Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Ocak '09

 
Kategori
Kuş Gözlem
Okunma Sayısı
2688
 

Martı ve gururu

Martı ve gururu
 

Richard Bach’ın MARTI adlı güzel kitabını okuyalı 7-8 sene oldu sanırım.

Kitabın kahramanı martı Jonathan’ın diğerlerinden farkı yemek değil, uçmaktı.


Yazarın martılarda gözlemlediği aşağıdaki özellik ve prensip, başka kuşlarda da varmıdır bilinmez ama sanki uçan kanatlılar anayasının en önemli maddesi gibiydi.


‘’Bilirsiniz ki martılar hiçbir zaman sendelemez ve öyle düşüvermezler. Havada denge yitirip düşüvermek onlar için bir utanç, bir yüz karasıdır.’’


Martı Jonathan’ın sıradan bir martı olmadığını gösterme gayreti ve cesareti, zaten sevdiğim bu kuşları deniz kenarında oturduğum için biraz daha merak ve ilgiyle izlememe sebep olmuştu. Onları çok fazla gözlemlememe rağmen hiç birinin Jonathan gibi gerekli olandan fazlasını öğrenmek için çaba sarfetmediğini farkettim. Uçuşlarının tek sebebi gerçekten de yiyeceğe ulaşıp kıyıya dönmek. Denizlerde de pek yiyecek kalmadığından, şimdilerde çer, çöp le kıyıdan, çöp kontenyerlerinden besleniyorlar zaman zaman.


Bu nedenle oraların sahibi kargalarla ‘’it dalaşı’ ile başlayan kovalamacalar, bazen çete savaşlarına dönüşüyor. Sürüler halinde savaşıyorlar. Bu savaşlar sonucu verilen zaiyatlar, tabiat kurallarının ne kadar acımasız olduğunu gösteriyor, merhamet duygusunun hayvanlar arasında bile belki de bilinçli olarak farklı dağıtıldığını açıkca gösteriyordu.


Kanadı kırılmış yavrusunu kedilere kaptırmamak, onu yaşatabilmek için bir karga sürüsü kediden, insana, arabaya kadar herşeye saldırıp, pike yapıyorlardı. Bir hafta sonra bir su birikintisinden su içmeye çalışan karga yavrusuna biraz dikkatli bakıp, sakat olduğunu anlayana kadar, üstüme pikeler başlamıştı. Yavrularını bir haftadır yaşatmayı başarmışlardı.


Karşı evin damında 2 senedir bir martı ailesi yavru yapıyor. Biz onların nasıl büyüdüğünü izlediğimizden ‘’torun’’ diyoruz. Geçen yıl 3 torun kazasız belasız büyümüştü. Koca bir tavuk haline gelene kadar uçamıyorlar. Güneşi sevmiyorlardı. Ancak güneş gittikten sonra anneleri onlara yeme, yürüme ve kanat geliştirme eğitimi veriyor. Gündüz anneleri yiyecek getirirse birkaç dakika ortaya çıkıyor, zar zor besleniyorlardı. Anne yiyecek dağıtımında pek cömert değil, hatta epey de bencil.


Bu yaz, karşı damda 2 torun vardı. Bayağı da büyümüş, kısa uçuşlara başlamışlardı. Masvavi denizleri varlıklarıyla süsleyen, çığlıkları rüzgarla yarışan bu güzel hayvanlarlara olan tüm ilgi ve sevgimi yeniden sorgulayan olayı gördüğümde sabahın çok erken saatleriydi. Yavrulardan bir dam kenarındaki oluğa kadar gelmiş aşağı düşmek üzereydi. Belli ki yaralıydı. Ne olduğunu bilmiyorum. Nasıl bu hale gelmişti?. Doğrulmak istiyor, başaramıyordu. Kafasını kaldırıp, kaldırıp adeta kurtarılması için yalvarıyordu. Etrafta başka martı yoktu. Hemen altta bir güvercin pencere üstündeki panjur kutusunda keyif yaparken, bir serçe, neşeli çığlıklarla ordan oraya uçuşuyor, yükseklerdeki kırlangıçlar, kendilerine has uçuş şekilleriyle adeta dans ediyor ama oluk kenarında birinin canı fena halde yanıyor, kimse de umursamıyordu. Her zaman baca üstünde nöbette olan annne veya baba da yoktu.


Sonra kardeşi geldi. Onu sevdi. Dakikalarca etrafında dolaştı. Kursağındakileri verdi ona ama onu oradan kurtarmaya gücü yetmezdi. Sıcak tüm acımasızlığıyla yaralı martının tepesindeydi. Merakla beklediğimiz anası geldi ilgilenmedi, bakmadı bile. Diğer martılar da ilgilenmedi. Umutlar azalırken yaralı yavru son bir gayretle kendini oluğun içine attı ama gücü azalıyor, sesi hiç çıkmıyordu. Sık sık kaldırdığı başını görünce hala yaşadığını anlıyor seviniyorduk Ertesi sabah kıpırdanmalarından yaşadığına sevinemedik. O sıcak bir yandan, açlık diğer yandan, bir de terkedilmiş, vefasızlık, bir koca gün umutsuzca acı ve ıstırap çekmekten başka bir işe yaramıyacaktı. Daha sonraki gün bu eziyet sona ermiş, gözümüzün önünde yaşanan bu dramdan arta kalan cansız, tam beyazlaşmamış, kırçıllı bedeni oradan onu temizleme işi, bir acımasızlık ve vefasızlık örneği olarak, yine onların gözü önünde bir kargaya düşmüştü.


Richard Bach, martı Jonathan’ı anlatırken, aslında onun diğerlerinden olan farkını anlatıyordu. Onların, yaralanan yavrusunu artık uçamaz diye derhal gözden çıkaracak kadar acımasız, yardım çığlıklarına sırtını dönecek kadar uçma yasasına bağlı olduklarını eminim ki anlayamamıştır.


Çünkü gururun bu kadarı da fazlaydı.


Denizin süsü, rüzgarın sesi, Martı’nın gerçek yüzünü gördüm. Uçuşlarına doyum olmuyordu fakat yürekleri fırtınalar kadar sert, dalgalar kadar asi idi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Merhaba...Bu konuda yani martı konusunda ben de bir blog yazdığım için yazınızı ilgiyle okudum.Bu bloğu bir arkadaşımın çocuğu için ev ödevi olsun diye yazmıştım.Ama baktım ki,kendime göre fena olmamış; bari blog arkadaşlarımla da paylaşayım dedim. İçinde güzel bir hikaye de vardı ama, uzun olur diye onu çıkardım.Hikaye kralın kızı ile fakir bir delikanlının aşk mektuplarını gagalarında taşıyan martılarla ilgiliydi.Bu hikaye martıların iyi tarafını gösteriyordu. Ama martılar o kadar da iyi kuşlar değildi. Boş zamanınızda bir göz atarsanız bloğunuzla örtüşen yanlarını bulabilirsiniz sanıyorum. Selamlar.

cdenizkent 
 18.01.2009 9:28
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 432
Toplam yorum
: 146
Toplam mesaj
: 13
Ort. okunma sayısı
: 945
Kayıt tarihi
: 15.01.09
 
 

İstanbul doğumluyum.. İstanbul'un  tramvaylı döneminden bu şehirde yaşıyorum. Gençlik yıllarında ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster