Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Haziran '06

 
Kategori
İş Yaşamı - Kariyer
Okunma Sayısı
2871
 

Marka öyküleri

Mustafa Reis ağlarını attı, bekliyor

Söyleşiyi, Mudo'nun Maslak'taki mağazasında yapacağımızı sanırken, kendimizi bir anda Sarıyer'de bir balıkçı teknesini beklerken buluyoruz. Sıcağın altında teknenin kıyıya yanaşmasını tam bir saat bekliyoruz. İçinde Mudo'nun sahibi Mustafa Taviloğlu var.

Meraklı gözlerle yanaşan tekneyi ararken, yanımıza bir balıkçı yanaşıyor. "Kimi arıyorsun abla?" diye soruyor. Tanıyıp tanımayacağı konusunda önce tereddüte düşsem de hemen söyleyiveriyorum. "Şey, Mustafa Taviloğlu'nu.."

"Mudo Mustafa'yı arıyorsun sen. Balıkçılar Çarşısı'nı geç, hemen ileride" diyor.
Tarif edilen yöne gidiyoruz. Taviloğlu, "Torlaklar II" adlı bir balıkçı teknesinden el sallıyor. Derme çatma bir iskeleden tekneye çıkıyoruz. Teknede Ömer, İlyas, İbrahim Reis'lerin yanında ünlü rallici İskender Atakan ve onun konuğu İngiltere BP'de çalışan Faruk Demir var.

Biz röportaj için bir alt kata iniyoruz. Taviloğlu daha önce hiç görmediğim bir neşeyle başlıyor söze:

"İki gündür denizdeyiz. Tatillerimi balığa çıkarak değerlendiriyorum. Karadenize açılmıştık. Röportaj tamamen aklımdan çıkmış. Sen hatırlatınca geri geldik" diyor.
O an Mustafa Taviloğlu'yla değil, Mustafa Reis'le röportaj yapacağımı anlıyorum. Onun bu kadar balık tutkunu olduğunu bilmiyorum.

Aklıma Orhan Veli'nin şiiri geliyor,
"Neler görmüş, neler öğrenmişti kim bilir?
Denizle boğaz boğaza geçen hayatında!
Ağ yamamak, ağ atmak, ağ toplamak,
Olta yapmak, yem çıkarmak, kayık temizlemek..."
Bu tutkunun nasıl başladığını soruyorum...

Anlatıyor: "Ben küçükken kışları Fatih'te, yazları da Büyükdere'de oturuyorduk. Çocukluğum aklıma gelince hafızamda şöyle bir görüntü beliriveriyor. Elimde kamıştan bir olta, yem ve balık öylece duruyorum. Deniz vardı, denizde balık, bende de olta vardı. Geriye yemi oltaya takmak kalıyordu."

Yanımızdan geçen birine laf atıyor hemen, "Balıklar kokmasın, ne oldu?" Birazdan balık yeneceği için merak etmiş. Pişirilip pişirilmediklerini soruyor. Sonra anlatmaya devam ediyor:

"Ben sorarım, gözlerim. En iyi balıkçılarla konuşurum. Her balıkçı aynı değildir. Oltacısı, ağcısı, derin su balıkçısı vardır."

Siz hangisinde uzmanlaştınız? diye soruyorum.

"Denizden babam çıksa yerim, denir ya. Ben de her balığı tutmaya meraklıyım. Çocukken çır çır ve horozbina bir başka deyişle "sümüklü" adlı balıkları tutardım. Bu balıkları kimse tutmazdı. Balık tutmayı bilmeyenlerin oltasına gelen bir balıktır. O zaman seçme yapamazdım. Oltayı atardım o gelirdi. Eti de yenmezdi. Sonra bu balıkları tutmamayı öğrendik. Deniz çok şey öğretiyor insana. Hâlâ öğreniyorum."

Artık horozbina yok

Ömer Reis'e sesleniyor bu kez: "Ömer, biz küçükken horozbina tutardık. Artık denizde hiç göremiyorum bu balıkları."

Ömer Reis, "Şimdilerde o balıklardan pek yok" diye cevaplıyor Taviloğlu'nu.
Taviloğlu bana dönüp, "Biraz büyüdükçe kefal yavrularını tutmaya başladık. Kefalı denizi seyrederken pırıltısından farkedersiniz. Taşlarda yosun yer, yerken parlardı. Taşların arasında onları arardık" diye devam ediyor.

'Uskumru ağı boşaltır'

Geçmişi anlatırken neşesi bir kat daha artıyor: "Yedi yaşımda 'Tonton' adlı bir sandalım oldu. Benim kadar bir sandaldı. Bir aile yakınımız olan İsmail amca bana ağ atmasını ve olta balıkçılığını öğretti. Onunla beraber defalarca denize çıktım.
Sonra çaparicilik başladı. O dönem Boğaz'da uskumru olurdu. Uskumru çaparisi çok zevklidir. Hüner ister. Çünkü uskumru yakalandığı zaman kendini fişekler. Oltayı boşaltır derler. Yani oltaya yakalandığında kendini yukarıya doğru atar. Ondan önce davranmazsanız olta karışık gelir.

İzmarit de çok akıllı bir balıktır. Yemini iyi takmak lazım. Sonra lüferciliğe başladık. Ağ attık. Tekir ağcılığı başladı."

Yan taraftaki tekneyi gösterip konuyu birden değiştiriyor: "Burada hummalı bir faaliyet var. Çünkü balık yasağı cumartesi gecesi (dün gece) bitiyor. Bu sene çok balık yenecek."

Az sonra yanımıza Torlak Cemil Reis gelip, Taviloğlu'na 'Hiç balık tutamadınız mı?" diye sordu.

Taviloğlu'nun cevabı, "Ne oynaklara girdik de bir tane tutamadık" oldu.
Cemil Reis'le bizi tanıştırdıktan sonra, "Torlak ailesinin teknesine misafir oluyoruz, dinleniyoruz. Arkadaşım Rallici İskender Atakan'ı da alıştırdım. Torlak ailesiyle beraber balığa çıkıyoruz" diyor.

Ardından gazeteci olduğumuzu öğrenen Cemil Reis söze giriyor: "Balıkçılık hiçbir iş koluna benzemez. Bu işi bırakanlar, diğer işlerde daha fazla para kazanmalarına rağmen geri döndüler. Tutku gibi bu iş. Amatörce yaparsanız keyifli ama bu dönemde biraz meşakkatli. Masraflar çok."

Fırını da var

Az sonra İlyas Reis sesleniyor. "Balıklar hazır. Sofraya buyrun." Masada palamut pilaki, istavrit tava var. Yanlarında bol domatesli marul salatası duruyor. Tabii bir de helva. Bütün reisler sofraya toplanmış. Masanın başına Mustafa Reis geçiyor. Biz tok olduğumuz için Taviloğlu'nun balıklarından sadece tadıyoruz. Ancak balıkçıların "Balıktan sonra helva yenir" önerisine karşı çıkmıyoruz. Taviloğlu yediği ekmeğe bakıp, kendisinin de bir ekmek fırını olduğunu söylüyor. Şaşırıyoruz.

Neşeyle balıkları yemeye devam ediyorlar.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Marka konusunda böyle bir platform oluşturduğunuz için sizi tebrik ederim. Çin'in yarattığı baskı birçok ülkedeki firmayı markalaşmaya zorluyor. Türk firmalarının da markalaşma konusunda atacağı adımlar çok önemli. Yazdığınız marka öyküleri bu yolda ilerleyen firmalara yol gösterice olacağını düşünüyorum. Umarım, bu platform yeni yeni markaların doğmasına sebep olur ve girişimcilere destek verir.

Ayfer Yıldız 
 26.06.2006 20:11
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 11
Toplam yorum
: 8
Toplam mesaj
: 5
Ort. okunma sayısı
: 13981
Kayıt tarihi
: 22.06.06
 
 

Marmara Üniversitesi Gazetecilik Bölümü’nü bitirdi. Eğitimine Uluslararası İlişkiler alanında yaptığ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster