Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

02 Temmuz '11

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
420
 

Mea culpa

Mea culpa
 

Yerde yarı baygın halde yatarken buldu kendisini ve kendine geldiğinde ruhunun bir uğultu içinde bedenini geride bırakıp gittiğini hissetti aniden. Bedeni karanlıklar arasına sıkıştırılmış olan alevler içinde hareketlenmeye başlamıştı. Alevlerin oluşturmuş olduğu yolun sonunda beliren kapının önünde bekleyen Zebaniler onu çağırıyor ve bu zaferin kralının kim olduğunu adeta ona gösteriyordu. Kafasında buraya nasıl geldiği konusunda binlerce soru işaretleri beliriyordu ve hiçbirinin bir cevabı bulunamıyordu.  

Zebanilerin kendisine acı veren kahkahları arasında bir kurtuluş yolu arıyordu ve bedenini sarsan bir el ona uzanıyor ve beynini kemiren katı, boğuk bir ses ona sesleniyordu:  

“Je ne dors plus.”(Fransızca: Artık uyuyamıyorum.)  

Tüm beynini sarsmaya devam eden bu ses durmak bilmiyordu:  

“Je te desire.”(Fransızca: Seni istiyorum.)  

Hiçbir şey hatırlayamıyordu. Geçmişi hafızasından silinmiş gibiydi. Kafasının içinde devinmekte olan düşünceler arasında kendisini bulmaya calıştı. Cama vurup dağılan her yağmur damlası gibi dağılıp gitmişti hayatı. Yaşanılan olaylar gözlerinin önünden silinip tekrar görünen bir film karesi gibi gidip geldi:  

“Mayn Nehri kıyısındaki Frankfurt’un Deutschherrn Köprüsü’ndeki o eşsiz manzara belirdi hafızasında. Suda yüzen ördekleri, nehrin kıyısında sabahları spor yapan insanları ve tekne turuna katılıp su üzerinden bir sevgiliye bakar gibi şehri izleyenleri anımsadı. Havaalanına iniş yaptığı an duymuş olduğu “Wilkommen”(Almanca: Hoş geldiniz.) sözcüğü karşılığında vermiş olduğu“Danke”(Almanca: Teşekkür ederim.) cevabı yüzünde anlık bir gülümsemeye sebep oldu. Gün doğumundan batımına değin arşınlamış olduğu sokaklarda üzerine çöken yorgunluk sonucu hostele doğru yola koyuldu. Yatağına uzanıp da gözlerini yumduğunda narin yapılı hostel görevlisinin ince sesiyle “Guten abend”(Almanca: İyi geceler.) dediğini anımsar oldu.”  

Alevler yükselmeye devam ediyordu gözlerini açıp da kendine yeniden geldiğinde. Yine aynı yerdeydi. Etrafını tanımaya çalıştı ve her detayını en ince ayrıntısına kadar inceledi. Fakat gözüne tanıdık gelen herhangi bir şey yoktu. Yıllar süren bir uykudan uyanmış gibi yorgun duruyordu bedeni ve akli dengesini yitirdiğinden şüphelendi. Silinip giden bir hafızanın içerisinde kaybolmaya yüz tutuyordu benliği.  

“Mio dio! Perfetto!”(İtalyanca: Tanrım! Mükemmel!) Venedik şehrinin sular altında kalmış o tadına doyulmaz görüntüsüne kaptırdığı an kendisini aklından geçen ilk şey bu olmuştu. Dünyada eşi benzeri bulunmayan bu şehrin tılsımına kapılıp hiç tanımadığı insanlarla kendiliğinden diyalog kurma gereği duydu ve durmak bilmedi:  

“Come va?”(İtalyanca: Nasıl gidiyor?)
“Bene, grazie. E lei?”(İtalyanca: İyi, teşekkür ederim. Ya sen?)
“Grazie.” 

Büyüsüne kapıldığı şehrin labirent misali karmaşık sokaklarında yolunu kaybedip geri bulmanın keyfini çıkarıyordu adeta. San Marco Meydanı güvercinleriyle, dolup taşan insan kalabalığıyla, susmayan keman sesleriyle selam duruyordu önünde. Oturmuş olduğu sandalyesinde kadehindeki şarabı yudumlarken büyük bir keyifle“Salute!”(İtalyanca: Şerefe!) diyordu romantizmin doruklarında gezen gizemli şehre. Şehir ise ona göz kırpıyordu adeta ve bu davranışına bir karşılık olarak “Boun appetito!”(İtalyanca: Afiyet olsun!) cevabını gönderiyordu sıcaklığıyla kavuran güneş ışınlarının arasına hafif, serinletici bir rüzgar ekleyerek, tenine dokunup geçiyordu.  

Başlangıçta,
Çokça nefret hakimken dünyaya
Sevgi, henüz tohumlarını ekememişken
Kıtlık bedenleri sarsıp açlık beyinlere nüfuz ederken
Savaşlar bitmek bilmezken
Mantığı mağlup ederken heyecan
Milyonlarca yıl önce
Esaret tenine dokundu
Özgürlük kuytu bir köşeye hapsoldu

…  

Yine o ses duyulmaya başlandığında yerde iki büklüm halde kıvranıyordu ve başını ellerinin arasına alıp bu ses dalgalarının beynindeki işitme merkezine gitmesine engel olmaya çalıştı. Fakat bu çabası yetersiz kaldı ve beyninde bu ses dalgalanmaları yankılanmaya başladı:  

“Prends moi. Je suis a toi.” (Fransızca: Al beni. Ben seninim.)  

Basamaklarını tırmanmış olduğu bu yolun zirvesinde çıldırma noktasına ulaşmak üzereydi. Sahip olduğu bu benliğin kendisi olup olmadığına bir türlü karar veremiyor ve “Neredeyim ben? Ben kimim?” sorusunu her defasında içinde kaybolmuş olduğu benliğine soruyordu. Yanıtsız kalan her soru gibi bunlar da soru işaretlerinin belirsizliği altında kaybolup gidiyordu.  

Duymuş olduğu bu sesin kendi iç dünyasından geldiğini farketti ve yıllar boyu kendisini sevme konusunda başarısız olduğu sonucuna vardı. Kendi iç dünyası onu çağırıyordu ve bu sese kulak verip kendisinden özür diledi. O andan itibaren benliğine nüfuz eden o ses sustu, bedenini çevreleyen ateş söndü ve cehennem kapısında kanını emmek için bekleyen Zebaniler kayboldu. Artık bu zaferin kralı kendisiydi. Hayatında bir şeyleri değiştirmek istediğinde bakması gereken tek yerin kendi iç dünyasi olduğunu anladı ve mutluluğa göz kırparak sadece iki kelime sarfetti:  

“Mea culpa” (Latince: Benim hatam.)  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 102
Toplam yorum
: 27
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 1379
Kayıt tarihi
: 24.06.11
 
 

Çukurova Üniversitesi Maliye Bölümü mezunuyum. 8 Nisan 1987 doğumluyum ve Adana'da Seyhan ilçesin..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster