Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

27 Aralık '19

 
Kategori
Gezi - Tatil
Okunma Sayısı
38
 

MEKSİKA / VALLADOLİD

                               MEKSİKA  ( VALLADOLİD  ) GEZİ NOTLARI

 

08 NİSAN 2019 ( VALLADOLİD )

Sabah dinlenmiş olarak uyanıyorum. Ama, ilk adımı atar atmaz ayak tabanlarımın müthiş ağrısı ile karşılaşıyorum. Bakıyorum, dünkü yürüyüşlerden tabanların patlamış, oysa, daha gezinin başındayım ve hergün sıcakta yürümem gereken pekçok yol var.

Kahvaltı yapacak halde değilim, otobüste yemek üzere sandviç hazırlıyor ve 07.45’de yola çıkıyorum. Dün Pazar olduğu için hostelimin bulunduğu Calle 70 hep boştu, bugüm iş günü olduğu için bu daracık yolda sürekli akan bir trafik var. TAME terminaline geliyor ve otobüsün hareketini bekliyorum.

Serin salondan, ileride bir çöp konteynerini koklayıp duran, açlıktan kemikleri çıkmış bir köpek görüyor, sandviçlerimden birini alıyor ve yanına gidiyor. Hayvan beni görünce kaçıyor, daha sonra sandviçe yaklaşıyor, kokluyor ama yemiyor. Zavallı, belki de taze bir yiyecek yeme alışkanlığını yitirmiş olmalı.

Fanların serinlettiği salonda otururken dışarıda terminale giren Valadolid otobüsünün şoförü biniyor ve hareket ediyor. Çantalarımı alarak yerimden fırlıyor ve biniyorum ben de. Şoföre saati göstererek yine yirmi dakika erken kaltın demek istiyorum, gülmekle yetiniyor. 08.30’da hareket edecek olan otobüse saatinde gelsem kaçırmış olacaktım.

Bir milyonu aşkın nüfusu olan Merida’nın iç içe geçmiş daracık sokaklarından büyük bir maharetle dönen otobüs sonunda Merida ADO kuzey terminaline geliyor. Merida merkezinden çok farklı buralar, sokaklar kum gibi insan kaynıyor. Binaların önünde uzun kuyruklar var, kaldırımlarda insan seli akıyor adetâ.

Kırkbeş dakika sonra küçük bir yerleşim olan Tahmek’ten, tipik bir Meksika kasabası olan Hoktun’dan geçiyoruz. Kantunil sokaklarındaki kasaplar, etleri çengellerle sokaklara asmışlar, sıcaktan tüyleri dökülmüş kediler yere dökülen kanları kurumadan yalama derdindeler.

Hemen her Meksika yerleşiminde gördüğüm rengârenk mezarları görüyorum Kantunil’de de.

 Libre Union, evlerin teraslarında asılı hamakları, ot yığılı çatıları ile nostaljik görüntüler veriyor. Piste’ye geliyoruz, burası özelliği olan bir yer olmasa da Chichen İtza’ya yakınlığı nedeniyle  turizmin avantajlarını yoğun olarak kullanıyor. Piste’den Chichen İtza’ya giren yola sapıyor otobüs ve arkeolojik sit parkında gördüğüm araçlar şaşırtıyor, şimdiden, ( saat 11.00 ) korkunç bir kalabalık var. Demek ki, Karaipler’in şımarık turistlerinin işgalinden önce ve erken saatlerde gelmeliyim buraya. Chichen İtza’da birkaç yolcu inip biniyor. Valladolid’e uzanan yola giriyoruz. 42 kilometrelik yol, şimdiye kadar gördüğüm yollardan farklı çok güzel asfaltlanmış.

Yucatan’a geldiğimden bu yana gökyüzü yoğun beyaz bulutlarla kaplı. Valladolid’e yaklaştıkça daha da yoğunlaştıklarını görüyorum, umarım yağmaz yağmaz gönlümce dolaşırım. Meksika’nın toplu ulaşımı ADO isimli bir şirketin bünyesinde. Bazı kentlerde ADO’nun iki farklı otobüs terminali var. Came terminalinden lüks, klimalı, TAME terminalinden ise 2. sınıf ve daha eski otobüsler hareket ediyor. Tame’den bindiğim 2. sınıf otobüsle diğerinin arasındaki farkı Merida – Valanoid yolunda anladım bugün. 160 kilometrelik yolu dört saatte alabildik.

12.00’de Valladolid’in terminaline girince, felâket bir kalabalığın arasında buluyorum kendimi. Googhle maps sayesinde, dilim bir karış dışarıda, yaklaşık 1.5 kilometre uzakta Calle 45 üzerinde bulunan Hostal Gayser’e kanter içinde yürüyorum.

Japonya’da tüp otel odaları varmış, sanırım bunlardan esinlenmişler, ilk defa bu kadar küçük bir odada kalacağım. Banyo yok, su yok, cehennemi sıcakta ( hiç hoşlanmadıpğım halde Meksika’da ihtiyaç olduğuna inandığım klima da yok ) bir fanla idare edeceğim. Ucuz hostel böyle oluyor doğal olarak, iki gece için 340 M$ ( 18 $ ) ödeyeceğim.

Biraz nefeslenip, güneşin cayırdadığı saatlerde, gözüme kestirdiğim Hacienda San Lorenzo Oxman’ın yolunu tutuyorum yürüyerek. Akıllı telefonumdaki harita 5.2 kilometrelik yolu 56 dakikada yürüyerek alabileceğimi fısıldıyor kulağıma. Hacienda’lar Hispanik mimariye sahip, büyük avlulu, geniş odaları olan çiftlik evleri. Turizmin girişi ile bunlar ya bütün olarak, ya da odaları pansiyon olarak kiralıyorlar. Bazıları konumları ve içlerinde bulunan Cenote’leri nedeniyle ( daha sonra anlatacağım ) daha aranır konuma gelmişler ve fiyatları da doğal olarak uçuk.   

                                                                                                                                                                      20 dakika yürüdükten sonra karşıma bir tren yolu çıkıyor ve harita tren yolu üzerinden ya da yan da toz toprak içinde bir patikayı gösteriyor. İkisi de güven vermiyor, anlaşılan otomobil güzergahını seçmem gerekiyormuş. Issız yerlerde sorun yaşamamak için geri dönmeye karar veriyorum.

Tam geri dönerken tren yolunun üzerinde bir çatırdı kopuyor, ortalığı toza boğan bir hortumun içinde kalıp yere eğiliyorum, ağaçlar eğiliyor, bir kısmının dalları kırılıp üzerime savruluyor. Ortalık sakinleşince yürüdüğüm kenar mahalle sokaklarından geri dönüyorum.

Valladolid’in merkezinde bir vaha gibi yükselen Francisco Canton Parkı’nın beyaz ferforje koltuklarının gölgesine sığınıp çığırtkan kuşların feryatlarını dinliyorum.

Karşımda eski ve ağırbaşlı San Gervasio Katedrali yükseliyor. 1545 yılında piramidoidal bir yapı iken, yıkılıp yerine 1700’lerde yeniden inşa edilmiş. Önemli mi, bilmiyorum ama, Yukatan’da diğer kiliseler doğuya baktığı halde, kuzeye bakan girişi ile ayrıcalık arz ediyor.

Parkın ortasındaki havuzda bir kadın heykelinin önündeki çömlekten akan suların şırıltısı serinletiyor dinlendiriyor.

Yaklaşık bir kilometre ilerideki Cenote Zaci’ye gidip, ilk kez bir cenote görmeye karar veriyorum. Sıcak yakamı bırakmasa cda yirmi dakika sonra Cenote Zaci’nin kapısından giriyorum. Buranın işletmesi Belediye’ye ait ve giriş 30 M$. Ne var ki, ben girerken gişe görmedim, kimde de bana bilet al demedi, sonradan fark ettim ücretli olduğunu.

Vallodolid’in bunaltıcı sıcağına ilâç gibi olmalı Cenote Zaci, ne var ki, daha gezinin başında gerek hijyen gerekse üşütme anlamında risk almak istemediğimden suya girmiyorum. Zaci turlardan ve çılgın kalabalıklardan uzak, ben gittiğimde en fazla 15/20 kişi vardı. Yukarıdan sarkan bitki lifleri ve aşağılara şarıldayarak akan incecik su doyumsuz güzellikler yaşatıyor.

Suyun derinliği 25/50 metre aralarında değişiyor. Suyun içinde sevinç çığlıkları atarak yüzenlere hemen yanlarında iri siyah balıklar eşlik ediyor.

Bir ara gölgesine sığındığım kulübedeki görevli dışarı çıkarak kocaman bir vanayı çeviriyor, Cenote Zaci’nin üzerinden şırıldayarak akan su kesiliveriyor. Bulunduğum noktada Cenote sessizliğe gömülürken su ile beraber o güzel büyü de bozuluyor, sevinç çığlıkları bile itici oluyor. Belli ki, görevlinin mesaisi doldu, zira daha akşam olmasına saatler var.

Valladolid sokaklarında gezerken, mağazalarda mayo, bikini, şnorkel satıldığını görünce anlam verememiştim. Oysa, lokallerin denizi, turistlerin ilginç deneyimleri için cenoteler vazgeçilmez keyif alanları imiş.

Arka tarafta 500 metre mesafede, Valladolid halkının vazgeçilmez mekânı Mercado Municipal ( Halk Pazarı )’na yürüyorum. Saat 05.00 / 16.00 saatleri arasında çalıştığını okumuştum. Nitekim, kaldırımlardan Calle 32 ve 33’e taşan kalabalıktan eser kalmamış. okumuştum. Diğer adı ile Donate Bates Herrera adlı bu ilginç paza yerini dışarıdan fotoğraflamakla yetiniyorum.

Valladolid’de pekçok restoran var, ama hiçbirinde İngilizce menü yok, lisan bilen personel yok. Rehber kitabım Lonely Planet’in önerisine başvurmak zorunda kalıyorum, zorundayım dedim çünkü; bu kitabın önerdiği yerler çok fazlaq ilgi gördüğü için genellikle fahiş fiyat uygularlar. ADO terminalinin yanındaki Squims Restorana giriyorum. İki üç masada iş adamı olduğu belli olan takım elbiseli adamlar oturmuş. Menü güzel, önce sebze çorbası alıyorum, garsonu çağırıp ekmek istiyorum, İngilizce bilmediğini söylüyor, aklıma geliyor yan masadaki tortilla cipsinden istiyorum bu kez, sonunda anlaşıyoruz. Çorba ( 45 M$ ), sonra menüden Yucatan Tacos seçiyorum( 75 M$ ), haşlanmış sebzeler, Meksika fasulyesi püresi ve pilav ile mükemme3l bir ziyafet çekiyorum kendime.

Garsona, Chichen İtza’ya giden dolmuşların nereden kalktığını soruyorum, neyse anlıyor, restoranın arkasındaki geniş avludan kalkıyormuş.

Sıcakta yemeği fazla kaçırmış olmalıyım, serin ortamdan sokağa çıkınca resmen çarpıldım, bayılmak üzereyim. Şişeler dolusu su içiyor kanamıyorum. Sıcağın kırbaçladığı vücudum kaldığım Hostal Gayser’deki odama getirdi beni.

Saat 19.00’a doğru çıkıyor ve serin sokakları seçmeye çalışarak Francisco Canton Parkı’na doğru yürüyorum. Derken hava kararıyor, serin rüzgarla yürümek keyif vermeye başlıyor. Yarın için bir fırından iki iri sandviç, eczaneden de ( burada eczaneler su ve temel ihtiyaç maddelerini satıyor ) su v meyve suyu alıyorum( 37.5 M$ ). Parkta oturup, ağaç dallarında son gece melodilerini terennüm eden kuşları dinliyorum, yüzümü rüzgara vererek. Sonra, ağır adımlarla odama yürüyorum. Şunu söyleme ihtiyacı hissediyorum; Meksika’ya gelmeden önce dostlarım, seni soyarlar, asarlar keserler gibi uyarılarda bulunmuşlardı. Ne Merida’da, ne şu ana kadar Valladolid’de kimsenin sataştığına şahit olmadığım gibi satıcılar da rahatsız etmedi. Şu anda, ıssız karanlık bir sokakta yürüyorum, birkaç kişi ile karşılaştım, sessizce “ hola “ ( merhaba ) diyerek geçip gidiyorlar.

Yarın ilk collectivo ( bura diliyle dolmuş minibüs ) Chichen İtza’ya gitmeyi düşünüyorum. Bugün Merida’dan gelirken, Chichen İtza girişindeki kalabalık ürküttü beni, bu nedenle çılgın Karaipler turistleri doluşmadan ilk gidenlerden olmak ve keyfimce fotoğraf çekmek istiyorum.

Bir morg çekmecesinden az büyük olan odamda, yatağıma uzanıp yarın kavuşacağım Chichen İtza hakkında bilgiler derliyorum.

 

09 NİSAN 2019  ( VALLADOLİD  -  CHİCHEN İTZA  -  VALLADOLİD  )

Kaldığım Gayser Hostel’de çok backpaper var. Benim bildiğim gezginler, ortama saygılı olurlar, tüm gün dolaştıkları için başkalarının da yorgun olabileceğini düşündükleri için ( en azından belli bir saatten sonra ) gürültü yapmazlardı. Ne var ki, her şey gibi bu racon da bozulmuş olmalı, bir yandan gevezelikler diğer yanda son devirle çalışan duvara asılı vantilatörün vızıltısı sabaha kadar derin bir uykuya ulaştırmadı beni. Sabah 05.00’e doğru sessiz ve serin bahçeye çıkıp kafa dinleyebildim. Güneş 07.48’de doğacak, Suqims Restoran’ın yanından ilk Chichen İtza collectivo’su 07.00’de kalkacak, yani yine karanlıkta çıkacağım odamdan.

Peşime takılan birkaç köpek havlayıp yoruluyorlar, başka kimseler yok sokaklarda. Calle 44’e çıkınca ortalık hareketleniyor. Collectivoların kalkacağı alanın demir kapısı kapalı, üzerinde kocaman bir asma kilit sallanıyor. Kaldırımın üzerinde bir taşa oturmuş beklerken önümde bir minibüs duruyor. Üzerinde Chichen İtza yazısını görünce biniyorum.

Saat 07.00’de yabancılar doluyor ve hareket ediyoruz. 42 kilometrelik yol 50 dakikada bitiyor, iniyoruz. İlk gelen bizim araç, iner inmez bilet gişelerinin önünde sıraya giriyoruz. Ortalıkta ne görevli ne de ziyaretçiler var. Chichen İtza’ya Meksika para birimi ile neredeyse servet ödeniyor. ( 481 M$/ 24 ABD$ )

10 dakika sonra, 08.00’de gişeler açılıyor ve ipi göğüsleyen üçüncü kişi olarak karşımdaki muhteşem Kukultan piramidinin karşısında yerimi alıyorum. Satıcılar da tezgahlarının kendilerine ayrılan yerlere taşıyıp yerleştirme telâşı ile can hıraş koşturuyorlar.

Tripodumu kuruyor, hem kameram ile hem de Hero 7 ile hemen her açıdan fotoğraflıyorum Kukultan Piramitini.

Derken, lüks otobüslerin taşıdığı Karaip sahillerindeki kitle turizminin Kâbeleri olan Cancun ve Playa del Carmen turistleri akın akın büyük bir gürültü ile doluyorlar Piramit’in çevresine.

Meydan, piramitteki ilginç yansımayı duymak için ellerini çırpan Amerikalılar’la dolunca bir köşeye çekiliyor, akşam hazırladığım sandviçlerimle kahvaltıya başlıyorum.

Yanımdan geçen yabancıların şaşkın bakışları altında Kukultan’ın yanıbaşında harika bir kahvaltı yapıyorum.

Maya kentleri, aşırı sıcak, nem ve ( erken gidilmezse ) çılgın ve gürültücü kalabalıklar demek.

CHİCHEN İTZA HAKKINDA BİLGİ;

 

Maya ve Toltekler’in çok önemli eseri Chichen İtza hakkında çok farklı bilgiler bulunuyor. Bunların en doğrusu, 1988 yılından itibaren Unesco Dünya Mirası Koruma                 Listesi’ne alınmış olmasıdır.

Yaptığım araştırmalarda derleyebildiğim bilgilerin içinde en derli toplu olanları sizlerle paylaşıyorum.

Itza Guatemala’nın Peten Itza gölü çevresinde yaşayan Maya halkına verilen addır.

Chichen Maya dilinde “Kuyu Ağzı” anlamına gelir.

Chichen İtza, Itzaların kuyusunun ağzı anlamındadır.

Şehirde bulunan bölgenin en büyük 2 obruğu hem şehrin suyunun depolanmasına hem de tanrılara sunulan canlı insan kurbanlar için yapılan törenler dede kullanılmıştır.

Kalıntıların bulunduğu arazi 29 Mart 2010 yılında Yucatan eyaleti tarafından satın alınana kadar şahısa ait özel bir araziymiş.

İspanyollar döneminde Latin alfabesiyle Maya dilinde yazılmış Kâhin Jaguar anlamına gelen Chilam Balam adı verilen Mayaların kutsal yazılı belgelerinde şehrin Yedi Büyük Ev, ya da Yedi Büyük Çalı anlamında başka bir isme sahip olduğundan bahsedilir.

Şehrin Milattan sonra 600 ile 900 yılları arasında önemli bir ekonomik güç olduğu ve tüm güney ve Orta Amerika’da ki ticari yolları kontrol ettiğinden bahsedilir.

Chichen Itza’nın tek bir kral tarafından değil çoklu bir yönetici grubu tarafından yönetildiğinden bahsedilir.

Şehrin merkezinin yaklaşık 5 kilometre karelik bir alanda yer aldığı ama etrafında yadsınamayacak kadar çok sayıda küçük yerleşimler olduğu kabul edilmektedir. Keza merkezin dini törenler, kutsal top oyunu ve astronomik çalışmalar için kullanıldığı, bunun haricinde halkın girmediği kabul edilir.

1250 yılı civarı şehir eski önemini kaybetmeye başlamıştır.

Chichen Itza İspanyol sömürgeciler geldiğinde önemli bir zarar görse de hiç bir zaman tamamen terk edilmez.

Şehrin tüm binaları birbirine “Beyaz Yol” adı verilen taş döşeli yollar ile bağlanmıştır.

El Castillo ya da Türkçe karşılığı ile Kale adındaki piramit şehrin tam merkezinde bulunmaktadır. Bu tapınak, Yılanların tüylü efendisi anlamındaki Quetzalcoatl kelimesinin Yucatan bölgesindeki yerel dillerde karşılığı olan Kukulkan’a adanmış evrensel bir güneş takvimidir.

Tapınak gündüz ve gecenin eşit olduğu 20 mart ile 23 eylül ekinokslarında, en uzun gün olan 21 haziran ve en kısa gün olan 21 aralıkta, yani yaz ve kış gündönümlerinde, ayrıca 16 temmuza denk gelen ve güneşin dünyanın tepe noktasında olduğu, Maya yeni yılının başlangıç gününde, merdivenlerin alt başında bulunan 2 yılan başının piramidin gövde kısmındaki basamakların yaptığı ilginç gölge oyunları sayesinde, bu yılanlar adeta canlıymış hissi verir.

Tapınağın dört tarafında bulunan 91 basamağa en tepedeki sunak kısmının tek basamağı da eklenince elde edilen 365 sayısı, 1 güneş yılını temsil etmektedir.

Kukulkan piramidi 18 derecelik bir açıyla inşa edilmiştir ki bir maya güneş yılında 18 ay vardır.

Mayalar zamanı tam olarak hesaplayabilmek adına 3 tür takvim kullanmışlardır.

Bu takvimlerden ilki Kutsal ya da Dini takvimdir. 20’şer günlük 13 aydan oluşur.

20 sayısı insanın toplam parmak sayısı olduğu için Mayalar tarafından kutsal kabul edilmiştir.

13 sayısı ise dünyanın yaratıcısının oturduğu cennetin en üst katını temsil eder. Aynı zamanda Mayalar kötülüklerin bedenimize girebileceği 13 nokta olduğunu kabul eder.

260 günden oluşan dini takvim, bir bebeğin ana rahmine düştükten sonra doğmasına kadar geçen süreyi esas almıştır.

İkinci takvimleri ise bizim bugün de kullandığımız, dünyanın güneş etrafında dönüş süresini temsil eden, 20’şer günlük 18 aydan oluşan Güneş takvimidir. Mayalar her takvim yılının sonunda ayrıca 5 tanrı ismine adanmış ve tanrıların dinlenmeye çekilip dünyanın korumasız kaldığı 5 artık gün olduğunu kabul edip takvimlerini 365 güne tamamlamışlardır. Bu artık 5 günde dünyanın korunması için ayinler ve dini törenler düzenlenir tanrılara kurbanlar verilir.

Her iki takvimin döngüsü kutsal döngü adı altında birleşir ve bu iki takvimin başlangıç günlerinin tekrar aynı olması için 52 yıl gerekir.

Kukulkan piramidinin bugün çıkılamayan en tepesinde çıngıraklı yılan kuyruğu şeklinde biten bir sütün vardır. Maya astronomisinde çıngıraklı yılan kuyruğu tasviri Pleiades   takımyıldızını temsil etmektedir. Ayrıca bu sütunun üzerinde ki yuvarlak kabartma güneşi temsil etmektedir ve sütunun gösterdiği nokta Pleiades   takımyıldızının Zenith noktası yani astronomi terimiyle gökte dünya yörüngesine göre ulaşabileceği en yüksek noktadır.

Pleiades   takımyıldızının 52 yılda bir döngüsünü tamamlayıp dünyanın eksenine göre tepe noktasına gelmesi ve bu günün Maya dini ve güneş takvimlerinin başlangıç günü olması oldukça önemli bir astronomik hesabın kanıtıdır.

Mayalar, 52 yıllık zaman döngüsü sonunda alttakini kaplayacak biçimde üste yeni bir piramit inşa etmişlerdir ve şu anki tapınak içinde üst üste inşa edilmiş 4 tane piramit bulunmaktadır.

Mayalar güneşin ikizi ve savaş tanrısı olarak kabul ettikleri Venüs gezegenine de çok önem vermişler ve 3. Takvimlerini Venüs’ün 584 günlük yörüngesine göre düzenlemişlerdir.

Venüs’ün yörünge hareketini tamamlarken dünyanın yörüngesiyle olan açı sayesinde 4 evrede gözlemlenir. Dünya ile güneş arasından geçtiği yeryüzünden görünmeyen 8 günlük ilk evre sonunda başlayan 236 günlük Venüs’ün gün doğumundan önce gözlendiği yani sabah yıldızı adını aldığı ikinci evre. Ardından 90 günlük güneşin arkasından geçtiği 3. ve takip eden 250 gün boyunca Venüs’ün gün batımından sonra yani akşam yıldızı olarak görüldüğü son evre ki Mayalar takvimlerini Venüs’ün sabah ve akşam yıldızı olarak görüldüğü tarihlere odaklamışlardır.

Dünyanın ve Venüs’ün 5 e 8 oranındaki hareketini kutsal döngü olarak kabul etmişlerdir yani 2625 günde Venüs 5 dünya 8 kere yörüngesi etrafında döner.

Mayaların kullandığı 3 takvim birbirini 104 yılda başlangıç günleri aynı olacak şekilde keser ki Mayalar bu güne kutsal yaşlılık adını verirler.

Maya şaman öğretisine hâkim olan tüm yerliler her yıl 21 Aralık’ta saat 12.11’de şaman davulu çalarak bu piramidi ve temsil ettiği öğretiye saygılarını belirtirler.

El Castillo’nun kuzeyinde bir Venüs platformu vardır.

El Castillo’ya uzak bölümde bulunan içindeki sarmal merdiven sayesinde El Caracol, ya da Türkçe adıyla salyangoz adını taşıyan tapınak aslında astronomik bir gözlem evidir ve şehrin en alışılmadık yapısıdır.

Gözlemevinin pencere ve kapılarının yerleştirilmesinden Venüs’ün yörüngesini takip ettiği tahmin edilmektedir.

Chichen Itza’daki Jaguar Tapınağı’nın girişinde nöbet tutan taştan hayvan heykelleri bulunmaktadır.

Top sahasının içindeki duvar rölyeflerinde kafa kesme sahneleri hala görülebilmektedir.

Chichen Itza şehrinde toplam 13 tane Kutsal Top Oyunu alanı olduğu düşünülüyor.

Pelotte sahasının yan tarafında T şeklinde etrafı kurukafa kabartmalarıyla süslü kurbanların kafataslarının saklandığı Kafatası Rafı ya da platformu gene şehirdeki kurban verme inancının önemini yansıtan binalardan biridir.

Bazı yıllar tanrıları sakinleştirmek için binlerce insan kurban verildiği bilinmektedir.

Bu binaların kuzeyinde Cenote Sagrado ya da Türkçe adıyla kurban kuyusu vardır. Şehrin suyunu depolayan 2 obruktan büyük olanı 60 metre çapında 35 metre derinliğindeki bu kuyuya kurbanlar ayaklarına ağırlık bağlanarak atılırmış. Kurtulabilen olursa tanrının kurbanı reddettiği ve kötü günler yaşanacağına inanılırmış.

Kalıntılar arasında ziyaret edilen bölümden biraz uzakta iç duvarlarındaki resimler milattan sonra 869 yılına tarihlenen renkli ev adını almış Casa Colorado şehirdeki en eski binadır.

Chichen Itza’da Kukulkan piramidinin hemen arkasında bugün 168 sütunun hala ayakta kaldığı 1000 sütunlu Savaşçılar Tapınağı’na bir kemerin altından geçilerek girilmektedir. Toltek ve Maya savaşçıları dışında, jaguar ve kartal figürleri de işli sütunların zamanında bir çatıyı taşıdığı öngörülmektedir.

Piramidin merdivenlerinin iki yan tarafına, aşağıdan yılanın başı ile başlayan ve en tepeye kadar devam eden yılan gövdesinden yapılma merdiven korkulukları yapmışlar.  Ayrıca, piramidi öyle bir şekilde inşa etmişler ki, ilkbahar ve sonbaharda ekinoksların gerçekleştiği an, piramide gelen güneş ışıkları sayesinde bu yılan gövdesi S’ler çizen şekilde bir gölge oluşturmaktaymış.

Platforme de Los Craneos ( Tzompantli, Kuru Kafalar Platformu) diğer bir etkileyici yapıt. Burada yüzlerce kuru kafa kabartması T şeklindeki bir platformun her bir yönüne oyulmuş. Buraya kurbanların kesik kafaları konurmuş. 

 

El Castillo, Kukulkan Piramidi denen muhteşem piramidin az ilerisinde Platform of Skulls var, yani Kafatasları Platformu burası. Kurban edilen esirlerin veya öldürülen düşmanların kafataslarının sergilendiği yaklaşık 1.5 metre yüksekliğinde bir bölüm.

Venüs platformu ile Kafatasları platformu arasında yer alan Kartallar ve Jaguarlar Platformu, askeri zaferlere işaret ediyor gibi. Hasımlarının kalplerini yutan kartallar ve jaguarların bulunduğu kaidelerde sanki savaşçıların vahşi saldırganlığı betimlenir. Kartal ve Jaguar’a benzetilmiş giyimleri ile Tanrıların hoşnutluğunu kazanmak için kıyasıya savaşıyorlar kaide kabartmalarında.

Geniş bir alan Kutsal Top Oyunu alanı önemli bir yer tutmaktadır. Pelotte adı verilen kalça omuz ve baş vasıtasıyla ağırlığı 3 kilograma kadar çıkabilen kauçuk topun çemberden geçirilmesi sonucu kazanan takım kaptanının kurban edildiği ilginç bir oyun bu ve Maya kalıntıları içinde bu kadar iyi korunmuş daha büyük bir saha yok.

Top sahasının 83 metre uzunluğu, 8,2 metre yüksekliği vardır ve topun geçirildiği çemberlerin bulunduğu duvarların birbirinden uzaklığı 27 metredir.

Bu çemberlere kalça, omuz ve dizlerle ağırlıkları 300-400 gram arasında değişebilen topları sokmak pek mümkün değil gibi gözüküyor. Onuncu yüzyıldan sonra bu oyuna çemberleri ekleyenlerin Toltekler olduğu biliniyor. Chichen Itza’da bu sahadaki çemberlere topları sokmak için ise raket gibi bir alet kullandıkları düşünülüyor.

Yıldızların konumuna göre sahaya yerleşen yedişer kişilik iki takımdan hangisi en önce bu çemberden topu geçirebilirse, sahadan galip olarak ayrılıyormuş. Tek sayı ile ve ölümle biten bir oyun. Aslında buna oyun demek yanlış olur, bu bir tür dini tören olarak algılanmalı. Chichen Itza’da daha küçük olan bir top sahası daha var.

Venüs Platformunu, Kartallar ve Jaguarlar Platformundan ayırd edebilmek çok zor. Chac Mool'un Mezarı olarak da bilinir, çünkü platformun içinde kazıldığı zaman bir Chac Mool keşfedilmiş. 25 m2 bir alan zeminden yükseltilmiş platformun yan panellerinde kartal, yılan, jaguar ve insan formu bulunan efsanevi yaratıklar betimleniyor.

Venüs işaretlerini temsil eden köşelerin her birinde bir yıl sembolü biçiminde glifler, yaprakları üzerinde haçların bulunduğu yarım çiçek vardır. Mayalar, Venüs'ü gözlemevinde, gökbilimsel bir beden olduğu kadar astronomik bir ölçüm noktası olduğu için kapsamlı bir şekilde inceledi ve takip etti. Tarımsal ve ritüel planlama için Maya Takvimi'nin oluşturulmasında kullanılmıştır.

Törenlerde kullanıldığı düşünülen bu yer, Tanrı Kukulkan ve Venüs bezemeleri ile süslendiği için önem arz ediyor.

Kukultan’dan bir ölçüde meydanı dolduran şamatacı kalabalıktan uzaklaşıyor ve Kukulkan’ın güneyine yürüyorum. Karşıma, High Priest’s Grave, diğer adıyla Osario denen rahibelerin gömüldüğü ve Kukulkan çizgilerini andıran on metre yüksekliğinde bir başka piramit çıkıyor. Dört cephesinden merdivenle çıkılan piramidin boşlukları, sütunlar ve kenarlarda yine yılan tanrı Kukulkan ve mitolojik figürler bulunuyor.

Altta bir mağarada, çok sayıda kemik ve törenlerde kullanılan kabuklar, bakır çanlar ve yeşimtaşları bulunduğunu okudum ancak, içeri girmek yasak olduğu için görmek mümkün olmadı.

Antik bölgedeki en detaylı friz ve bezemeler bence La İglesia yani Kilise denilen binanın fasadında. Köşelerde yağmur tanrısı Chak’ın artık alıştığım maskeleri yer alıyor ve bunların çengel şeklindeki burunları henüz kırılmamış. Yengeç, kaplumbağa ve salyangozlar da Maya Tanrılarını temsil ediyor olmalı.

Yerel adıyla Chen Ku olarak bilinen Cenote Sagrado, ihtişamlı adına ve Mayaların en görkremli ritüellerini gerçekleştirdiği yer olmasına rağmen, sakin bir köşede ilgisiz geçmişiyle yaşamakta. Üstelik yemyeşil bulanık suyu, etrafını saran bitki örtüsü nedeniyle hiç de çekici değil.

Kuraklık yüzünden başı ikide bir derde giren Mayalar, en çok yağmur tanrısı Chac’ın insafına sığınmışlar, adaklar adamış, kurbanlar göndermişler.

Kurbanlar can verene kadar, Chen Ku’nun dibinden yeraltı dünyasına gideceklerine ve mutlu olacaklarına inanıyorlardı. Ruhları ne yaptı bilemem ama, ünlü denizci Jacques Cousteau bu cenoteye dalış yaptığı zaman elliden fazla savaşçının kemikleri ile karşılaştı.

Maya Tanrılarını temsil eden hayvanlardan biri de salyangozdur. Spiral merdivenleri nedeniyle bu bina yani El Caracol Salyangoz olarak adlandırılmıştır. Buradaki astronomi merkezinde rahipler gök cisimlerini, özellikle Venüs’ü izler yıldızların hareketlerine göre hububat ekim ve hasadına karar verirlermiş.

Buradaki gözlemler öyle isabetliymiş ki, 8. yy’da Venüs Gezegeninin güneşin arkasında kalma süresini bugünün bilgisayar destekli bilgilerine benzer hesaplar yapabilmişler.

Chichen İtza eserleri 10 kilometrekarelik bir alanı kaplıyor, neredeyse her metrekjaresini arşınlıyor, başlayan sağnak yağmurdan satıcıların tentelerinin altına sığınıyor ve dört saat sonra geldiğim kapıdan çıkarak Valladolid collectivo’su beklemeye başlıyorum.

Yine yağmur başlıyor, bekleyenler giderek çoğalıyor, ağaç dallarına sığınıyorum ıslanmamak için. 374 kişilik yeri olan bir minibüs geliyor köylerden, üzerimde Chichen İtza yorgunluğu ön koltukta keyifle etrafı seyrediyorum ( 35 M$ ).

Yol üzerinde X’keken cenotesinin levhasını görünce bir an inmek için davranıyorum, ne var ki, yollarda bekleyen yabancıları görünce vazgeçiyorum. Zira, çok düzensiz bir toplu taşıma sistemi var anladığım kadarıyla. X’keken Cenotesi’ne gidiş gelişim 4 km. kadar sürecek ve tam dönüş saati yoğunluğuna yakalanacağım. Bugün, Chichen İtza’yı gezmiş olmayı yeterli buluyorum.

ADO terminaline geliyor ve yarın saat 07.00’de kalkacak Tulum otobüsüne bilet alıyorum( 145 M$ ). Şehirlerarası yollarda collectivolar çalışsa da, hem yabancılara fahiş fiyat uyguladıkları hem de dolmaları için uzun zaman beklemek gerektiğini öğrendiğim için tercih etmedim.

Tüp odama geliyor, duvar aspiratörünün canhıraş seslerle soğutmaya çalıştığı odamda uzanıp dinleniyorum bir süre.

Sonra, Lonely Planet’in önerdiği Yerba Buena del Sisal isimli restoranı aramaya koyuluyorum navigasyonun yardımıyla. İyi ki Valladolid’in bu kesimine gelmişim, kent merkezindeki gürültü patırtıdan eser yok bu bölgede.

Çocukların top koşturduğu geniş bir çayırın arkasında tarihinin ezikliği ile hissedilen Fransiskanların San Bernardino Tapınağı tüm gizlerini saklamış davetkâr bakıyor.

Valladolid’e ilk gelen Fransiskan tarikatı mensubu çapulcular, din adamlarının öncülüğünde burada bir kilise inşaatına başlıyorlar. Söylentiye göre yerel Maya halklarını da bol para vererek bu inşaatta çalıştırıyor hattâ bu mezhebe katılmalarını sağlıyorlar.

Sonraki yüzyıllarda sürdürülen savaşlarda oldukça tahrip edilmiş ve içinde paha biçilmez sanat eserleri yok edilmiş olsa da, içerideki birkaç tablo ve binanın su ihtiyacını karşılamış olan cenotenin içinde çıkarılmış silahların çokluğu binanın mâbed olmanın ötesinde amaçlarla kullanıldığını gösteriyor.

Ana kapının üzerindeki MDLX Roma rakamları 1560 yılında inşaa edildiğini gösteriyor ve bazı kaynaklar da buranın Rahibeler Manastırı olarak kullanıldığı yönünde.

Kemerlerinin ardındaki serin salona oturuyor, tavandaki ahşap kirişleri, bir mabet de olabilecek kötülükleri ve günahları düşünüyorum. Kulaklarımın uğuldamasıyla birlikte karnımın zil çaldığını duyar gibi olunca da kalkıp, hemen karşıda yer alan Yerba Buena del Sisal’e doğru yürümeye başlıyorum.

Huzurlu, temiz ve sakin bir restoran Yerba, birkaç yabancı çıt çıkarmadan yemek yiyor. LP’nin ratingini hak eden mekândan keyif alıyorum. Güzel garson kıza sebzeli çorba sipariş ediyor, ana yemeği kızın önerisine bırakıyorum. Sebze çorbası, kremasıyla hârika. Sonrasında, peynirli tortillanın üzerine çikolata dökülmüş, üzerinde kızarmış soğan halkaları olan bir hilkat gâribesi geliyor. Kızın hatırına mı, ödeyeceğim 100 MXN’in hatırına mı anlayamadan, muhteşem soslarla bitiyorum tabağımı. Ama, en çok Meksika’nın orta halli biralarından Dos Equis XX’i beğeniyorum. Yemek öncesi gelen tortillalara, Meksika’nın yüz akı acılı sosları ile saldırınca gözlerimden yaş geldiğini, nefesimin kesildiğini de söyleyerek bu faslı kapatayım, 155 MXN ödeyerek ayrılıyorum bu sessizlik vahasından. Sonra, Sisal Parkın arkasındaki San Bernardino Fransiskan Tapınağı’nın gölge koridorunda oturuyor, yağmak üzere olan yağmur bulutlarının geçmesini bekliyorum. Valladolid sokaklarında bir kez daha dolaşıyor, rengârenk binaların önünden defalarca geçiyor, ayaklarım iflas edene kadar yürüyor ve 17.00’de odama ulaşıyor, duş alarak yatağa uzanıyor ve günün yorgunluğunun üzerimden akıp gitmesini bekliyorum.

4 Haziran 1910 yılında, diktatör Porfirio Diaz’a karşı örgütlenen güçlerin Sabahın köründe Valladolid2e girerek Francisco Canton Parkında ilk çatışmaları başlattığını ve dökülen ilk kanları düşünüyorum. İhanetlerin, değişen ittifakların, pusuların ve en önemlisi Emiliano Zapata’nın yoksul köylüleri silahlandırarak toprak reformu yolunda başlattığı kanlı çatışmaları, ancak yedi yıl sonra Meksika halkını kısmen rahatlatabilecek Anayasa hazırlanana dek binlerce kişi ölmüş, Zapata da kurulan bir tuzak ile öldürülmüştür.

ETEM SEVİK bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 77
Toplam yorum
: 39
Toplam mesaj
: 35
Ort. okunma sayısı
: 6740
Kayıt tarihi
: 04.03.07
 
 

Hayatın anlamı; anlamlı yaşamaktır. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster