Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Mayıs '07

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
5501
 

Mardin Kapı Şen Ola

Mardin Kapı Şen Ola
 

"Mardin Kapı Şen Ola" aslında bir Diyarbakır türküsü, netekim "Mardin Kapı" Diyarbakır'da bulunuyor. Bizse şimdi hep beraber Mardin'e gidiyoruz, kebap neyin yemeye, başım üstüne!

İstanbul-Mardin arası aktarmasız, hergün yapılan uçuşlardan birine aldığım bilet ile iki saat içinde Mardin toprağına kuş gibi konacağımdan emin, klimaya karşı nafile tedbirini almış ama üşümemiş (dönüşte almamış ama üşümüş), kulak tıkanmasına karşıysa cak cak sakız çiğneyerek geçirdiğim tüy hafifliğindeki vakitler "Mardin için alçalıyoruz" anonsuyla nihayete ermeye ramak kala "Sayın yolcular Mardin'e alçaldık ama inemedik, Diyarbakır'a iniyoruz, no panic" anonsuyla yerini üzülsek mi korksak mı, "oksijen maskesini takmamız gereken an bu an mıydı?" çelişkileriyle geçen yarım saate bırakıyor.

Mardin havaalanına inememe sebebimiz şiddetli kum fırtınası, Diyarbakır'a inme sebebimiz ise "Mardin- Diyarbakır arası arabayla taş çatlasa bir saat" olarak belirlendikten sonra bana da dolmuş, taksi bir dört teker bulmak kalıyor. (Dikkat! Diyarbakır- Mardin arası taksiye binerseniz 80 YTL'den fazla vermemeye özen gösterin) Damarlarıma Polyanna kanı pompalamaya, yüzüme de buranın yabancısıyım ama yolu biliyorum aslında ifadesi vermeye çalışarak "eh yolu da görmüş olurum canım" diye diye taksiye biniyorum.

Yol güzel, bu yıl çokça yağan yağmur güneydoğuda yeşili fışkırtmış ama Mardin'e yaklaştıkça yeşil yerini biraz daha kel topraklara, kayaya taşa bırakıyor. Yolun ilk yarım saatini geride bıraktığımız halde neden hala en ufak bir "Mardin" tabelasına rastlamamış olduğumuzu "ehe buraya da hiç tabela koymamışlar canım he he" diye şöföre çıtlatınca, "görünücek abla birazdan" cevabını alıyorum, biraz sonra da "Mardin 40km" tabelasını okuyarak son kaçırılma ve Boran Ağa ile zorla evlendirilme senaryomu da rafa kaldırıyorum.

Sonunda Mardin'e ben sağ, taksi şöförü paraya vurmuş ulaşıyoruz ama hangi Mardin'e? Mardin Yeni Şehir ve Eski Şehir olarak ikiye ayrılıyor sevgili okurlar. Ben önce yeni şehre geliyorum, çünkü kalacağım yer burada, siz yerli tursitler (ben turist değil miyim? turistim ama uzun hikaye) eski şehirde kalacaksınız çünkü Mardin'de gezilecek hemen her yer eski şehirde.

Yeni şehir, eski şehirde baş gösteren su, yerleşim yeri ve sair sıkıntılardan sonra eski şehir altında, dağın eteklerinde çarpık kentleşme abidesi olarak inşa edilmiş, sevimsiz beton binalardan ibaret bir ilçe görünümünde. Eski şehir ise o hep resimlerini gördüğümüz taş evler, otantik sokaklar, eski dükkanlar, restore edilmiş taş oteller ve elbette kebapçılardan ibaret, yeni şehre göre özellikle geceleri ılık bir rüzgarla gün boyu pişen beyinleri serinleten minyatür bir yaşayan tarih parçası.

Hem havanın sıcaklığı, hem etraftaki turist bolluğu, hem de mekanın son derece otantik oluşu yüzünden eski şehirde dolaşırken kendimi zaman zaman deniz kenarı bir güney kasabasında yürüyormuş gibi hissettiğim de oldu, tek sorun kaynama noktasında gelindiğinde kendimi atacak bir denizin bulunmamasıydı. Deniz yok dedim ama, aslında Mardinliler'in denizi var: Harran! Eski şehirdeki çay bahçelerinden birine oturunca Deniz gibi sonu görünmeyen, uçsuz bucaksız bir Harran manzarasını aynen denizi seyredalmış gibi seyrediyorsunuz, rüzgarla dalgalanan ürün deniz dalgasını andırıyor, sadece Harran'a balıklama atlamak tehlikeli ve yasak!

Ben derim ki, gitmişken, vakit de varsa Mardin sokaklarını gezebildiğiniz kadar gezin, gezerken zaten camileri, taş oyma minareleri, taş evleri, harika işçiliği göreceksiniz, ben burada fazla detaylandırmıyorum ama Postane binasının ve Mardin Müzesi'nin de kesinlikle gezilmesi gerektiğini eklemek istiyorum. Yine Mardin'deyken eski şehre 10-15 dakika uzaklıktaki, İsa'dan sonra 5. yüzyılda inşa edilmiş, Süryani Kilisesi'nin en önemli merkezlerinden biri olan, 640 yıl boyunca (1932'ye kadar) Süryani Ortodoks Patriği'ne ev sahipliği yapmış Deyrülzafaran Manastırı'nı da görmeden olmaz.

Manastır, milattan önce Güneş Tapınağı, daha sonra da Romalılar tarafından kale olarak kullanılmış sonra da işte bu kompleks üzerine şu an mevcut asıl manastır inşa edilmiş. Manastırla ilgili elbette çok fazla detay var, bunları rehber eşliğinde gezerken öğreniyorsunuz. Ben yalnızca sizi buradan, milattan önceki yıllarda herhangi bir harç, vs kullanılmadan sadece "taşları sıkıştırma tekniği" ile inşa edilmiş, şu anda da üzerinde manastır bulunan güneş tapınağına hafif bükülerek indiğinizde, tapınağın son derece alçak tavanına eşimin yaptığı gibi parmak atmamanız konusunda uyarmayı görev biliyorum. Ufak parçalar dökülmeye başlayınca tarihin milattan önceki yapraklarına gömülme korkusuyla kendimizi can hıraş dışarı atmamızı, içerideki küf kokusundan bunalmamıza yoran rehberimize buradan sevgilerimi iletiyorum.

Gelelim gastronomik hadiselere: Tiz kebap yene, künefe tadıla! Eski şehirde Cerciş Konağı'nı leziz yemekleri ve şahane Harran manzarası bakımından tavsiye ediyorum. Biraz ilerisinde bulunan Erdoba da bir sonraki gece yemek için ya da yemek üstüne kahve niyetine aynı Harran manzarasıyla sizi memnun bırakacaktır. Ayrıca yolunuz yeni şehre düşerse Çağ Urfa'da kendinizi kebaba boğup, karşılığında sadece 25 YTL öder; aynı gazla hemen yakınındaki Sıtkı Usta'da tüm zamanların en bol fıstıklı künefesini taş gibi dondurma eşliğinde mideye indirebilirsiniz.

Yeri gelmişken sevgimi göndermek istediğim bir diğer kişi de Çağ Urfa'da kendisine açık ayran siprariş edip de ayranı karşımda durmadan kaşıklayıp höpürdete höpürdete içen arkadaştır, ayranla kal diyorum. Şimdi biliyorum siz korktunuz kilo, kalori falan ama korkmayın, hava çok sıcak anında yakıyorsunuz yediklerinizi. Alın size bir de tiyo, kebapçıya oturup bize önden hemen erukla sembuseği getir usta derseniz acaip havanız olur, "adam biliyo bu işi aman ha! ona göre mesafemizi koruyalım" tarzı bir yaklaşımla karşılaşırsınız. Bu arada eruk bildiğimiz içli köfte, sembusek de Mardin'e özgü kapalı lahmacun (kapalı pide gibi).

Dedik ya hava sıcak, beni bir toz ve duman bulutu karşıladı önce, herşey ondan ibaretmişçesine; siz en güzeli ilkbahar ya da sonbaharda gezin Mardin'i, şöyle rahat rahat. Dönerken de tatlınızı almayı unutmayın yanınıza, uzaklarda Mardin tadı dokunsun bir süre daha damağınıza.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Benım atalarım mardınlı olmalarına karsın ben mardını bır yabancı gıbı sadece bır kac kere görmüsümdür(oda turıstık gezıler sayesınde)evet gercekten mardın dünyanın en güzel,en otantık şehrı.. insan kendını eskı caglarda sanmasına karsın masalsı güzelligine hayran kalıyor mardın dinlerın ve dıllerın şehrı sıfatını hakedıyor

TAN ALKAN 
 13.09.2008 9:18
 

bayılıyorum böle alıp başını biyerlere gitmelere bi ben yapamıyorum tıkanıp kaldığım köşemden sizlerin o güzel yazılarını okuyarak vakit geçiriyor taa oralara gitmiş yaşamış gibi oluyorum..ne güzel diyorum...darısı başıma...:)))

serap horasan 
 03.07.2007 15:48
Cevap :
Yorum için teşekkürler, darısı başınıza inşallah:)  04.07.2007 10:19
 

seni MB gurme adayı olarak ilan ediyorum. hak ettin artık bu ünvanı, seçimini biliyorsun çünkü giderken kopyalarını küçük rulo kağıtlara hazırlamış gibisin sanki , sevgilerimle..

erol aslan 
 29.05.2007 15:08
Cevap :
Kabul edemem gurmelik ünvanını diyemiycem, tevazu gösteremiycem, deniyorum yeni tatları dilimi korkak alıştırmadan ne diiim:)  29.05.2007 17:14
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 25
Toplam yorum
: 118
Toplam mesaj
: 23
Ort. okunma sayısı
: 936
Kayıt tarihi
: 15.02.07
 
 

Ben Gözde. Yaş: 30. Meslek: Avukat. Medeni hal: Evli. Ruh hali ve saçları: Dalgalı...

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster