Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Ağustos '17

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
87
 

Martı Cem'in Günlüğü

Martı Cem'in Günlüğü
 

Doğayı Koruyalım...


Of, ne gündü ama! Mücadele, sevinç, hüzün, heyecan hepsi bir aradaydı. Gerçekten çok yoruldum. Zaten güneş batmak üzere. Sanırım geceyi şu karşıdaki elektrik direğinin üzerinde geçirebilirim. Hem dengeli durabilirim, hem de yüksekte olduğu için güneşin muhteşem batışını izleyebilirim. ''Neden geceyi bir elektrik direğinin üzerinde geçiriyorsun, evin yok mu senin?'' diye sorabilirsiniz. Hayır yok. Çünkü bizler ilk uçuş denememiz sorunsuz geçtiği gün yuvamızdan ayrılır ve yeni bir yuva kurana kadar yalnız yaşarız.
 
Ha bu arada ben Cem, martı Cem. Neden gülüyorsunuz? Adımın Cem olmasına mı şaşırdınız? O kadar şaşırmanıza gerek yok. Bizlerin de birer sosyal hayatı ve ismi var. Şu an sizin dilinizden konuştuğum için ismimi de sizin dilinize çevirerek söyledim. Aslında martı dilinde ismim ''Yuka''. Ancak sizin dilinize Cem olarak çevriliyor.
 
Geçen yaz başında şu sağ tarafta gördüğünüz iki katlı binanın çatısında yumurtamdan çıktım. Aslında üç kardeştik, ama bir kardeşim daha küçücük bir yavru iken aç gözlü kargalar tarafından parçalanarak can verdi. Diğer kardeşim ise ilk uçuş denemesini beceremeyerek yere çakıldı ve sol kanadını kırdı. Bazen seyir uçuşu yaptığım sırada izlerim kendisini. Mahallenin insanları sahiplenmişler. Her gün yemek ve su veriyorlar. Sanırım bir de veterinere götürmüşler. Son zamanlarda kanadı sarılı bir vaziyette görüyorum. Umarım en kısa zamanda iyileşip o da benim gibi özgürce uçabilir.
 
Annemle babama gelince, onlar bu sene aynı çatıda yine beraberler. Dünyamıza yeni martı kardeşler kazandırmak için yuvalamışlar. Onları seviyorum. Ancak doğamız gereği onlardan kopmak zorunda kaldım. Çok yakın bir zamanda ben de dişi bir martı ile yuva kurup soyumuzun devamını sağlayacağım. Zeten bizim bu dünyadaki amacımız ne ki? Hayatta kalmak, karnımızı doyurmak ve soyumuzun devamını sağlamak.
 
Dediğim gibi, çok yorucu bir gündü. Biz martılar yalnız takılırız ama sosyal yaşarız. Gruplar halinde hareket ederiz. Sabah daha gün ağarmadan balık avlamaya koyulan tekneleri yakalamak için çıktım yola. Tepede olduğum için denizi boydan boya görebiliyordum. Bu yüzden balıkçı teknelerini fark etmem çok uzun sürmedi. Hemen rüzgarın da yardımı ile soluma doğru kırdım rotamı. Alçak uçuşa geçtiğim sırada yüzlerce martı arasında babamı da gördüm. Annem kuluçkada olduğu için beslenmesi gerekiyordu ve bu görevi her zamanki gibi babam üstlenmişti. Yaşıtım olan arkadaşlara şöyle bir martı selamı verdikten sonra livarında en fazla balığın olduğunu tahmin ettiğim tekneye doğru pike yaptım. Aşağısı çok kalabalıktı. Rızkını alıp tekrar havalananlar, ağzındaki balığı düşürüp denize konmaya çalışanlar, kopan balık kafası için havada dövüşenler...
 
Balıkları ayıklayan adam teknenin sağ kıç tarafında oturuyordu. Bizimkiler de doğal olarak o tarafta yoğunlaşmışlardı. Ben ise diğer bir kaç uyanık gibi tekneye solundan yanaştım. Biliyordum ki balıkları ayıklayan kişi, adaletli davranmak için zaman zaman kadavraları soluna doğru atardı. Tam bu esnada kendilerine yaramayacak cinsten bir balığı livardan aldığını gördüm. İçimden ''Lütfen sola atsın'' diyerek deniz seviyesine alçaldım. Tam o sırada adam balığı bizim tarafa doğru attı. Seri bir hamle ile iki martının arasından balığı kaptığım gibi havalandım. Diğer iki martı beni kovalamaya başladı. Amaçları ağzımdaki balığı düşürebilmekti. Onlardan tek kurtuluşum karaya doğru uçmaktı. Çünkü kara ağaçlıktı. Orada izimi kolaylıkla kaybettirebilirdim. Peşimdeki martıların benden yaşlı olmalarından faydalanarak seri hareketlerle daldım ağaçların arasına. İki sol, bir sağ derken izimi kaybettirdim. Bulduğum müsait bir ağacın dalına konarak keyifli bir şekilde sabah kahvaltımı ettim. Karnım doymuştu ve mutluydum.
 
Biraz dinlenip gagamla tüylerimi temizledikten sonra hem kardeşimi görmek, hem de uçmanın verdiği o harika duyguyu yaşamak için tekrar havalandım. Evlerin, ağaçların, sokakların üzerinde gezinirken sahile yakın olan ilkokulun yanında, yerde sekerek gezinen bir martı gördüm. Gündüz vakti bu saatlerde bir martının yerde yürüyerek gezinmesi hiç de normal değildi. Çünkü bizlere karada tehlike yaratabilecek kediler ve köpekler vardı. Merakıma engel olamayıp hemen okula doğru alçaldım. Tedbiri elden bırakmamak için de yere inmeden önce okulun bahçesindeki büstün üzerine kondum. Yerdeki martı sabahleyin ağzımdaki balığı kapmaya çalışanlardan biriydi. Beni takip ettiğini düşündüm. ''Burada ne işin var?'' diye sordum. Acı içinde inleyerek, ''Lütfen bana yardım et'' dedi. Ne olduğunu anlamak için büstün üzerinden uçtum ve yanına kondum. Gördüğüm manzara karşısında birden irkildim. Adının Ela olduğunu sonradan öğrendiğim martı, arkasında ince plastik bir ip bağlı olan küçük bir oyuncağı yutmuştu. Nefes alması zorlaşmış, oyuncağın ipi uzun olduğu için de kurtulmaya çalışırken çırpındıkça kör düğüm olacak şekilde sağ ayağına dolanmıştı. Gagamla ipi kesmeye çalıştım, ancak bizim gagalarımız kesmek için uygun değildi. Çok acı çektiği ve aşırı çırpındığı için uçma gücünü de kaybetmişti. Ne yapacağımı bilemedim. Avazım çıktığı kadar gökyüzüne bağırdım. Ancak duyan olmadı. İkimiz de biliyorduk ki ayağındaki ipi çözebilsek bile yuttuğu plastik oyuncak onu için için eritecek ve öldürecekti. Çaresizdim. Onu orada bırakıp devam etmeliydim. Başka çarem yoktu. '' Çok üzgünüm'' diyerek oradan havalandım. Aşağıya son kez eğilip baktığımda o da umutsuzca gökyüzüne bakıyordu.
 
Hüzünlü bir şekilde uçarken, aşağıda bir kanadı hala sarılı olan kardeşimi gördüm. Küçük bir kız çocuğu, elinde ıslattığı ekmek içiyle kardeşimi besliyordu. Gördüğüm kadarı ile kardeşim de bu durumdan memnundu. Üzüntüm biraz olsun hafiflemişti. Hayat, eninde sonunda sağ kalanlar ile devam ediyordu.
 
Kardeşimin yemek yediğini görünce benimde karnım acıkmıştı. Ancak günün bu saatinde, öğleden sonraları balık bulabilmem imkansızdı. Tek şansım sahil kenarında karaya vuran midyeleri avlamaktı. Hemen yönümü deniz kıyısına çevirdim. Sahilin üzerine geldiğimde bir grup insanın denizde yüzdüğünü gördüm. Hava sıcaktı ve insanların bu aylarda sıcaktan kaçmak için yaptığı şeylerden biri de denize girmekti. Gözüme sahilin en sağındaki dip bölgede kalan kayalıkları kestirdim. Çünkü eğer midyeler karaya vurmamış iseler, kıyıya yakın kayalıklarda tutunurlar. Aşağıya doğru pike yaptım ve şans eseri kayalığın üzerinde tam tutunamamış bir midye görüp gagamla kaptığım gibi havalandım. Şimdiki sorunum ise kabuğunu sıkı sıkı kapamış olan midyeyi açabilmekti. Büyüklerimden gördüğüm yolu seçtim. Oldukça yükseldim ve gagamın arasındaki midyeyi aşağıda bulunan asfaltın üzerine attım. Midye sert bir şekilde asfalta düşecek, kabuğu kırılacak ve ben de afiyetle onu yiyecektim.
 
Midyenin peşinden alçalırken, göğün daha da yukarılarında yazın geldiğini müjdeleyen leylekleri gördüm. Leylekler her mevsim sıcak yerlere göç ederlerdi. Ve şimdi burada yaz mevsimiydi. Bunun için gelmişlerdi. Başımı tekrar aşağıya çevirdiğimde midyenin orada olmadığını gördüm. Daha da alçaldım. Asfaltın üzerinde boylu boyunca uçtum ama midyeyi bulamadım. Umudumu kesmiştim. Geri dönüp bir midye daha aramaktan başka çarem yoktu. Tam havalandığım sırada yol kenarındaki ağaçlardan birinden bir tıkırtı duydum. Oraya doğru yaklaştığımda uyanık bir karganım benim midyemi keyifli bir şekilde midesine indirdiğini gördüm. Ben leyleklere baktığım sırada uyanık karga ağaçtan asfalta inmiş ve kırdığım midyeyi kapıvermişti. Kargayı kovalamanın bir anlamı yoktu. Çünkü onlar bizden hem küçük, hem akıllı hem de çeviklerdi. İçimden, '' onun rızkıymış'' diye düşünüp gökyüzüne havalandım.
 
Zaman akıp gitmişti. Artık ufak bir midyenin peşine düşmeye gerek yoktu. Çünkü akşam olmak üzereydi ve karnımı ertesi güne yetecek kadar doyurmalıydım. Günün bu bölümü, balıkçı teknelerinin iskelelere yanaşıp tuttukları balıkları esnafa satma saatleriydi. Akşam yemeğimi ancak burada bulabilirdim. İskeleye doğru yöneldim. Güneş batıdaydı, ve sarıydı ve kırmıyızdı ve kızıldı. Hayatta olduğum ve gökyüzünde bu anı yaşadığım için şükür ettim. İskeleye doğru alçaldım. Tekneler iskeleye yanaşmış, kasa kasa balıklar elden ele esnafa ulaştırılıyordu. Teknelerin üzeri her zamanki gibi bizimkilerle dolmuştu. Daireler çizerek ve bağırarak uçuşuyorlardı. Derken bu sefer annemi gördüm. Demek ki kuluçkaya oturma sırası babamdaydı. ''Ne güzel bir iş bölümümüz var. Geleceğimiz için hem anne hem baba ortak çalışıyor'' diye düşündüm. Kasalar taşınırken kenarlarından yerlere ve denize düşen balıklardan doyacak kadarını yedim ve tekrar havalandım.
 
Güneş artık batmak üzere. Of, ne gündü ama! Sanırım geceyi şu karşıdaki elektrik direğinin üzerinde geçirebilirim. Yaşamak, yaşamak için mücadele etmek ve her şeye rağmen yaşamaya devam etmek ne güzel. Ah bir de şu sizin denizlere attığınız plastik oyuncaklarınız olmasa!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 20
Toplam yorum
: 2
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 285
Kayıt tarihi
: 10.05.14
 
 

İstanbul Burgazada doğumluyum. Sakarya Üniversitesi Turizm Otelcilik ve Anadolu Üniversitesi İşle..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster