Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Ağustos '12

 
Kategori
Söyleşi
Okunma Sayısı
496
 

Mehmet Nuri Parmaksız ile Mahşerin Esrarı’na ve Edebiyata dair bir söyleşi

 “Sevgiliye söyleyin herşeyi alıp gelsin,

Gönül tahtımı ona elimle vereceğim.

Bakışlarıyla beni durmadan yakıp delsin

Aşkıyla o sonsuza, “mahşer”e ereceğim.” 

Mahşerin Esrarı’ndan

Yeni kitabınız hayırlı olsun Mehmet Bey. Öncelikle heyecanınızı paylaştığımı söylemek istiyorum.Uzun zamandır beklenen bir kitaptı Mahşerin Esrarı okuyucularınız tarafından. Ben de bir solukta okuyup bitirdim. Kelebek Ömrü, Türk Edebiyatında Ağıt Yakma Geleneği ve Ağıt-Destanlar, Şiir-Kültür ve Edebiyata Dair Denemeler, Kelebek Ömrü ve Süveyda’ya Mektuplar edebiyat dünyasında yerini alan eserleriniz. Bu çalışmalarınızın yanı sıra antolojiler ve yayına hazır pek çok dosyanız da mevcut. Ve şimdi de Mahşerin Esrarı ile buluşuyorsunuz okuyucularınızla. Çok yönlü, oldukça renkli bir kişiliğe sahipsiniz ve ilgi alanınız epeyce yüklü. Bunca koşuşturmanın arasında yazmak için nasıl vakit ayırabiliyorsunuz?

-Sibel Hanım, bir yazarın sözü ama kime ait hatırlayamadım şimdi. Diyor ki o yazar: “Yazamasam, çıldırırım.” Ben de öyleyim. Yazmak benim için bir ihtiyaç; okumayı da çok seviyorum lakin insan okudukça doluyor ve bir süre sonra yazma bir ihtiyaç olarak karşımıza çıkıyor. Mahşerin Esrarı, İlhan Akın’la beraber yazdığım bir roman ama bundan sonra Allah ömür verirse-roman yazmayı çok sevdim- bu alanda daha çok yazmayı düşünüyorum. Nasıl vakit ayırdığıma gelince: Hayat bir şekilde geçip gidiyor; bazen uykudan feragat ediyorum bazen hobilerimden. Çalışmak ve yazmak benim için bir anlamda dinlenmek gibi bir şey. Üretmezsem o günü boşa geçmiş sayıyorum işin açıkçası.

Mahşerin Esrarı sizin ilk romanınız olma özelliğinin yanı sıra iki yazarlı bir roman olma ayrıcalığını da barındırıyor bünyesinde. Sizi roman dünyasının içine çeken etkenler neydi? Bu sürece nasıl geldiğinizi, yazar Mehmet Nuri Parmaksız’ın içindeki dünyayı anlatır mısınız bizlere. Bunda edebiyat öğretmeni oluşunuzun etkisi var mı?

- Evet, Mahşerin Esrarı iki yazarlı bir roman; yalnız yeri gelmişken söyleyeyim bu Şeyh Galib ile Beyhan Sultan’ın aşkının romanı ve biz bu aşkı 3 roman olarak kurguladık Sayın İlhan Akın’la. Yani Mahşer serisi devam edecek. Roman Türkiye’de okunan bir tür. Daha önceden akademik, biyografi, antoloji, şiir ve deneme türünde eserler verdim; ama roman türü içimde hep bir iştiyaktı. Bu konuyu yazmayı 20 sene önce düşünmüştüm. Şeyh Galib’i bir şair olarak çokça severim ama bu aşk beni etkiledi geçmişte. Romanda da bir bölümde geçiyor: “Herşey Allah’ın takdir ettiği zaman ve mekânı bekler.” Kısmet bu güneymiş. Romanı okuyanlar bir anlamda roman içinde beni de bulacaklar aslında. Süveydâ’ya Mektuplar ve Âşık Nuri Divanı içindeki şiirler ve yazılar bana ait. Geçmişi anlatırken benden de birçok şeyi roman içine koyduk. Tanpınar’ın bir sözü var: “Gelecek, geçmiş üzerine kurulur” diye…Geçmişten hareketle geleceği kurguladık diyebilirim bir anlamda. Roman yazmam da, edebiyat öğretmeni oluşumun bir etkisi var mı diye bende kendime sordum şimdi. Biraz etkili olabilir lakin roman yazmam da bu türü çok sevmem daha etkili olmuştur diyebilirim.

Yazmaya nasıl başladınız? Yazmak sizin için bir tutku mu?

- Ben Ortaokuldan beri yazıyorum… Yazmayı sevdiğimi keşfettikten sonra kendimi yazmaktan alamadım ki… Şiirle başladım edebiyata ama şiirde her şeyi anlata-mıyorsunuz işte. Şiirde anlatamadıklarımı düzyazılarım da anlatmaya çalıştım da diyebilirim.

Mehmet Nuri Parmaksız nasıl çalışır? Yazmadan önce nasıl bir ön hazırlık yapar? Kurguyu ne şekilde tasarlar ve hayata geçirir? Bir röportajınızda yazarken kurşun kalem kullandığınızı okuduğumu hatırlıyorum. Doğru mu? Mahşerin Esrarı içinde aynı durum söz konusu oldu mu?

- Benim biraz farklı sayılabilecek bir sistemim var. Kurşun kalemden vazgeçemiyorum ve bilgisayar karşısında yazamıyorum yazılarımı veya romanı. Önce kurşun veya tükenmez kalemle kâğıtlar üzerine çalışıyorum sonra bilgisayarda temize çekiyorum yazdıklarımı. Kurguyu bitirmeden romana başlamadım ama yazarken kurgu değişebiliyor tabi. Şunu açıkça söyleyebilirim ki, yazdığım bölümler içinde duyduğum, okuduğum her şey ve hayal dünyam etkili oldu. Farklı bir üslup kullandık romanda, şiir ile nesir arası bir üslup baştan sona. Bunu devam ettirmek inanın çok zordu ama başardığımızı düşünüyorum.

Mehmet Nuri Parmaksız ve İlhan Akın imzasını görüyoruz Mahşerin Esrarı’nda. Bize biraz da İlhan Akın’dan söz eder misiniz?

- İlhan Akın benim gibi bir öğretmen. Hemşehrim ve akrabam. İyi bir romancı ama bugüne kadar ismi pek bilinmedi; inşallah bundan sonra bilinecek.

 Bu ikili nasıl bir araya geldi? Ortak roman yazma fikrinin ortaya çıkış aşamalarından bahsedebilir misiniz bizlere?

- Herşey nasip Sibel Hanım. Sayın Akın romanlarını yazıyor ve yayınlıyordu; bir sene önce filan Düzce’den Ankara’ya gelmişti bir iş için. “Yeni bir romanı bitirdim; elinde ilginç bir konu var mı yazmak için” dedi. Bende var ama kimseye vermem, ben yazacağım dedim. Biraz konudan bahsettim çok hoşuna gitti. Ben yazayım bunu senin zamanın yok dedi. Ben hayır dedim ama ısrarlarından sıkılmıştım ve birden elinden kurtulmak için “ancak beraber yazarsak yazabilirsin” diye bir şey çıktı dilimden. Ben öylesine söylemiştim bunu ama bir hafta sonra hadi kurguyu anlat da yazmaya başlayalım demesin mi. Sonra bölüm bölüm paylaştık; kurguyu ve doneleri genelde ben buldum ve sonuçta beraber yazdığımız bir roman var şimdi ortada.

İlhan Bey ile ne şekilde bir iletişim içindeydiniz Mahşerin Esrarı’nın oluşumu sürecinde? Bir sayfa siz, bir sayfa O,  yüz sayfa O, yüz sayfa siz şeklinde mi ya da ne bileyim bölümlere göre mi kaleme aldınız bu romanı? Bir yazarın bıraktığı noktadan diğer yazarın yazmaya başlamasının getirdiği avantajlar ve dezavantajlarla karşılaştınız mı? Aynı duyguyu yakalama açısından sorun teşkil etti mi bu durum?

-Beraber roman yazmayı kimseye tavsiye etmem. Zor iş geçekten. Biz bölümleri paylaştık ama o yazarken bende yazdım aynı bölümü. Sonra yazdıklarımızı karşılıklı defalarca okuyarak düzelttik ve bitirdik bölümleri. Siz oldu diyorsunuz bu bölüm; diğer kişi şurası olmadı diyor. Anlaşmak çok zor; hele de üslubu tutturmak öyle zor ki… Yazdığımız bölümleri kaçar kere okuyup düzelttik sayısını ben hatırlamıyorum… ama sonuçta zor da olsa ortaya güzel bir eserin çıktığına inanıyorum… Mesele uyum sağlayana kadar ve iki yazar bir anlamda birbirine teslim olacak yani…bu birlikteliği ve teslimiyeti sağlamak çok da kolay değil. Biz başardık ama…

Kitabınız, Mahşerin Esrarı adını nasıl aldı?

- Sibel Hanım bu bir seri aşk romanı. 3 roman olarak kurguladık eseri. Mahşerin Esrarı birinci roman. Şu an 2. romanı yazıyoruz. Beraber bulduk diyebilirim bu ismi ama benim teklifimdi isim. Çok başka isimler üzerinde de konuştuk ama eserin içinde devamlı  “mahşere” bir vurgu var. Aslolanın, sonsuzun mahşer olduğu vurgulanıyor. İnsanlarda bu ismi sevdiler diyebilirim…Kitap piyasaya çıkalı daha 1 hafta olmadı ama okuyanlardan gelen tepkiler gayet iyi şimdilik ve romanın 1 hafta sonra 2. baskıyı yapması da bir başarı. Bu insanların romanı sevdiğini gösteriyor.

Gerçekten de mahşere ertelenebiliyor mu vuslat? İnsan nefsine engel olmakta, duygularına gem vurmakta başarılı olabiliyor mu ve aradığı şeyin aslında kendisinde olduğunu idrak edebildiğinde mi gerçek huzura erişebiliyor?

-Vuslat herkesin arzuladığı değil mi? Ama Sibel Hanım, bu dünya mutlu olmaya geldiğimiz bir yer değil…Burası bizim için bir imtihan diyarı. Dünyada mutlak mutluluk yok; o yüzden dünyada tam bir vuslat da yok. Bence gerçekten isteyen erteleyebilir vuslatı mahşere…ama bu zor olan; büyük bir hasrete ve özleme de  talip olmak demek bu. Aşkı sadece beşeri aşk olarak algılamamak lazım tabi. Aşk’ta şükür yoksa, kadere iman söz konusu değilse o aşkın kalıcı olması biraz zor. İnsan kendini tanımalı ve bilmeli yaratılmış olarak…Aslolan cevherin bizde olduğunu unutmamalıyız ama ruh eşimizi bulduğumuzu anladığımız zaman ne pahasına olursa olsun onun peşinden gitmeliyiz Galib gibi…

Edebi açıdan bakıldığında nasıl Şems Mevlana’yı etkilediyse Esrar Dede’yi de en çok Şeyh Galib etkilemiştir. Hiç şüphesiz ki bu isimlerin eserleri kendilerinden sonra yaşayan kuşaklardaki pek çok edebiyatçıyı da etkisi altına almıştır, alacaktır da. Siz radyo programlarınızda zaman zaman dile getiriyorsunuz zaten iki yüz yıl önce yaşamış olsa da Şeyh Galib ile aranızda kadim bir dostluk olduğunu. Peki, sizi bir mıknatıs edasıyla Şeyh Galib’e çeken tılsım nedir?

-Etkilenmek; karşılıklı olandır Sibel Hanım… Şems Mevlânâ’yı, Mevlânâ Şems’i; Galib Esrar Dede’yi, Esrar Dede Galib’i etkilemiştir elbette… İşte mesele gönüllerin sohbetinde; mesele ruhların hasbihalinde… Mesele gerçek dostu bulabilmekte. Şeyh Galib’in şiirinin hayrandım lisedeyken. Üniversitede araştırdıkça kişiliğine de hayran oldum ve yaşadıkları beni etkiledi. Kendimle onun arasında bir yakınlık ve benzerlik hissettim. Mesela; onun adı Mehmet Esad; benimki Mehmet Nuri… fazla ayrıntıya girmeyeyim ama Galib’le bazı benzerlikler var işte aramızda… bunlar tevafuk mu bilemem; ama ikimizde farklı bakıyoruz dünyaya ve ukbaya bunu biliyorum…

Yanlış bilmiyorsam eğer - yanlış biliyorsam düzeltin lütfen - Şeyh Galib de Allah’a karşı duyduğu aşk, Beyhan Sultan’ı görmesiyle birlikte beşeri aşka dönüşüyor. Süveyda’ya yazdığınız mektuplarda ise beşeri olarak başlayan aşk, mektup sayıları çoğaldıkça ilahi aşka dönüşüyor. Bu Şeyh Galib ile olan dostluğunuzun ışığında bilerek seçilmiş bir yol mu?

-Şeyh Galib’te hep vardır Allah aşkı… kural ilk önce beşeri olanı tatmak sonrasında o aşk sayesinde hicran, ayrılık ateşinin yakıcılığı ile asıl aşk olan ilahi aşka ulaşmaktır. Süveydâ’ya Mektuplarda bir seri. Orda da aynı sıra var tabi…Galib gibi sizde âşık oldunuz mu derseniz size tek verecek bir cevabım olabilir: “Benim sahibim var” diyebilirim sadece…

Mine Sultan Ünver’in Nar-ı Aşk’ı da Şeyh Galib ile Beyhan Sultan’ın aşkını anlatan bir kitap. Okudunuz mu bilemiyorum ama eğer okuduysanız Mahşerin Esrarı ile farklılıkları ya da benzerlikleri hakkında ne düşünüyorsunuz?

- Evet biz romanı yazmaya başlamıştık bu kitap piyasaya çıktığında… Çok ilgi görmedi 1-2 baskı yaptı. Eseri baştan sona okumadım ama kurgusuna baktım ve roman hakkında yazılanları okudum… Kurguda olamayacak çok şeyi işlemiş Mine Hanım…Herhalde dedim içimden şu televizyonlardaki dizi var ya “Muhteşem Yüzyıl” ondan etkilenmiş… Ya da dizi senaryosu olsun diye yazılmış roman. Tabi bu da bir tarz ve saygı duyuyorum. O roman başkadır; bizim romanımız başka…Konu dışında hiçbir şey birbirine benzemiyor bu iki romanda…

Aşk… Siz Aşk kelimesini Allah, şükür ve kader olarak tanımlıyorsunuz Süveyda’ya Mektuplar’da. Mahşerin Esrarı’nda da aşk anlatılıyor ve bu eserde de şiirlere rastlıyoruz nesrin yanı sıra. Burada sormak istiyorum ki aşk en iyi şiirlerle mi anlatılıyor ve siz bu yüzden mi Mahşerin Esrarı’nı şiir nesir arasında bir üslupla yazdınız?

- Bu sorunuza “Mahşere Dek” adlı yazımdan bir bölümle cevap vereyim:

“Erdem kalesinin kalp diyarı, duy sesimi dinle beni. Gönül denen küheylan su yerine aşk adlı üç harfte gizli olan âb-ı hayatı içerse ne olur bilir misin? Söylesene bana aşka âşık gönlüm, AŞK adlı hecede şifrelenen muammayı “Allah, Şükür ve Kader” diye çözüp O’na teslim olduktan sonra mahşere dek aşk ateşiyle yansa da küle döner mi? Sevgili sevgilidir; âşık da âşık lakin bu aşkı gönül denen evrene koyan gerçek maşuk unutulabilir mi?”

Aşk her sanat dalıyla anlatılabilir Sibel Hanım ama şiir başka tabi. Biz şiire yakın bir üslup belirlerken Divan şiirinin en üstünde bir şair olan Galib’i en iyi şiir nesir arası bir üslupla ifade edebiliriz diye düşündük.

Şairler yada yazarlar öykülerden beslenir mi? Mahşerin Esrarı’nda tasavvuftan, divan edebiyatından ve felsefeden yararlandığınız görülüyor. Şöyle sorayım; siz eserlerinizi yarma aşamasında hangi öğelerden beslenirsiniz? Görsel sanatlar, hukuk, coğrafya, tasavvuf vb.

-Sanat için hayat da, geçmişten bugüne sözlü ve yazılı kültür içinde yazılmış her şey de malzeme olarak görülebilir tabi. Mahşerin Esrarı için tasavvuf başta yararlandığımız kaynak olarak görülebilir. Ben okuduklarım ve şahit olduklarımla duyduklarımı akıl ve hayal dünyam içinde yoğurmayı seven bir insanım. Konuya göre birikimimi ve hayal dünyamı hatta eserlerimi roman içinde kullandığımı söylesem yanlış olmaz. Size bu konuda bir sır vereyim: Ben farklı alanlarda yazılmış kitapları okumayı severim; herhalde en ilginci de ansiklopedi okumam olsa gerek…

Mahşerin Esrarı’nda somut veya soyut mazmunlarla karşılamak mümkün. Bu mazmunların içinde  özellikle bir kaçı var ki… Çelebi Mehmet, Süveyda’ya Mektuplar ve pek tabii ki Aşık Nuri Divanı’ndan söz ediyorum. Kalpteki kara noktayı değil ama neredeyse romanın kalbinin attığı, hikayenin etrafında döndüğü, okuyanların satırlarında adeta kendinden geçtikleri, sarhoş oldukları ve dönüp dolaşıp kendilerini buldukları bu iki eserin yani Süveydâ’ya Mektupların ve Âşık Nuri Divanı’nın romanın içinde yer alış öykülerinden bahseder misiniz bizlere?

-Bu konu üzerinde yaklaşık 20 senedir düşünüyordum. Galib ile Beyhan Sultan’ın aşkını 90’lı yılların başlarında öğrenmiştim ve Galib’e hayranlığım bir kat daha artmıştı bu aşkla. Hayata aşkla baktığımızda bazı anlam kapılarının bize açıldığını söyleyebilirim bu konuda. Süveydâ’ya Mektupları yaklaşık 10 senedir yazıyorum; şiirle ülfetim ortaokul yıllarına dayanıyor. Romanı kurgularken genelde yazarların yaptığını yapmak istemedim, kendini saklamak… Ben kendimi gizlemedim romanda ve bir iki karakterle ama bu karakterler eserleriyle konuşuyor romanda, kurgunun içinde yer almayı tercih ettim. Bir anlamda metinler arası ilişkiyi kullandım diye bilirim romanda.

Eğer şimdiye kadar sizin Kelebek Ömrü ve Süveyda’ya Mektuplar isimli eserinizi okumayanlar var ise ve ilk önce Mahşerin Esrarı ile tanıştılarsa hiç şüphe yok ki  romanın ardından hemen bu eserinizi okuyacaklardır. Mahşerin Esrarı’nda “Süveyda, Esrar Dede’nin ta kendisiydi. Ya da Esrar Dede, Süveyda’nın ta kendisi… Yıllarca peşine düştüğü şey, içinde sakladığı ben’di onun. Süveyda da oydu, o da Süveyda…” derken Hüsn-ü Aşk’ta “Hayret Aşk’ı almış, doğruca Hüsn’e götürmüş. Bir anda bilinmezlik ve sır perdeleri açılıvermiş ve Aşk, Hüsn diye birinin olmadığını, Hüsn’ün ta kendisi olduğunu anlamış. Sonunda Aşk, Aşk’a kavuşmuş. Yani kendine kavuşup kendini bulmuş.” demektedir. Burada sormak istiyorum ki; Mahşerin Esrarı ile Hüsn-ü Aşk’taki ana fikri “aslında kendini bulma, özüne dönme” olarak tanımlayabilir miyiz?

-Elbette tanımlayabiliriz Sibel Hanım. Bu tasavvufun ana felsefelerinden biridir aslında. Ne varsa bizde vardır; yaratılışın özü aşk üzerindedir ve aşkın tecelli ettiği yer kalptir. Aslolan özümüze dönebilmek ve dünyayı, eşyayı, tabiatı, yaratılmış olan her şeyi kalp gözüyle görebilmektedir. Bu anlamda Esrar Dede’nin aradığı Süveydâ, bir kişi gibi görülse de, aslında o aşk’ı, kendini aramaktadır. Esrar Dede’nin şahsında bu yolculuğu herkese yaptırmaya çalıştık da diyebilirsiniz buna.

Kitabın diğer karakterlerinden  Parmaksız Halis ve Bekir’den söz eder misiniz biraz da. Zira Mehmet, Bekir’in onu götürdüğü meclis sayesinde Şeyh Galib diye birinin varlığından haberdar oluyor. Bir de nur yüzlü bir dede var zaman zaman öykünün içine mistik bir şekilde giren ve sonra yok olan. O dede ki “O ki, Şeyh olmuştur koca Mevlevihane’ye. Bir hesabı, bir kitabı  vardır elbette. Merak edip kendini üzme. Yol alır, düzelir her şey bir kaç güne. Onun mahlası öylesine mi ‘Galib’dir sence?   Bu badireden galip çıkmayacaksa, ona ‘Galib’ denir miydi hiç?” der ya Esrar’a. Bu konudaki düşünceleriniz nelerdir?

-Parmaksız Halis karakteri okuyanlar tarafından sevildi. Pi sayısı önemli bir sayı ve ardındaki esrar hale çözülebilmiş değil. Parmaksız ismi beni çağrıştırmış herkese, normaldir tabi. Bekir ise birinci romanda çok işlemediğimiz bir karakter lakin ikinci romanda bu karakteri biraz daha fazla işleyeceğimizi söyleyebilirim. Nur yüzlü dede ise, bir motif olarak kullandığımız yer yer ortaya çıkan bir karakter oldu. Bizim kültürümüzde var evliyalar ve onların etrafında anlatılan menkıbeler. Bizden ayrı, kültürümüzden ayrı olamazdı ki kahramanlarımız. Bu noktada şu kadarını söyleyeyim, kahramanların isimlerini anlamlarıyla bağlantılı kullanmak hemen hemen her romancının uyguladığı bir sistemdir.

Okuyanlar ne düşünür bilmiyorum ama Mahşerin Esrarı ile sanırım pek çok okuyucunun kalbini fethedeceksiniz. Gerçek hayatta ne yazık ki böylesine derinliği olan sevgilere rastlamak mümkün değil. Sorumluluklar omuzlara yüklenince aşk meşk görmüyor belki de kişinin gözü. Aşk, şiirlerdeki, romanlardaki haliyle mi büyüleyici, daha güzel? O yüzden mi bu kadar etkiliyor okuyanı satırlarda anlatılanlar?

-Bu sorunuza iki kavrama bakışımı açıklayarak cevap olabilirim herhalde: Biri sevgi; biri aşk… Sevgi bana göre her şeye duyulabilen bir şey ve yine bana göre geçici olan. Aşk ise; çok özel olana duyulan ama gerçek manada etkisi hiç geçmeyen yani kalıcı olandır. Günümüzdeki aşklar, Faruk Nafiz’in Çoban Çeşmesi şiirinde söylediği gibidir: “Tarihe karıştı o eski sevdâlar…” Tabi bu noktada, istisnaların da olduğunu söyleyebilirim. İnsan sevdiğine kıyamıyorsa, ona hiçbir şekilde doyamıyorsa; sevdiğini yanındayken bile özlüyorsa ve onun gönlünü kırmaktan çokça korkuyor; âşık olduğuna hiçbir şekilde dayanamıyor ve onun için kabullerinden, prensiplerinden vazgeçebiliyorsa aşktır. Aşkı fedakârlığın en üst derecesi olarak da değerlendirebiliriz. Yani, Şeyh Galib ve Beyhan Sultan’ın yaşadıkları mahşerine bir sevdadır ve bunun onlar gibi yaşanması çok zordur ama tabiî ki de mümkündür.

Siz edebiyatın farklı türlerinde eserler veriyorsunuz. Şiir, deneme, mektup şimdi de roman. Mahşerin Esrarı ardından başka romanlarda gelecek mi?

-Haklısınız, akademik anlamda ve sanatın farklı kollarında eserler verdim. Önümüzdeki yıllarda yayınlanmak üzere biyografi ve sohbet türünde eserler de hazırlıyorum. Tabi şiirden vazgeçmem söz konusu değil. Mahşerin Esrarı serisini bu konu üzerine iki roman daha yazarak bitirdikten sonra yeni roman  çalışmalarımda olacak inşallah.

İLESAM’ın cumartesi etkinliklerinden birinde Prof. Dr. Nazım Hikmet Polat  “Mehmet Akif Ersoy edebi eser kahramanı olabilir mi?” temasını işlemiş ve  bugüne kadar Türk kültürünün düşün isimlerinden biri olan Mehmet Aktif Ersoy hakkında pek çok inceleme ve araştırma yapıldığını, Akif’in eserlerinin çok yönlülüğünün çağdaş yöntem ve tekniklerle değerlendirildiğini ancak siyasi, edebi, tarihi kişiliğine yansıyan yönüyle edebî bir eserin kahramanı olarak kaleme neden alınmadığı sorusun dile getirmişti. Nedense o etkinlikten sonra belki sizin kahramanı Mehmet Akif olan bir roman yazacağınızı düşünmeden edemedim. Belki bunda İmbikten Damlalar programınızda dinleyicilere yönelttiğiniz sorularda  Safahat’ı pek sık anmanızın etkisi var,  bilemiyorum. Ne dersiniz? Böyle bir çalışma düşünür müsünüz?

-Olabilir tabi ama -isimlerini şimdiden söyleyemem- ilk başta yazmayı düşündüğüm başka tarihi kahramanlar var; ama bu da düşünülebilir.

Dünya edebiyatından, Türk edebiyatından hangi yazarları okuyorsunuz? Bağlandığınız yazarlar var mı?

-Dünya klasiklerini lise ve üniversite döneminde okudum…O zaman bilinçsiz bir okuyucuydum aslında. Çeviri kitaplarda benim için çeviren çok önemli. Her çeviri eseri okuyamıyorum doğrusu. Türk edebiyatında okumadığım yazar kalmadı ama benim önceliğim romanda hep Peyami Safa oldu. Safa’nın üslubu ve kalemini seviyorum. Tabi bir de Mustafa Necati Sepetçioğlu. Her Türk gencinin mutlaka okuması gereken bir kalem Sepetçioğlu.

Yazmak eylemi daha doğrusu şöyle sorayım sizin için roman mı şiir mi daha zor ya da kolaydır?

-Sanatın kendisi zordur Sibel Hanım. Bunu belli bir dala indirgemek yanlış olur. Her dalın kendine göre zorluğu var. Roman uzun soluklu düşünülür; bir anlamda doğru ama benim üzerinde 15-20 senedir çalıştığım şiirler de var…

Okuyucuya anlatmak istediğiniz şeyler nelerdir? Okuyucularınızdan okuma eylemi sırasında göstermelerini istediğiniz herhangi bir çaba var mı?

- Okuyucuya akıl verilmez diye düşünüyorum…Okur neyi nasıl okuyacağını bilir elbette.

Son olarak sormak istiyorum ki siz bu eserleri hangi duygu yoğunluğunda, nasıl bir ruh haliyle, ne tür  bir ambiyansın büyüsü ile kaleme alıyorsunuz  ve bu kadar kuvvetlice okuyanın  yüreğine bırakıyorsunuz?

- Bu sorunuzu bana ait bir cümle ile açıklamaya çalışayım Sibel Hanım: Aşk ve ateş, şairin, yazarın kalbidir.

Bu değerli söyleşi için teşekkür ederim Mehmet Bey. Söyleşimize eklemek istediğiniz başka bir şey var mı?

- Ben teşekkür ederim bu güzel söyleşi için. Söyleşimizi okuyanlara selam ve saygılarımı gönderirim. Hoşça baksınlar zâtlarına her zaman.

İnşallah sizin içinde keyifli bir söyleşi olmuştur. Mahşerin Esrarı’nın yolu açık olsun. Nihal-i ma’rifetleriniz büyüyerek çoğalsın ve yeni yeni meyveler versin. İzin verirseniz söyleşiyi Mahşerin Esrarı’nın kahramanlarından biriyle, Şeyh Galib’in (aslında bu sizin yazdığınız bir dörtlük) bir şiiri noktalamak istiyorum.

Aklıma düşünce sen kalırım ben öylece,

Hasret denen şimşekler çakıyor bak her gece.

Ezber bozan aşkımız her yeni doğan günle

Mahşer denen vuslata yaklaşır hece hece.

 

 “Mahşerin Esrarı’ndan”

Söyleşiyi Gerçekleştiren: Sibel UNUR ÖZDEMİR

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yürüdüğün yolda sana eşlik eden edebiyat tutkunlarına ve sana başarılar canım.Güzel ve anlamlı bir söyleşi yapmışsın.Yüreğine sağlık.

naz akyol 
 19.09.2012 16:29
Cevap :
Teşekkürler Naz.  20.09.2012 9:46
 

Çok güzel bir şöylesi olmuş. Kalemine sağlık Papatyam.

SELVA89 
 12.09.2012 12:44
Cevap :
Bence de çok güzel ve bir o kadar da anlamlı bir söyleşi oldu. Okuyamanlar çok şey kaçırıyor demektir.Sevgiler.  13.09.2012 10:08
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 718
Toplam yorum
: 1744
Toplam mesaj
: 224
Ort. okunma sayısı
: 723
Kayıt tarihi
: 13.06.07
 
 

1968 yılında Ankara’da doğdum. İlk, orta, lise ve üniversite eğitimimi Ankara’da tamamladım. AÜİF..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster