara zarar, ince bir işçilikle işlenmiş ve İncil’den hikayeler anlatan oyma ahşap ikonlar. 2. Dünya Savaşının çılgınlığından, kaçırılarak, özenle korunmuşlar.

Yakındaki Mustafa Paşa Camii güzel ve alımlı, 1492 yılında vezir Mustafa Paşa tarafından yaptırılmış. Türk-Makedon ortak girişimi ile restore ediliyor, bu nedenle ziyarete kapalı. Dışarıdan fotoğraflamakla yetiniyorum ben de. Caminin arka tarafındaki Makedonya müzesi 15.00’de kapanmış. Hemen, arkasındaki Kurşunlu Han da kapalı.

Ben de, kaleye doğru tırmanmaya başlıyorum. Civarda kazılar devam ediyor, toplana objelerin bir kısmı, açıkta, basit tel örgülerin arkasında korumaya alınmış ! Kalenin bulunduğu tepenin en güzel yerinde, çirkin, itici bir restoran var. Kuytularda hasret gidermeye çalışan aşıklar, önlerinden geçip gitmemi sabırsız bakışlarla bekliyorlar. Vardar’ın yanına iniyorum ve 2 km. ilerideki terminale yürüyorum tekrar. Yarın, saat 09.00 için, dünyanın en genç devleti Kosova’ya, Priştina’ya gitmek üzere otobüs bileti alıyorum(350 MKD). Üsküp terminali çok düzenli ve temiz. Büyük panolarda, hareket edecek tüm otobüslerin saatleri, peron numaraları, firma isimleri Kiril ve Latin harfleri ile gösteriliyor.

Hava kararmak üzere. Vardar kıyıları boyunca yürüyerek, Holiday İnn oteli önünden, Ploştad Makedonya meydanına geliyorum. Değişik animasyonlar, bira standları, yiyecek reyonları ile, iş dönüşü saatlerinde ana baba günü Ploştad Makedonya meydanı. Makedonlar, reyondan reyona koşarak, günün yorgunluğunu atma derdindeler.

Ben odama dönüp, artık iflasın eşiğinde olan bacaklarıma verdiğim eziyeti bitirip, yatağa uzanıyor ve notlarımı, fotoğraflarımı derliyorum.


06.06.2009 ( PRİŞTİNA – ÜSKÜP – OHRİ )


Kosova Gezi Notları başlığı altında anlatacağım, kısa Priştina gezimi Makedonya- Kosova sınır kapısında bitiriyorum. Makedonya sınır kapısında, pasaportları toplayan polis, dünyayı paniğe sürükleyen H1N1 virüsünden korunma yollarını içeren broşür veriyor hepimize. Makedonya topraklarına girerken, Vodno dağı zirvesindeki haç görünüyor yine. 08.20 ‘ de Üsküp otobüs terminalindeyim. Niyetim, Bitola üzerinden Ohri’ye gitmek, çünkü, Arnavutluk’tan Üsküp’e gelirken geçtiğim yollardan tekrar geçmek istemiyorum, ancak, Bitola üzerinden Ohri otobüsü çalışmıyormuş. Çaresiz, saat 10.00 için, Kiçevo üzerinden Ohri bileti alıyor ( 520 MKD ), hareket saatine kadar, serin terminal salonunda beklemeyi tercih ediyorum. Ohri otobüsünün tamamı dolu, çoğu süslü, güzel giyimli kadınlar. Struga-Üsküp arasındaki yolun tamamını yeniden geçeceğim, gerçi, hiç de sıkıcı bir yol değil, genelde orman manzaralı. Hareket ediyoruz, Tetova ( Kalkandelen )’e girmeden devam ediyoruz bu kez. Sağımda, Şar dağları eteklerinde, kırmızı kiremitli, beyaz minareli köyleri seyrediyorum tekrar. Gostivar’a geliyoruz, derken Mavrovo Milli Parkına uzanan rampalar başlıyor. Temmuz ayında, evlenme festivali yapılıyor milli parkta. Vaktim olsaydı, hiç değilse bir gece kalmak isterdim. Ne var ki; aldığım bir telefon üzerine, 15 Haziran’da mesleki bir eğitim için Ankara’da olmam lazım. 11.30’da rampanın bittiği bir tepede, orman içinde mola veriyor otobüs. Herkes gibi, ben de, kızgın yağda nar gibi kızarmış hamurdan alıyorum (20MKD). 12.00 ‘de Kiçevo otobüs terminalinde yolcular inip biniyor. Kiçevo, dört yanı çam ormanları ile çevrili, düzlükte kurulmuş, çok güzel bir yerleşim. Kiçevo’dan hareket ettikten 0n dakika sonra, şöför, aniden otobüsü kenara çekiyor. Boynunda kokartı asılı, asık suratlı bir adam binerek, bilet kontrolu yapıyor, sonra da, inerek, kırmızı bir yugo arabaya binip gidiyor. Dağ başındaki bilet kontrolu garip geliyor bana.

Saat 13.00 ‘de uzaktan Ohri gölü görünüyor, 13.30’da yeni yapılmış otobüs terminalindeyiz. Çünkü, LP’deki haritanın aksine, şehir merkezinden oldukça uzakta terminal. Bagajdan sırt çantamı alıp doğrulduğumda, terminali, caddeden ayıran demir parmakların ardında, oda kiralamak için, bir sürü kadın ve adamın bana seslendiğini fark ediyorum. Kimisi, cep telefonlarına yükledikleri fotoğraflarla odalarını tanıtmaya çalışıyorlar. Bir adam daha ikna edici geliyor bana, birlikte yürümeye başlıyoruz, yakın dediği yol bitmiyor, sinirlendiğimi anlayınca, sırt çantamı bisikletine yüklüyor, ben de bir km.lik yolu daha rahat yürüyorum. Adamcağız, ikna etmek için, “ çok Türk arkadaşım var “ deyip duruyor. Sakız gibi tertemiz odaları beğeniyor ve 10 € fiyatı, 7 € ‘a indirmeyi başarıyorum.

Çantaları bırakıp, dümdüz sahile inen cadde boyunca yürüyüp, Ohri golü kenarına geliyorum. Hava bulutlu da olsa çok sıcak. Ohri gölü, kapladığı alan itibarı ile 358 km2, en derin yeri 288 m., kıyılarının 31.51 m.lik kısmı Arnavutluk, 56.02 km. kısmı da Makedonya sınırları içerisinde olan tektonik oluşum neticesi meydana gelmiş. Sahil boyunca fotoğraf çekerek yürüyor, bir ara bir banka oturuyorum. Yanımda, güneşlenen bir adamla sohbete başlıyoruz. Ama, ortak bir dilimiz yok, yine de, anlıyoruz birbirimizi. Ekrem isminde, Türkçe bilen bir Arnavut arkadaşının, bu akşam Struga’dan Ohri’ye geleceğini, buluşup tanıştırabileceğini söylüyor. Sahilde Riviera ismindeki otelde aşçılık yapıyormuş, ya da ben öyle anlıyorum. Çantamdaki bisküitlerden uzatıyorum, karşılık olarak şapkasını vermeye çalışıyor. Direniyorum, ısrar edince çaresiz almak zorunda kalıyorum. Akşam buluşmak üzere ayrılıyor, ters yöne kaleye doğru yürümeye başlıyorum. Göl kıyısı Ohri’lilerin nefes aldığı, dolaştığı, piyasa yaptığı bir kordon. Çekirdekçiler, oyuncakçılar, çocuklar için seyyar dönme dolaplar, yürüyüşe çıkanları bekliyor. Ara sıra kulağıma Türkçe konuşmalar geliyor. Gölde dolaşan gezi teknelerinden, Trakya’dan tanıdığım türküleri el çırparak söyleyen kadınların sesleri geliyor kulağıma. Ohri’yi sevdim kısa sürede. Sahil yolu bitiyor, abbaralı eski Türk evlerinin bulunduğu eski şehre giriyor, yukarı tepelere doğru tırmanıyorum. İç güdüm, buralarda görmeye değer bir şeyler olduğunu söylüyor. Az sonra, turistik yerleri gösteren, hem de İngilizce levhalar çıkıyor karşıma. Göl kıyısının üzerindeki sette, daracık taş döşeme yollar yükselerek, kayalıkların üzerindeki Sveti Jovan at Caneo ( St. John ) manastırının bulunduğu buruna getiriyor beni. 13. yy’da inşa edilmiş, göl ve arkada yükselen dağ silsileleri fonu önünde çok güzel görünüyor. Anlaşılan, Ohri’de sık uğrayacağım bir yer olacak bu köşe. Sonra, manastırın arkasındaki tepede, yukarı çıkan toprak patikayı takip ederek, orman içine giriyor, epey yürüdükten sonra Samoil’in kalesine geliyorum.( 30 MKD ). Tüm Ohri ve göle hakim bir noktada kurulmuş Samoil’in kalesi. İ.Ö.3. YY ‘da inşa edilmiş, 10 ve 11. yy larda Çar Samuil tarafından kullanıldığı için bu isimle anılmaya başlanmış. Kale duvarlarında çepeçevre yürüyerek, tüm coğrafyayı görmek mümkün. Kale içinde arkeolojik çalışmalar devam ediyor. Aşağıda, Sveti Kliment Pantelejmon kilisesine uzanan yolu görünce, o yöne ilerliyorum, çok geniş bir bahçe içinde her tarafta kazı çalışmaları devam ediyor. Kilise 4. yy’a ait kilise kalıntılarının üzerine inşa edilmiş. İçeride, tabandaki cam ardında, eski kilise temellerini görmek mümkün. İçeride, derinden gelen bir ayin müziği çalıyor. İkonların çerçevelerine sıkıştırılan kağıt paralar, bağış amacı ile bırakılıyor anlaşılan. Bahçede, sundurmaların altında 4 ve 5. yy Roma mozaikleri sergileniyor. Hitler’in gamalı haçına da esin kaynağı olan, Hindu kültürünün svastikasını Roma mozaikleri arasında görmek şaşırtıyor beni. Svastika Maya kültüründe de bulunur, Hindu kültüründe, sağlık ve mutluluk işareti olarak değerlendirilir. Bahçedeki kazılar arasında dolaşırken, tam ortada, beyaz badanalı, yeşil demir parmaklıklarla çevrilmiş bir küçük yapı görüyorum. Önündeki tahta merdiveni tırmanıp yanına geldiğimde bunun bir türbe olduğunu anlıyorum. Ama görünürde kabir yok. Roma kalıntıları, Ortodoks kilisesi arasında bir türbe ilginç geliyor, açıklayıcı bir bilgi de yok. Yakında bir ağacın gölgesinin altındaki masada oturan gence yaklaşıp soruyorum. Burası İmaret tepesi olarak adlandırılıyormuş, türbede de 15. veya 16. yy’da yaşamış Sinan Çelebi isminde bir hocanın mezarı varmış. Tayyip Erdoğan geldi buraya Fatiha okudu, benim de elimi sıktı diye övünüyor Erol. Erol, dedelerinin yıllar önce Pakistan’dan geldiğini söylüyor. Müslüman Çingenelerden olmalı. Oldukça kültürlü bir genç, 1967 yılında Unesco korumasına alınıp, nilli park ilan edilen bu İmaret tepesinde güvenlik görevlisi olarak ayda 200 € maaş alıyormuş. Sohbetimiz giderek koyulaşıyor. Buralar milli park ilan edilince, yerleşik 28 Türk ailesi zorla çıkarıldı buradan diyor. Sinan Çelebi türbesi Unesco koruması altında imiş, ancak, 1967 de burada bulunan İmaret veya Fatih Sultan Mehmet camii tescil edilmemiş, 1948 yılından itibaren uygulanan sinsi çalışmalarla camii yıkılarak yerine Sveti Klimenti Pantalejmon Kilisesi yapılıyor ve 2000 yılında inşaatı ve tescil işlemi tamamlanıyor. Makedonlar, İmaret camiinin eski bir kilise üzerine inşa edildiği iddiasının intikamını almış alıyorlar böylece. Kilise içinde, cam ardında gösterilmeye çalışılan eski temellerin de, bu iddiayı desteklemek amacını taşıdığını anlıyorum Erol’u dinledikten sonra. Yarın saat 15.00 ‘de burada bir Türk olacak, gelebilirsen, daha detaylı bilgi alabilirsin diyor. Yarın Bitola’ya gitmek istediğimi, ama, gidemezsem mutlaka geleceğimi söylüyor, teşekkür ederek ayrılıyorum İmaret tepesinden.

Batmak üzere olan güneş ışınlarının kızıllaştırdığı gök ve göl yüzeyini izlemek üzere Sveti Jovan at Caneo manastırının tepesindeyim yine. Manastırın tuğla ve taş karışımı duvarlarında ışık oyunlarını, kızaran Ohri gölünü izliyorum güneş kaybolana kadar, sonra kaldığım evin yolunu tutuyorum. Bir fırının önünden geçerken, karnımın acıktığının farkına varıyor, iki pizza ve ayran alarak akşam yemeğini de hallediyorum (65 MKD).

Odama Gelip banyo yapıyor, saat 21.00’e doğru, bugün tanıştığım Robert ismindeki Makedon ile buluşmak üzere sahile, Riviera otele doğru yürüyorum. Otelin önünde Robert’i bekler buluyorum, hemen yan taraftaki apartmanda bir daireye giriyoruz. Ben, her şeye rağmen, ihtiyatlıyım. Güzel döşenmiş, iyi bir daire burası. İçki ikramını kabul etmiyorum. Salonun her yerinde karısının ve Üsküp Amerikan Kolejinde okuyan kızının fotoğrafları var. Az sonra karısı, arkadaşı Ekrem ile birlikte geliyor. Ekrem, Makedonya Türklerindenmiş. Arnavutluk ve Makedonyada sigorta acentalığı yapıyormuş. 60 yaşında ama dinç birisi. Nedense, olumlu elektrik almıyorum, o da, hissetmiş olmalı, “ İstanbul’dan misafirim gelecek, yarın 15.00’ de Struga’da olacağım, gelirsen, Türklerin gittiği Taç Mahal restoranda oturur rakı içeriz. “ diyerek ayrılıyor. Robert sıcak kanlı, iyi niyetli biri, 20.30’a kadar, karısı ile birlikte sohbet ediyor, sonra izin isteyerek otelin yolunu tutarken Ekrem’in konuşmalarını hatırlamaya çalışıyorum yol boyunca. “ Balkanların kaderi yarınlarının belli olmamasıdır. Bu coğrafyadaki tüm halklar Osmanlı yönetimini arıyor. Osmanlı, 100 zeytinden 10’unu vergi olarak alırdı her yıl. Şimdi, her gün 10 zeytin istiyorlar. Türkiye çok güçlü bir ülke, ama her kes onu yok etmeye çalışıyor. “

Yoğun ve yorucu bir güne yekün çekerek yatağa uzanıyor, yarına hazırlıyorum yorgun bedenimi.


07.06.2009 ( OHRİD – SVETİ NAUM – OHRİD )

Gündüz sıcaktan perişan oluyorum ama, gece yatarken üzerime giydiğim polar mont hiç de fazla gelmiyor. Deniz seviyesinden yüksekliği 695 m. Ohri’nin, belki bu yüzden gece gündüz arası ısı farkı fazla oluyor. Ohri’nin pitoresk atmosferi içerisinde, daha sakin ve yavaş gezecek ve bol uyuyacaktım. Ne var ki; sabahları, kargalar kahvaltılarını yapmadan 05.00’de uyanıyorum. En iyisi sıcak basmadan Sveti Naum’un yolunu tutayım diyerek kapıdan çıkarken, ev sahibi ile karşılaşıyorum, bu coğrafyada geleneksel olan piknik sepeti elinde, eşini, çocuklarını bekliyor. Adet olduğu üzere önce kiliseye gidecekler sonra piknik yapacaklar anlaşılan.

Bandırma’da geçen çocukluk günlerimin pikniklerini hatırlıyorum o an. Elimizde örme sepetler, içinde haşlanmış yumurtalar, zeytinyağlı yaprak sarmalar, biber dolmalar, çaydanlıklar ile ya; deniz kenarında poyraz rüzgarının hakim olduğu Livatya’ya, ya da, limanın üzerindeki, çam ağaçlarının gölgesindeki Ziraat Bahçesine giderdik. Erkekler genellikle sıcakta içtikleri rakıdan çarpılınca, akşamüzeri dönüş yolunda, sepetleri taşımak kadınlara ve çocuklara düşerdi. Son 15-20 yılda, şehirleşmenin yarattığı züppelik öyle sarmalına aldı ki; doğa ile aramıza büyük setler çekildi. Yazlıkların yolları ve bahçeleri bile asfalt, beton veya en azından parke taşlarla kaplandı. Toprak neredeyse ilkellik unsuru olarak algılandı ve bu süreç hala devam ediyor bence. Şimdi, hangi genç kızımızın eline, örme hasır sepet içinde çaydanlık veya tencere taşıtabiliriz acaba ?

Terminale doğru yürürken, araçlarında veya yollarda, kiliseye gitmek için tertemiz giyimli, piknik sepetleri yanlarında aileler görüyorum. Terminal girişinde, pusuya yatmış taksi şöförleri yolumu kesiyorlar. Sveti Naum’a gidecek otobüsün hareketine iki saat var, 10 € ‘a taksiyle götürelim diyorlar. Bu numaraları bildiğim için, aldırmıyor ve gişedeki kadından otobüsün, yirmi dakika sonra, 08.20 ‘ de kalkacağını öğreniyorum. Bir çardağın gölgesinde, küçük bir köpek yavrusu ile oynayarak vakit geçiriyorum. Gelen otobüs, genellikle gençlerle doluyor ve hareket ediyoruz. Yol boyunca, lüks oteller, kamp yerleri ve mahallelerden geçiyoruz. 24 km. ileride Sveti Naum yolu çok dar. Öyle ki, kanalizasyon boruları bile, yolun hemen yanındaki gölün içerisinden geçiyor, belli aralıklarla, suyun içerisinden baca kapakları yükseliyor. Yaklaşık bir saat sonra, ağaçların çevrelediği yollardan ine çıka varıyoruz Sveti Naum’a. Sveti Naum Manastırına giden yolda, otobüsten inenler, birer ikişer kalıyor ve hediyelik eşya tezgahlarını açmaya başlıyorlar. Kemerli bir kapıdan girdiğim bahçe içerisinde Sveti Naum Manastırı, hiç de doğal ortama uyum sağlamamış, şemsiyeler, fıskiyelerin arasındaki bir otel kompleksinin içerisinde yer alıyor. Ohri’li Ortodoks din adamı Sveti Naum’a adanmış ve 910 yılında ölümünden sonra kiliseye gömülmüş. Sveti Naum, Balkanlara göç eden Slavlara Ortodoksluğu yayarken, aynı coğrafyada, Anadolu Bektaşi erenlerinden Sarı Saltuk da İslamı ve Bektaşiliği yayma derdindedir. Sveti Naum ile Sarı Saltuk, mekan ve zaman içinde öylesine harmanlanırlar ki; Ortodokslar azizleri Sveti Naum’un mezarını ziyaret ederken, Müslümanlar aynı yeri Sarı Saltuk’un türbesi bellerler.

Bir müddet bahçede dolaşan tavus kuşlarını fotoğraflamaya çalışıyorum, ancak, zavallılar, sıcaktan korunmak için, devamlı gölge yerlere girince fotoğraflarını çekmek mümkün olmuyor.

Otobüsten inerken şöföre dönüş saatlerini yazdırmıştım. Saat henüz 10.00 olduğuna göre, 12.10’a kadar buralarda oyalanmak zorundayım. Manastırın arkasındaki patikadan yürümeye başlıyorum. Az sonra, büyük bir levha çıkıyor karşıma. “ sınır bölgesi, izinli personel dışında girilmez. “ Arnavutluk sınırı bu noktadan geçiyor olmalı. Pasaportumu, akşam kaldığım ev sahibi istemişti, durup dururken bela aramayayım diye geri dönüyor, göl kenarındaki küçük mendirekte balık yakalayan iki kişinin yanına gelip, Ohri gölünü, sol tarafta, dağların eteklerinde yükselen Arnavutluk köylerini seyrediyorum.

Kıyıda motorlu tekneler, 10-15 kişilik gruplarla gençleri gölde gezdiriyor, sevinç ve heyecan çığlıkları yankılanıyor, gölün ayna gibi dümdüz yüzeyinde. Göle karışan derenin yanında tişörtümü çıkarıp, kumlara uzanıyor, kestirmeye çalışıyorum, ama Arnavutluk dağları üzerindeki taş ocaklarında patlatılan dinamit sesleri ile doğruluyorum. İki restoranı gözüm tutmuyor, sonunda, büyükçe bir hamburger alarak ( 100 MKD ), tekrar, sahile geliyor ve bir ağacın gölgesine sığınıyorum. Ohri ve civarı Galicica Milli Parkı olarak ilan edilmiş. Uçsuz bucaksız ormanda çam ve meşe kolonileri ile yemyeşil her taraf.

Otobüs durağı olarak kullanılan meydanda, kırık bir bank üzerinde beklediğim otobüs geliyor ve 12.30 ‘da hareket ediyor. Üzerimde bir halsizlik var, hiç yapmadığım şeyi yapıyor, Ohri’ye varana dek, 5-6 defa uyuyup uyanıyorum. Sonunda odamın sessizliği ve serinliğinde uzanıp uykuya teslim oluyorum.

Saat 16.00, göl kıyısındayım, sıcak kavuruyor ortalığı. Eski Türk mahallesinde yürürken, bir caminin kapısında, 1720 yılında inşa edilmiş “ Pir Muhammed Hayati Halveti Dergahı ve Türbesi “ yazısını görüyorum. Türbe içerisinde 8-10 sanduka var. Bütün kapılar kilitli, bahçedeki kırmızı güllerin kokusunu derin derin çekiyor ve bir marketten aldığım Skopska bira ( 40 MKD ) ve fıstıklarla, güneşin batımını daha da boyutlandırıp renklendirmek için, Sveti Sophia manastırının önünden geçerek, dar merdivenlerden, artık müdavimi olduğum Sveti Jovan at Caneo manastırının arkasındaki tepede yerimi alıyorum. Hava rüzgarlı, beklediğim güzellikte olmuyor güneşin batımı. Akşam yemeğimi halledip, kırıklığımı yarına sürdürmemek için akşam yatacağım bu akşam.


08.06.2009 ( OHRİ – STRUGA – OHRİ )


Öyle sessiz ve sakin bir odada kalıyorum ki; bütün gün yorgunluk ve sıcaktan perişan olmuş bedenim, mıknatıs gibi yapışıyor yatağa. Sabah yine erken uyanıyorum. Arka bahçede, komşu binanın domates ve biberlerine, bir de gökyüzüne bakıyorum camdan. Kopkoyu bulutlar var, yağmur boşaldı, boşalacak. Bugün, Struga’ya gideceğim. 14 km. lik yolu pek ciddiye almadığım için, miskince kalkıyor, demlediğim çayla, akşam aldığım kruvasanlarla kahvaltı yapıp, çıkıyorum.

İlk gün ev sahibine verdiğim pasaportu hala geri vermedi. Ne zaman istesem, kafasını eğip düşünüyor, yarın vereyim diyor. Dün akşam da aynı şeyi yapınca, biraz sert sesle; “ yarın pasaportumu istiyorum “ dedim. Pasaportun başına bir hal mi, geldi, kayboldu mu, huylanıyorum. Dışarı çıkarken sesimi duymuş olmalı, kapıda pasaportumu uzatıyor. Yanında da, resmi bir kuruluşça mühürlenmiş, üzerine ismim, pasaportumun bilgileri olan bir fiş var. Anlaşılan, evinde kalan herkesi, bildirme mecburiyetleri dolayısı ile de vergi ödeme durumları var Makedonların. Kayıtdışı davranmıyorlar anlaşılan.

Struga’ya giden minibüs ve otobüsler terminalden değil, Partizan caddesinden hareket ediyorlarmış. Gölün önündeki cadde Mareşal Tito, ona paralel ikinci cadde Partizan caddesi. Yugoslav Federasyonundan kalan iki önemli isim, iki önemli caddeye verilmiş.

Yine Yugoslav Federasyonu anısı Yugo ve Zastava otomobiller yavaş yavaş tavuk kümesi olmaya başlamış, evlerin bahçelerinde. Ne güzel ve ekonomik tasarımlardı onlar, bizim Anadol’larımız gibi.

Partizan caddesinde, tarif edilen durakta bekliyorum, bir taksi geliyor, biniyorum. Bizim dolmuş usulü çalışıyorlar, 50 MKD veriyorum, 20 dakika sonra Struga’da bir cadde üzerinde indiriyor. Şöförün yanında oturan genç Türk’müş, inince, bir müddet beraber yürüyor sohbet ediyoruz. “ Makedonya hep ekonomik sıkıntıda olduğu için, şimdi dünyanın yaşadığı kriz bizi fazla hırpalamıyor. Türkler baskı korkusu ile Makedonya’yı terkediyor , bu gidişle Makedonya’da, Türk kalmayacak diyor “. Saat 07.45. Struga caddeleri bomboş, dükkanlar kapalı. Bir iki cadde geçtikten sonra gölün önünde buluyorum kendimi. Gölü çepeçevre saran dağların yüksek zirvelerinde hala kar var. Sanırım en yüksek dağ, Arnavutluk sınırındaki Tomorvi ( 2415 m.) dağı olmalı. Ben, nehirlerin göllere aktığını bilirdim, Struga’da, Kara Drim nehri, Ohri gölünden başlıyor, gölden besleniyor yani. Böylece bir anlamda, Ohri gölünün su seviyesini de kontrol etmiş oluyorlar. Gölün önündeki köprüye, 5m. genişliğinde bir ahşap perde dayamışlar, bunun 2-3 m.lik kısmı açık, su bu aradan yaklaşık bir metre aşağıya akarak, Kara Drim’in taş örme yatağını dolduruyor. Sonraki , 3 ve 4. köprülere, sakin ve uysal olarak varıyor ve bu şekilde akarak Debar gölüne, sonra Arnavutluk sınırını aşarak Adriyatik Denizine dökülüyor.

Struga, Ohri gölü ve Kara Drim nehri sayesinde çok popüler ve şirin bir yerleşim. Kıyıda dizilmiş tekneler, yelkenliler ile gölün sakinliği bambaşka bir huzur veriyor seyredene. Tekneler, sete doğru koşan göl sularına başlarını vermiş, uysal koyunlar gibi, sahiplerini bekliyorlar. Setin bulunduğu köprünün arkasındaki köprü şairler köprüsü. Her yıl, Ağustos’un son haftasında bu köprüde şiir akşamları yaşanır. Fazıl Hüsnü Dağlarca da, sanırım, Struga ödüllü şairlerimizdendi. Göl her zaman bende, dinginlik ve huzur çağrışımı yapar. Üstelik, çevresi dağlar ve yemyeşil ormanlarla pitoresk bir atmosfer yaratıyorsa, şiir kenti olmayı çoktan hak etmiş olmalı. Göl kıyısında dolaşıp, bol fotoğraf çektikten sonra, Kara Drim’in akış yönünde, yürüme parkuru boyunca Struga’nın içlerine ilerliyorum.

Ohri’de tanıştığım Ekrem, Struga’da, Türklerin işlettiği Taç Mahal isimli bir otelden bahsetmişti. Levhasını görünce sokuluyor ve önündeki masada oturan dört kişiye Türkçe merhaba diyorum. Sandalye uzatıp buyur ediyorlar. Az sonra anlıyorum ki; eşimin teyzesi ile kocasının uzun yıllar öğretmenlik yaptığı Struga’daki akrabaları işletiyor bu restoranı. Hep merak ettiğim, Yugoslav Federasyonunun çöküş nedenlerini soruyorum bir kez daha. “ Tito’nun ölümünden sonra, yardımcıları milliyetçiliği körüklediler. Slovenya, Hırvatistan gibi zengin üyeler, diğerlerinin yükünü çekmek istemediler. Sırpların hegemonya isteği de tuz biber ekti “ diyorlar. Makedonya’nın pek çok yerinde dalgalanan Arnavutluk bayraklarını soruyorum. “ AB ilkelerine göre, bir ülkede azınlık etnisite % 20 ‘ yi geçince dil ve bayrak özgürlüğü olurmuş.” Asıl çarpıcı konuşmalar şunlar; “ Biz Türkler tembeliz. Arnavutlar, her işte başarılı oluyorlar, biz kendi atalarımızın topraklarını bırakıp giderken, yüzyıllardır buralarda yaşayan Arnavutlar ayrılmadılar, bugün Makedonya nüfusunun % 25’ inden fazlasını teşkil ediyorlar.Türklerin oranı % 5 ‘lere düştü. “

Daha sonra dönmek üzere izin isteyip kalkıyorum. Sabah bomboş olan kafeler, caddeler dolu şimdi. Müzik sesleri birbirine karışıyor. Göl kıyısındaki plaj rengarenk deniz bisikletleri ile dolu. Struga 400 yıllık bir yerleşim olduğundan, fazla bir tarihi mirasa sahip değil. Göğe yükselen iki minarenin peşine düşüyorum. İlki; Halveti Hayati Hasan Baba Tekkesi ( 18. yy ). Diğeri Struga Müftülüğünün bulunduğu camii. Tekkenin önündeki banklarda, namaz vaktini bekleyen yaşlılara yaklaşıyor, selam veriyorum. Ortak tahlil aşağı yukarı aynı. “ Türkler hep kalktı buradan, Amerika’ya, Hollanda’ya, Türkiye’ye gittiler, biz bir avuç kaldık buralarda. Allaha şükür ki; namaz kıldığımız iki camimiz var. Osmanlı bizi buralarda garip koydu gitti. Sıkıldığımız zaman, bir araya gelir, “ Çanakkale türküsü “nü, “ Çökertme türküsü “ nü söyleriz diyorlar.

Saat 14.00. Taç Mahal’in Kara Drim nehri kıyısında kurulmuş masalarından birine oturuyorum. Sabahtan, garson tanıdığı için, 25 gündür ilk defa Türkçe yemek siparişi vermenin keyfini yaşıyor, bir büyük Skopska bira, nehirden gelen serinlik ile huzur buluyor ve şükrediyorum. Taskebabı, pilav ve cacık ile midem, geçmişini hatırlıyor eminim bu anlarda. 290 MKD ödeyip ayrılıyorum.

Bir müddet, sıcaktan gagaları açık serçelerin, nehir yatağındaki taşlardan suya sarkarak, ürkek su içişlerini, banyo yapışlarını izliyorum. Az ileride, Struga’nın kuğuları, kibirle dolaşıp, bir yandan gagaları ile tüylerini tarıyorlar. Herkes, her şeye rağmen hayatından memnun gibi geliyor bana. En azından Struga beni mutlu etmeyi başarıyor.

Durmaksızın dolaşıyorum, alış veriş merkezlerinin yoğun olduğu Mareşal Tito caddesi, güneşte kalmış, yanıyor sıcaktan. Yine göl kenarında, setin yanındayım. Ellerinde kamışları, 5 cm boyu geçmeyen balıkları yakalıyor yaşlılar.

Gün batana kadar Struga’yı terk etmeme kararındayım. Sık sık, nehir kıyısındaki, banklarda, ağaçların verdiği gölgede nefesleniyor, kendime geliyorum.

Yürüdüğüm sokaklarda, evlerin dış kapılarının kilitli olmadığını, hatta, anahtarların üzerinde bırakıldığını görüyorum. Ülkemle ilgili kötü anılarımdan olacak; Ohri’de kaldığım evde, kapıyı içeriden kilitlediğim için, ev sahibi uzun süre dışarıda kalmış, kapıya vurunca gidip açmıştım. O zaman bana “ buralarda kapı kilitlenmez “ demişti. Türkiye de ise “ çelik kapısız ev kalmayacak “ reklamları yapılıyor.

Ani bir kararla, gün batımını, yine, Ohri’de, Sveti Jovan at Caneo kilisesinin üzerinden Ohri gölünü ve dağlarını seyretmek arzusu duyuyorum. Drim Hotel önündeki duraktan, ilk minibüse binerek Ohri’ye dönüyorum. Nerdeyse, fanatik sevdalısı olduğum tepeye mevzilenip, bol fotoğraf çekerek, gölü, dağları seyrediyorum. Derken, güneş, Arnavutluk tepelerinin arkasında kayboluyor.

Odama dönüş yolunda bir pizza alıyorum. Tinex marketten de bira almak için giriyorum. Dolap kilitli, görevli geliyor, saati gösteriyor, anlıyorum ki; 19.00 ‘dan sonra alkollü içki satışı yok. Evin karşısındaki Hedi’s markete giriyorum, sırf merak ettiğim için. Çocuk bira isteğime cevap vermiyor, kararsız, ısrar etsem, belki verecek ama o da; 19.00’dan sonra yasak diyor. İstemiyorum , ülkemde, sabahçı büfelerde berduşlara, tinercilere, hapçılara şarap, bira satanları düşünüyor üzülüyor, ürperiyorum.

Demlediğim kuşburnu çayı ile pizzamı yiyerek, çok geçmeden, yarın Bitola’ya götürecek olan bedenimi dinlenmeye bırakıyorum.


09.06.2009 ( OHRİ - BİTOLA “manastır” – OHRİ )


Otobüs, her iki yanımda uzanan ormanla kaplı tepelerin arasındaki yolu nefesi kesilerek çıkmaya çalışıyor. Radyoda Balkan müzikleri, nakarat kısmında uzun zurna havaları çalıyor, öylesine tanıdık bildik ki; farkında olmadan mırıldanıyorum. Sabah 06.30 otobüsü ile Bitola ( Manastır ) yollarındayım.

Sabah serinliğinde kaldığım evden, Ohri’nin kuzey- güney ana caddelerinden olan Makedonski Prosverliteli caddesinden terminale yürüyorum yine. Ohri’yi öyle sevdim ki; gezmeyi düşündüğüm yerlere, Ohri’den gidip dönmeyi tercih ediyorum. Hem Ohri çok güzel, hem kaldığım ev temiz ve ucuz.

Yine, sanki , her gördüğümü kaydediyormuşçasına, en önde oturuyorum. Şöför ve yanımda oturan adam, heyecanla hiç durmadan bir şeyler anlatıyorlar. Şimdiden kafam şişti. Her cümlenin başında bizim de aşina olduğumuz “ a be “ kelimesini kullanmaları hoşuma gidiyor, bir yandan da. Çok kullanılan başka bir kelime de “ hadi “. Resne’ye giriyoruz, Makedonlar Resen diyor. Yolun yarısını bitirmiş oluyoruz böylece. İttihat Terakki liderlerinden Niyazi Beyin sarayından başka, kayda değer bir şey olmadığını, hatta, sarayı ziyaret için bile inmenin gerekmediğini duydum birkaç kişiden. Bu nedenle, Bitola’ya devam ediyorum. Resneli Niyazi’nin İstanbul’un Küçükçekmece ve Altınşehir civarında çok büyük arazileri olduğunu ve daha ben öğrenci iken, buraların parsellenip satıldığını, evimizin hemen yanındaki Bakırköy İncirli caddesindeki , kocaman ve giderek harabeye dönen ahşap konağın da Resneli Niyazi’ye ait olduğunu hatırlıyorum. İttihat Terakki’nin önde gelenlerinden olan Niyazi Bey, 2. Meşrutiyet ayaklanmasında ve 1903deki Yunan savaşında çok kahramanlıklar göstermiş birisi. Ancak, 1913 yılında, Arnavutluğun Avlonya limanında İstanbul’a gidecek gemiyi beklerken, kendi koruması tarafından öldürülüyor. İşin garibi, korumaları, İttihat Terakki Fırkası göndermiştir Resneli Niyazi’ye. Bu cinayet, hala çözülememiş, ancak, Türkçemize

“ ne şehit oldu ne gazi

pisi pisine gitti Niyazi “ deyimini kazandırmıştır.

Sabah terminalde otobüs beklerken, kenardaki fıskiye çeşmeden su içmiştim. Ondan mıdır bilmiyorum, Resne’den sonra bağırsaklarım allak bullak oldu. Bir anda şiddetli bir ishale yakalandım. Otobüsün mola vermeye niyeti yok, her tarafım orman, insem, bir sonraki otobüs 3.5 saat sonra. Bitola’ya kadar, kendimi tutmaya çalışırken kanter içinde kaldım, tir tir titriyorum. Otobüs, Bitola terminaline girer girmez, yerimden fırlıyorum. Allah’tan terminalin içinde, kapı menteşeleri kırık, suları akmayan bir tuvalet varmış. Atıyorum kendimi içeri, kazasız belasız Bitola’ya ayak basıyorum. Allah, gezi esnasında kimseye benzer problem yaşatmasın, bu detayı anlatmadan geçemezdim.

Benzer bir durum, üç sene önce Sri Lanka’nın başkenti Colombo’da başıma gelmişti. Üzerimde sırt çantalarım, otel arıyordum. Az sonra, bir tuvalet aramaya başladım ama nafile. Ben de, çaresizlikten çantalarımı kaldırıma bırakmış, etraftakilerin şaşkın bakışları altında, yakındaki bir çalı kümesinin altına girivermiştim.

Bunlar da, gezilerin tuzu biberi, her türlü önleme ve dikkate rağmen, iki kez karşılaştığım bu zor durumları kazasız atlatabildim.

Bitola otobüs terminali, şehrin dışında bir yerlerde olmalı, görünürde ne insan ne araç var. Yan tarafta uzanan geniş asfaltı takip etmeye başlıyorum. Neden sonra, karşıma çıkan bir genç, Sirok Sokağın çok ileride, sağda olduğunu söylüyor. Sirok Sokak, Bitola’nın en popüler caddesi. 1.5 km. kadar yürüdükten sonra, Sirok Sokağın tam ortasına dalıyorum. Bom boş caddede, dükkanlar açılmaya, kafeler, sandalye ve masalarını çıkarmaya çalışıyor. Elimde, internetten indirdiğim uyduruk bir Bitola haritası var. Ne hikmetse, LP, Makedonya konusunda detaylı bilgi vermiyor, harita da yok. Güneşe bakarak, kentin içinden geçmesi gereken Dragor nehrini kerteriz alarak ilerlemeye başlıyorum. Yürüdükçe, Sirok Sokak güzelleşiyor, iki camii, bir Katolik kilisesi ve üzerinde Ortodoks haçı bulunan saat kulesi aynı cadde üzerinde dizilmiş. Manastır adı , ilk ahalileri olan Kırgızların milli destanı Manas ile ilişkilendirilirse de; Osmanlı topraklarına dahil edilmesinden sonra, etrafındaki pek çok manastır kalıntısından dolayı bu isimle anılması daha doğru gibi geliyor. Balkan Savaşından sonra, savaşı kazana Balkan uluslarının ortak kararı ile Bitola ismi veriliyor Manastır’a. Bir zamanlar 28 konsolosluğun bulunduğu Bitola, Osmanlı zamanında ne denli önemli bir kent olduğunu göstermektedir. 3. Ordunun merkezi burada kurulmuş, giderek, Abdülhamid’e karşı örgütlenen genç subaylar ile İttihat Terakki Partisinin direniş merkezi olmuştur.

Sirok sokağın sonlarına doğru sağ tarafta bir cami çıkıyor karşıma. Önündeki bilgi panosunda, Kadı Mehmet Efendi Camii olduğu, 1558-1559 yıllarında inşa edildiği, vakıf içerisinde, sıbyan mektebi, medrese ve kırktan fazla dükkanın olduğu yazıyor. İçeri giriyorum, köklü bir restorasyon çalışması var. İşçiler, keresteler, inşaat malzemeleri taşıyorlar. Önümden geçen bir gence selam vererek, “ içeri girebilir miyim ? “ diye soruyorum. “ Tabii, ama dikkatli ol “ deyince, her tarafı kazılmış caminin içine giriyorum. Bu arada, işçilere talimatlar veren, yetkili bir kadın geliyor yanıma. Türkiye’den geldiğimi öğrenince, seviniyor ve bilgi vermek üzere İngilizce bilen birisini görevlendiriyor. Mihrabın hemen önündeki iki kazı, caminin üzerine inşa edildiği bir kiliseye aitmiş. Son cemaat yerinde ise, yapılan kazılarda, yine eski bir caminin temelleri çıkarılıyormuş. Giriş kapısını çevreleyen çinilerin İznik ürünü olduğunu söylüyor, bana bilgi vermekle görevlendirilen genç. Kubbenin etrafında çok güzel manzara resimleri var.

Kadına; “ kazılar bitince, burası cami olarak mı? Kilise olarak mı? hizmet verecek “ diyorum. “ Kazı yerleri , camlarla görünür şekilde teşhir edilip, aydınlatılacak, cami binası da müze olarak kullanılacak “ cevabını veriyor. İyi diyorum, Ohri’de İmaret tepesindeki, Fatih Sultan Mehmet Camiinin yerine, ince politikalarla kocaman Sveti Klement Pantelejmon Kilisesini diktikleri gibi bir tarihi şövenizm yapmazlar inşallah. Teşekkür ederek ayrılıyorum.

Yolun karşısında, park içindeki saat kulesine yöneliyorum bu kez. Bitola’da her tarihi eserin önünde, üç ayrı dilde, detaylı bilgiler veren panolar yerleştirilmiş. 17. yy ‘da, iki camii, bir Katolik kilisesi ve hemen arkasındaki Sveti Dimitri Ortodoks kilisesinin ortalarında yer alacak şekilde inşa edilmiş. 70 sene boyunca, her altı saatte bir, altı farklı melodi çalarmış, kuledeki mekanizma. Mozart’ın “ Gece Serenadı “ ve “ Bitola Babam Bitola “ melodileri çok beğenilirmiş. 32 m. yüksekliğindeki kule dört katlı, 1639 yılındaki inşaatından sonra 18. ve 19. yy ‘larda değişiklikler yapılmış. Hala, sabah 06, 12 ve akşam 18, 24 saatlerinde farklı melodiler çalarmış ve sat kula ( saat kulesi ) olarak adlandırılıyor yörede.

Eski fotoğraflardan geniş bir nehir olarak hatırladığım Dragor, beton kanalların içinde uslu, sakin, debisi az, yorgun ve kirli olarak akıyor. Hemen arkasındaki İshak Çelebi Camiinin önüne geliyorum. 1506 yılıda yapılmış, bakımsız bir hali var. Güzelim mermer panolar üzerinde Osmanlı armaları, sancak figürleri, ayaklarımın altında, caminin etrafına çepeçevre kaldırım taşı gibi döşenmişler. İsyan ediyorum, bir Allahın kulu çıkıp, “ yahu bu kadar emek verilmiş oymaların ayaklar altına döşenmesine nasıl razı oldunuz “ demiyor. Ben demek istiyorum, yüklendiğim kapının üzerindeki asma kilidi sonradan fark ediyorum.

Sirok sokağın bir arkasında Sveti Dimitri kilisesi var. Panoda, 1830 yılında Türkler tarafından yaptırıldığı yazıyor. Her Ortodoks kilisesindeki gibi burada oldukça büyük pano ve üzerindeki ahşap ikonlar, Üsküp’deki Sveti Spas manastırı ile rahatlıkla boy ölçüşebilir. Tavandaki mavi gökyüzü ve fırtına bulutları ve freskolar çok canlı. Yine tavanda bir resim dikkatimi çekiyor. Vietnam’ın kuzeyinde Tay Ninh kasabasında bulunan Cao Dai tarikatının sembollerinden, üçgen içinde tek göz, bir Ortodoks kilisesinde karşıma çıkınca şaşırıyorum, gerçi , evvelsi gün Ohri’de, İmaret tepesinde, Roma mozaikleri üzerinde Hindu-Aryan kültürüne ait svastika figürlerine rastlamıştım. Kilisenin bahçesinde, bir kenara yığılmış, parçalanmış Roma mermer panoları, sütun başlıkları sahipsiz duruyor.

Sirok sokağın ortalarına doğru, sağda küçük meydanda, partizanları simgeleyen heykel, geçmişin onur abidesi gibi. Onun arkasında ise, Makedonyalıların 1880-1964 yılları arasında yaşamış ve Balkanlardaki ilk filmci ve fotoğrafçısı Milton Manaki’nin önünde kara kutu fotoğraf makinesi ile heykeli var.

3. Ordunun merkezi olan Manastır ( Bitola ), Osmanlı ordusunun tam anlamıyla yığınak yaptığı bir kent olmuş. İki büyük kışlada 30000 asker bulunuyormuş.1. Dünya savaşında tamamı yerle bir olan bu kışlaların bulunduğu alandaki panodan okuduklarıma göre, 1837’de yapılan kırmızı kışlada piyadeler, 1840 yılında yapılan beyaz kışlada süvariler kalıyormuş. Sirok sokağın bittiği yerde Mustafa Kemal’in okuduğu askeri idadi binası, nasıl olduysa, yıkımlardan kendini kurtarabilmiş. İdadi; lise düzeyinde eğitim kuruluşu anlamına geliyor. Şimdi Milli Müze olarak değerlendiriliyor, binanın ikinci katının sağ tarafı da Atatürk’e ayrılmış. Binanın kocaman kapısını zorlukla iterek, içeri giriyorum, merdivenlerin önündeki masadaki genç nereye gideceğimi soruyor. Anlamıyor ve “ ne demek ? “ diye soruyorum. Meğer Milli Müze girişi ayrı, Atatürk salonu girişi ayrı imiş. Bir yerlere telefon ediyor, az sonra genç bir kız geliyor yanıma ve 100 MKD’lik bir bilet kesiyor. Birlikte 2. kata çıkıyoruz. İngilizce, binanın geçmişini, Atatürk’ün öğrenciliğini, bu salonun oluşmasında Türkiye’nin gayretlerini anlatıyor. Duvarlarda bildik resimler, Çanakkale Savaşı ve Büyük Taarruz ile ilgili posterler var. Atatürk’ün daha önce duymadığım bir sözü etkiliyor beni; “ Ulusun hayatı tehlikeyle karşı karşıya kalmadıkça savaş bir cinayettir. “ Görevli kız, Türk olduğumu anlayınca, bir kenara çekiliyor ve dilediğim kadar kalabileceğimi ve fotoğraf çekebileceğimi söylüyor.

Çıkıyor, çılgınlaşan sıcağın altında adeta ayaklarımı sürüyerek, sabah indiğim otobüs terminaline doğru yürüyorum. Hava öyle sıcak ki; ayaklarımı kaldırmaya üşeniyorum. Sanırım, sabah, yolda hissettiğim bağırsaklarımdaki rahatsızlığın da rolü var bunda, soğuk soğuk terliyorum. 1.5 km.yi yürüyerek terminalin yanına geliyorum. Sabah gördüğüm ıssız, kimsesiz görüntülerden eser yok. Etrafındaki kafe ve restoranlar açılmış, önlerindeki masalar dolu. Terminalin önünde, Heraclea Lyncestis kazılarına 1400 m. yazan bir levha görmüştüm, ilk indiğimde. Bir de oaraya gideyim diyerek, tekrar yürümeye başlıyorum, hiç görmediğim kadar süslü bir Ortodoks mezarlığının yanındaki dar ve bozuk yol, tam Heraclaa Lyncestis kazılarının karşısına getiriyor beni. Tel örgülerle çevrilmiş, kazı alanında yoğun bir faaliyet var. Yüzden fazla işçi, el arabaları ile kazı alanından çıkan toprakları taşıyorlar, arkeologlar ölçüm aletleri ile gruplar halinde geniş kazı alanına yayılmışlar. Kazı sezonunun en yoğun döneninde anlaşılan burası. İlk kazılar 1936 yılında başlamış, para buldukça devam ediyorlarmış. Tel örgülerin ardından ve 600 MKD vererek içeriden göreceklerim arasında çok fark olmayacağı inancı ve tükenmek üzere olan enerjimin son kırıntılarını da harcamamak amacı ile, dışarıdan tel örgüler boyunca dolaşarak seyrediyorum Heraclea Lyncestis’i. Burası, Makedon kralı 2. Filip tarafından kurulmuş, ancak 200 sene sonra Romalılar ele geçirince, Adriyatik Denizine kadar uzanan ticaret yolu üzerinde önemli bir merkez olmuş. Yine de; aklım içeride 1300 m2 lik kumların serilmesi ile korunmuş olan mozaik panoda. Teşhire açık mı acaba ?

Dilim bir karış dışarıda, aynı yolları geri dönerek, Bitola otobüs terminalinin serin bekleme salonuna atıyorum kendimi. 13.15 otobüsüne bilet alıyorum ( 200MKD ). Dönüş yolunda, daha da eski bir otobüsün homurtularını, motorun küfürlerini duyar gibi oluyorum, rampaları tırmandıkça. Bir köy yakınlarında yol kenarında otobüs duruyor. Karşıdan bir cenaze alayı geliyor, önde bir genç, yaldızlı, pırıl pırıl parlayan bir haç taşıyor, arkasında tek sıra halinde yürüyor insanlar, cenazenin bulunduğu otobüsün arkasında da, ölenin ailesi kol kola girerek saf tutmuş, birbirlerinin omuzuna yaslanmış, ağır ağır yürüyorlar.

15.00’ de Ohri’deyim. Yarın sabah Üsküp için, otobüs biletimi alıyorum ( 510 MKD ). Odamda uzanıp, dinleniyorum, akşam serinliği başlayıncaya kadar.

16.30, son kez Ohri gölünü, dağlarını seyretmek için sahile iniyorum. Kordon boyu, çocuklarını gezdiren anneler, çekirdek yiyerek oynayan çocuklar ve benim gibi dolaşmaktan perişan olup, ağaç gölgelerine sığınmış birkaç yabancı ile hareketlenmiş bu saatlerde. Sveti Sophia ( Aya Sofya ) kilisesinin bahçesinde oturuyor, gezimin son gününde, bir ay önce Venedik’ten başlayıp, Floransa, Pisa, Trieste, Slovenya’nın unutamayacağım göl ve Julyan Alplerini, Hırvatistan’da Zagreb’in birbirinden güzel bina ve müzelerini, Dudrovnik’de Akdeniz iklimini, Bosna Hersek’te Sırp katliamı anısı toplu mezarları, Koşki Mehmet Paşa Camii minaresinden seyrettiğim Mostar köprüsünü, Karadağ’da Kotor’un dramatik fiyortlarını, Sveti Stephan köyünün aklımdan silinmeyecek güzelliğini, Arnavutluk başkenti Tiran’da uluslar arası sermayenin şımartıp yozlaştırdığı Arnavutları, Kosova’nın hiç de tahmin etmediğim potansiyel gücünü, insan ve bina yoğunluğunu, film şeridi gibi hatırlamaya çalışıyorum. Bir ay süren gezim, bazen çok kısa, bazen kıtalar dolaşmış gibi uzun geldi bana. Ama, çok şey öğrendiğim, hissettiğim, sevindiğim, duygulanıp yer yer nefret duygularımın kabardığı bir gezi idi. Her şey gibi bitiyor. Sahilde, bir banka oturup, önümden geçen, piyasa yapan insanları izliyorum. Yanıma iki genç kadın oturuyor. Türkçe konuşuyorlar. Burada yaşamaktan memnunlar mı diye soruyorum. Ohri’yi çok sevdiklerini, İstanbul’a bile değişemeyeceklerini söylüyorlar.

Hava kararmaya başlıyor yavaş yavaş, elimde, çok beğendiğim pizzalar, odamın yolunu tutuyorum. Sessiz dediğim odama nazar değdi sanırım. Karşı odaya yerleşen iki yaşlı ve şımarık adam, yükses sesle konuşarak, kapıları çarparak geç saatlere kadar rahatsızlık verince, çantamdan eksik etmediğim kulak tamponlarını, dibine kadar sokarak, dış dünyaya kapadım kulaklarımı ve uyku boyutuna girdim.


10.06.2009 ( ÜSKÜP İSTANBUL )


Bugün dönüş günüm, aileme, eşime, yavrularıma, yavrumun yavrusu torunuma kavuşacağım. Kaldığım evin sahibi, saat 05.00’de arabası ile terminale bırakabileceğini söylemişti. 15 dakika kaldı, ortalıkta ses seda yok. Son anda nefes nefese koşturmak istemediğim için, çantalarımı yüklenip, sabah serinliğinde terminalin yolunu tutuyorum son kez. Saatinde hareket ediyoruz. Ohri- Üsküp arası, 168 km. Orman içindeki asfalttan, yeşil dokuyu seyrederek gidiyor, serinlikte tarlaları çapalayan kadınlara bakıyorum. 06.30’da Kiçeva’dan, daha sonra Mavrovo Milli Parkının güzelliklerinden geçiyoruz. Mavrovo Milli Parkı içindeki, manastırlarda konaklayamadığım, papazların damıttığı rakı ve mastikalardan içemediğim için, bir burukluk hissediyorum içimde. Başka sefere inşallah. Tetovo’dan geçerken, artık, minarelerin bitiş şeklinden Arnavut veya Türklere ait olduğunu kestirebiliyorum. Arnavut camilerinin minarelerinin ucu, genellikle süslü ve boğumlu, Türklerin ise sade ve düz bitiyor. Balkanlarda, Müslüman Arnavut çoğunluğu, Hristiyanların, Müslümanlar üzerindeki hesapların zayıflatıyor ama Türk’ler yeterli direnci gösteremiyorlar, anladığım kadarıyla.

Saat 09.00’da Üsküp otobüs terminalindeyim. Uçak 13.50 ‘de hareket edecek, bu saate kadar, çaresiz bekleyeceğim. Terminalin, rahat sandalyelerinde notlarımı topluyor, çektiğim binlerce fotoğrafa bakıyorum. Havaalanına sadece taksi ile gidiliyor. Taksi şöförleri de, terminal dışında eşkıya gibi bekliyorlar. Bakalım, bu kez ne numara yapacaklar ? Saat 11.00’de çantalarımı yüklenip, dışarıda ilk önüme çıkan şöföre soruyorum. Arabanın tozlu kaportasına parmakları ile 25 € yazınca, sağlam bir ıslık çalmış olmalıyım ki; diğerleri de dönüp bakıyor. Yan taraftan 10 € diyerek sesleniyor başka birisi. Bu kez, iki şöför ağız dalaşına giriyorlar birbirleri ile. Biniyorum, hareket eder etmez, 100 MKD havaalanı park ücreti diyor. 27 km. uzaktaki Büyük İskender havaalanına 20 dakikada geliyoruz. Cebimdeki, son 70 MKD ı uzatıyorum şöföre, 10 € ‘nun yanında. Çamurlaşıyor, 30 MKD için, euro bozmak istiyor, sinirleniyorum, omzuna vurarak, havaalanına giriyorum. Sera gibi, tavandaki camlardan insafsız güneş ışıklarının girdiği salonu, klimalar yeteri kadar soğutamıyor. Bir gölge köşeye sığınıyorum. Giderek yoğunlaşıyor havaalanı. Son kez, fotoğraf makinem ile, salonun ortasında duran Büyük İskender’in büyük büstünü fotoğraflıyor, bir aydır yanımdan ayırmadığım, bir kiloya yakın rehber kitabımı, fotoğraf makinemi bir daha çıkarmamak üzere çantama koyuyorum. Yolcuların çoğu, Türkiye’deki akrabalarının ziyaretine giden Türk asıllı Makedonyalılar. Uçak geliyor, İstanbul’a iniyor. Ailem karşılıyor beni, bu seremonileri sevmemiş olmama rağmen.

Yaklaşık; 140 km. yürüdüğüm, 8 ülke, 30 civarında yerleşimi kapsayan gezi bitiyor. Ama şunu biliyorum: “ Bir gezi, o geziden hiçbir iz kalmadığı zaman biter “. Ben, defterime kaydettiğim 150 sayfadan fazla gezi notu, üç binden fazla fotoğraf ile diğer gezilerimde olduğu gibi izlerini unutmadan yolculuğuma devam edeceğim, kısmet olursa.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 61
Toplam yorum
: 39
Toplam mesaj
: 35
Ort. okunma sayısı
: 7940
Kayıt tarihi
: 04.03.07
 
 

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster