Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

15 Haziran '17

 
Kategori
Psikoloji
Okunma Sayısı
1929
 

Maneviyat eksikliği ve depresyon

Maneviyat eksikliği ve depresyon
 

Önce “depresyon nedir?” ile konuya başlamakta fayda var. Depresyon insanda yaşama karşı duyulan şevkin azalması veya kaybolması olarak tanımlanabilir kısaca. Yaşam dediğimiz şey hareket ve faaliyet ile bir bütündür. Bir şeyin canlı olup olmadığını anlamak için hareket edip etmediğine bakarız. Hareket ya da faaliyet yaşamın en bariz bir işareti, olmazsa olmazıdır. Tüm canlılar hareket halindedir, hep bir faaliyet içindedir ve bir takım faaliyetler ve vazifeleri yerine getirerek yaşarlar, kendilerine verilmiş olan hayatın hakkını verirler.

İnsan da diğer canlılardan farklı değildir hayat konusunda. İnsan da yaşamı boyunca hareket eder, çeşitli faaliyetlerde bulunur. Belli bir süre yaşar ve gider. Peki insanı faaliyete geçiren, harekete sevk eden dürtü nedir? İşte bu dürtüyü şevk olarak tanımlayabiliriz. Şevk duyan insan harekete geçer. Şevk ile yemek yeriz; şevk ile işe geliriz; şevk ile spor yaparız, vb.

Bazen olur ki insanda bu şevk hissi kaybolur. Daha önce kendini şevklendiren şeylere karşı şevk duymaz olur. Yerinden kalkmak istemez, hiçbir şeye el atmak istemez. Bir karamsarlık, bir hüzün, bir anlamsızlık ve boşluk hissi insanı esir alır. İşte modern dünyamızda bu duruma depresyon adı verilmektedir. Ve maalesef son yıllarda tüm dünya üzerinde ve ülkemizde de depresyon vakalarında ciddi bir artış görülmektedir. Bu bir hastalıktır, hastalık olarak ele almak lazım. Nasıl ki vücutta demir eksikliği yaşandığında kişide kalp çarpıntısı vb sorunlara sebep oluyor, kişide şevk eksikliği olduğunda da depresyon hastalığına sebep olabiliyor. Nasıl ki demir eksikliği halledilirse sebep olduğu sorunlar da tedavi edilir, kişide şevk meselesi çözülürse sebep olduğu depresyon da kolaylıkla çözülecektir inşaAllah.

O zaman şevk nasıl kaybolur oradaki vaziyeti anlamak lazım. İnsanlar yaşamları boyunca kendilerini mutlu eden, heyecanlandıran, lezzet aldıkları şeyleri yapmak ve onlara ulaşmak için şevk duyarlar. Güzel bir arabaya binmek, istediği üniversiteyi kazanmak, mutlu bir evlilik yapmak, işyerinde terfi almak, anne-babasını mutlu etmek, sevilen bir arkadaş olmak, sağlıklı ve fit olmak gibi sayabileceğimiz birçok şey insanı şevklendiren ve faaliyet yani harekete sevk eden şeylerdendir. İşte tam burada dünyanın hakikati karşımıza çıkar. Şöyle ki, dünya yapısı gereği mutluluk ve lezzet verici şeyleri karşımıza çıkardığı gibi birçok zaman da hayal kırıklıkları, başarısızlıklar, kayıplar da çıkarır karşımıza. Tabiri caizse dünyada dört başı mamur olunamaz; bu herkes için böyledir. Üstad Bediüzzaman’ın tabiri ile dünya insana “bir üzüm tanesi yedirir, on tokat vurur, hayatın lezzetini kaçırır.” Ancak tabii ki böyle olmasının önemli bir hikmeti, bu halin arkasında çok önemli bir hakikat gizlidir. İnsan bu hakikati ve hayatın varoluş amacını kavrayamadan yaşadığı müddetçe her daim derin hüzünlere ve hayal kırıklıklarına duçar olur. Tam bir hedefe kilitlenmişken bir anda elinden kayıp gitmesi insanın şevkini yok eder, adeta elini-kolunu kırar. Çok sevdiği ve evlenmek istediği bir kız tarafından terk edilen bir insan, işyerinde müdür olmak için yıllarını vermişken yerine başkası atanan bir kişi, ya da en sevdiği bir yakınını bir anda kaybeden biri için yaşanan derin hayal kırıklığı ve hüzün insanın şevkini bir anda bitirip depresyona kapıyı aralayabilmektedir. Son sürat hedefe giderken karşısına duvar çıkan ve duvara toslayan insan gibi hayattaki bu tip hadiseler insanı sürekli sınar durur.

Hayatın bir diğer ve çok önemli hakikati de ölümdür. Ölüm fikri de insanın hayata karşı duyduğu motivasyonu yok edebilecek bir etki gösterebilir. “Çalışıyoruz, didiniyoruz ama ne için, ya da ne olacak sonuçta?” hissi insanı esir alabilir. Sonuçta terk edip gideceği bir yer için şevk duymak kolay değildir. Hele ki kişi ölümü bir yokoluş olarak görüyorsa ve iman gözü ile ölüm hakikatini kavrayamamış ise her an idamına yaklaşan bir insanın psikolojisinin sağlıklı olması beklenemez.

İşte böyle bir hayatta insanı derin hayal kırıklıklarından, şevkini kaybetmekten, ümidini kaybetmekten, güncel tabir ile depresyondan koruyacak yegâne şey imândır. Yine Üstad’ın ifadesi ile “Binler tecrübelerle ve hüccetlerle ve hâdiselerle aynelyakîn bildim ki, hakiki zevk ve elemsiz lezzet ve kedersiz sevinç ve hayattaki saadet yalnız imândadır.” İman bunu nasıl yapar? Şöyle: hakiki imânı elde etmiş ve Rabbi’ni doğru şekilde tanımayı başarmış kişi dünyanın geçici bir oyalanma ve imtihan için yaratıldığını bilir. Dünyadaki şeylere ahiret için değer verir. Dünyaya dünyanın kendisi için değer vermez. Bilir ki dünyanın içindeki her şey dünyanın kendi gibi fanidir ve hakiki bir gönül bağlamaya değmez. Kırılacak cam şişelerine haddinde fazla elmas kıymeti vermez. Böyle yaparak da o cam şişeleri kırıldığında elmas ziynetlerini kaybetmiş gibi kendini kaybetmez, hüzünlenmez. Sadece evindeki sürahiyi düşürüp kıran bir insan kadar etkilenir ve sonra hayatına, yoluna devam eder. Tabii bu bakış açısını insana ancak kâmil bir imân kazandırabilir. Allah’ın varlığını bilmek ve O’nu gerçek anlamda tanımak arasında fark vardır. Allah’ın varlığını kabul etmek ile O’na samimi ve hakiki bir imân ile bağlanmak arasında da çok fark vardır. Sadece “Allah var, evet öyle olduğunu düşünüyorum, bu şekilde inanıyorum” deyip de Allah’ı tanımaya çalışmamak, bizden ne beklediğini merak etmemek, ibadetlere, emir ve yasaklara sırt çevirmek samimi ve makbul bir imân olmuş olmuyor. Ve böylesine zayıf bir iman insanı hayatın ve ahiretin hakikatine ulaştırmıyor. Ve yine bu hal insanın kalbini ve aklını dünyanın çalkantılarına karşı korumaya yetmiyor.

Sadece âhirette değil dünyada dahi insanın hakiki saadeti samimi ve kâmil bir imândan geçiyor. Allah’ın rahmetini, merhametini, adaletini, insanlara ve tüm yarattıklarına karşı sevgisini öğrenmeden, anlamadan, özümsemeden imân kemal kazanmıyor ve insanı dünyanın dağdağalı hadiselerine karşı psikolojik olarak koruyamıyor. Hayal kırıklıkları, hüzünler içinde sürekli yaşama karşı duyduğu şevki törpülüyor ve maalesef depresyonun kucağına atıyor. Dünyada daha huzurlu, daha mutlu ve dengeli yaşamak isteyen insan önce dünyanın hakikatini anlamaya çalışmalıdır. Bunun için de başvurulabilecek en iyi kaynak, Kâinatın Sâhibi’nin Kâinat için adeta bir kullanma kılavuzu olarak gönderdiği Kur’an-ı Kerim’dir. Ey kendini insan bilen insan, Kitâb’ını oku!

NOT: Kur’an-ı Kerim nasıl okunur bunu da inşaAllah ayrı bir yazımızda değerlendirelim. Zira Kur’an-ı Kerim’i okumak eline bir Türkçe meal alıp onu okumaktan ibaret değildir, buna indirgenemez… 

NOT2: O yazıyı yazdık elhamdülillah : link : http://blog.milliyet.com.tr/kur-an-i-kerim-nasil-okunmali-/Blog/?BlogNo=568813

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Toplam blog
: 37
Toplam yorum
: 0
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 833
Kayıt tarihi
: 31.03.17
 
 

Hakikati salt aklına ve ilmine güvenerek aramak, karanlık bir gecede, ıssız bir çölde kafa feneri..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster