Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

31 Mart '10

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
2529
 

Mekteplileri kesen alaylılar – 31 Mart 1909 İsyanı

Mekteplileri kesen alaylılar – 31 Mart 1909 İsyanı
 

Meşrutiyet ilan edileli 1 yıl olmuştu. Meclis toplanmış, çalışıyordu. II. Abdülhamid hâlâ padişahtı. Ordu içinde ve mecliste, ittihat ve terakki cemiyeti ağırlığını koymuştu. Gerçi yeniçeri ocağının kaldırılmasının üzerinden yıllar geçmişti ama ordu içindeki kalıntıları yaşamaya devam ediyordu. İki yolla subay olunuyordu. Mektepten, okuyarak ve alaydan yetişerek. Mektepliler istibdad devrini sonra erdiren genç subaylardı. Mustafa Kemal de bunların arasındaydı. Alaylılar, hepsi kötü olmasa da dinin ağır etkisi altında, padişaha bağlı, genellikle okuma yazma bilmeyen subaylardı. 

Yobazlar istibdadı geri getirmek için cemiyetler kurarak çalışmalara başladılar. Ordu yönetimi ise buna kesinlikle karşıydı. Askerlerin bu cemiyetlere girmelerini engellediler. 

Genç subaylar (Harbiyeliler), jön Türkler, eski köye yeni adet getiriyorlardı. Bundan en çok yobazlar rahatsız oluyordu. Padişahın yetkilerinin sınırlandırılması, buna bağlı olarak dinci çevrelerin etkinliğinin azaltılmaya çalışılması hiç hoşlarına gitmiyordu. Bu gidişi engellemek için bildikleri tek sloganla ortaya çıktılar: 

"Din elden gidiyor." 

Halbuki elden giden yobazların karşı konulmasını istemedikleri otoriteleriydi. Çünkü din demek -onların gözünde- kendileri, yani yobazlık demekti. Bugünkü kamplaşma o günlerden başladı. 

İsyanın birinci günü, 31 Mart 1909 

Yalan bilgiler ağızdan ağza dolaştı. Taşkışla’daki 4. avcı taburu ayaklandı. Subayları bağladılar. Sultanahmet’e gelip Meclis-i Mebusanı kuşattılar. Ellerinde kırmızı, beyaz ve yeşil bayraklar vardı. Diğer kışlalara gidip askerleri ayaklanmaya çağırdılar. Sayıları 3000’i buldu. Davut Paşa’daki süvari birliği karşı çıktı ve çatışmalar başladı. Harbiye nezaretinin kapılarına dağ topları ve makineli tüfekler yerleştirildi. Karaköy köprüsünün olduğu yere de makineli tüfekler yerleştirildi. Harbiye’deki askerler isyancılara katılmadılar (Askerin siyasete karışmamasının ne kadar önemli olduğunu görüyor musunuz, ve Atatürk’ün daha bu olaylar olmadan önce gerçeği görmesini?). 

Siviller isyancı askerlere katılmaya başladılar. Gazi Muhtar Paşa’nın oğlu Mahmut Muhtar Paşa en büyük komutandı (Harbiye Nazırı). İsyanı bastırmaya çalıştı. Hükümet Şeyhülislamdan yardım istedi. Kan dökülsün istenmiyordu. Ama eski yarımda yavaş yavaş isyancılarla doluyordu. Hükümet istifa etti. Köprü başlarındaki askerler ve makineli tüfekler çekildi. Yıldız Sarayı’nda görüşmeler olacaktı. 

İsyancı askerlerin istekleri vardı. Meclise giren 15 kadar askerle bir hoca, Ahmet Rasim Efendi onlar adına konuştu: 

Kız Sultanisi (kız lisesi) şeriata aykırıydı. Meclise karşı değildiler ama içinde Hüseyin Cahit gibi dinsizlerin olmasına karşıydılar. Mebuslar dindar olmalıydı. Avrupa ülkelerinden korkulmamalıydı, onlar bize karşamazdılar. Fıkhın ceza bölümü uygulanmalıydı. Kanunlar fıkıh kitaplarından alınmalıydı. Ülkenin bütünlüğü ancak İslam birliği ile sağlanırdı. Hıristiyanların bağlılığı Osmanlılık ile değil adaletle sağlanırdı (Bugün de aynı şeyler tekrar edilmiyor mu? Belki bir miktar değişmiştir). 

Ak sakallı, alaylı bir binbaşı yüksek bir yere çıkıp açığa alındığını ve bunun şeriata uymadığını söyledi. Dokunaklı bir konuşma yapıp askerleri ağlattı. 

Bu sırada Abdülhamit de geçmişi bilen biri olarak ve haklı olarak büyük paranoya içindeydi. 600 yılda nice padişahlar devrilmiş, öldürülmüştü. Söylenen hiçbir şeye razı olmuyordu. 

İsyancılar Nezarete girmeye kalktılar. Paşa zor kullanmaktan yanaydı. Ateş emri verdi. Askerleri sadece havaya ateş açtı. Bunun üzerine Paşa askerlerini kışlaya yolladı. İzzet Paşa Muhtar Paşa’nın yerine geldi (ama eski zamanlarda olduğu gibi eski Paşa’nın kellesi gitmedi). Padişah isyancıları affettiğini söyledi. Yeni hükümet kurulma çalışması başladı. Durum böylece geçiştirilecek sanılıyordu. Ama öyle olmadı. İsyancılar kışlalarına dönmediler. 

Adliye Nazırı Nazım Paşa, Lazkiye mebusu Aslan Bey ve dört subay, Şerif Sadık Paşa ve uşağı isyancılar tarafından öldürüldü. Harbiye Nazırlığının önünde de ayaklanan askerlerden ölenler oldu. 

Kabataş açıklarında demirli savaş gemiler Marmara’ya açıldı. İttihatçı subaylar ortadan kayboldular. 

The Times dergisinin haberine göre İstanbul’da İttihat ve Terakki kadar gizli ve güçlü olan Muhammediye Cemiyeti askeri isyan ettirip duruma hakim olmuştu. 

İkinci gün, 1 Nisan 1909 

Padişah durumdan yararlanmak istedi. Meşrutiyet sırasında kabul edilmeyen hakları almaya çalıştı. Yeni hükümet kuruldu ve siyasetini açıkladı: 

1- Şeriat kurallarına uyulmakta daha çok dikkat gösterilecek. 2- Kanun-u Esasi korunacak 3- Asayiş korunacak. 4- Uyrukların refahı sağlanacak. 

Ayaklanmadan söz edilmiyordu. Ayaklananların affedildiği gizleniyordu. Sanki neredeyse hiçbir şey olmamış gibi davranılıyordu. Bu arada isyancı askerlerin havaya ateş açmaları da hoşgörü ile karşılanıyordu (Aynı tavırlar şimdi de çok da farklı olmayan biçimlerde devam etmektedir. Günümüzde polis, dinci sloganlara ve kalabalığa karşı çok anlayışlı davranmaktadır. Ama tekel işçilerini veya sol bir grubu ezip geçmektedir). 

Halbuki meclis korkusundan toplanamıyordu. İsyancıların davranışları Sultanahmet’ten bütün İstanbul’a yayılmıştı. Gazetelerin ve yöneticilerin isyancı askerlere toz kondurmamaya çalışmalarına rağmen görünüşe göre isyancılar gemi azıya almak üzereydiler. Herkes ürkmüştü. Şehirde dükkanların çoğu açılmadı. Başıboş subaysız askerler istedikleri zaman silahlarını ateşleyip yoldan gelen geçeni yaralıyorlardı. Mektepli subay avı o zaman başladı. Bazıları olayı subay olsun olmasın mektepli avına çevirdi. 

İsyancılar, İttihat ve Terakki Kadınlar kulübünün kapılarını kırıp içerde ne varsa parçaladılar. Bazı gruplar Yıldız Sarayına uğrayıp Abdülhamit’e bağlılıklarını, teşekkürlerini ve selamlarını bildiriyorlardı. 

Bu arada Selanik’te bütün askerler silah altına alındı. Mahmut Şevket Paşa gelen haberler üzerine İstanbul’a yürüme hazırlığına başlamıştı. Selanik’te bir miting yapıldı ve 20-30 bin kişi toplandı. Sonu ‘İstanbul’a marş’ şeklinde bitti. İstanbul ise ‘olaylar önemli değil, sadece birkaç kişi öldü' diye Selanik’teki orduyu yatıştırmaya çalışıyordu. 

Üçüncü gün, 2 Nisan 1909 

Gazeteler neredeyse kansız bir devrimin olduğunu yazıyorlardı. Halbuki Beyazıt’ta halktan çok ölen ve yaralanan olmuştu. Yeni hükümet ilk defa endişelenmişti. Padişahın affı ancak önceki olayları kapsıyordu. Ama olaylar ve öldürmeler devam ediyordu. Bunlar bastırılmalıydı. 

Yeni Harbiye Nazırı Ethem Paşa, çavuş ve onbaşıları yanına çağırıp iki türlü subay (alaylı ve mektepli) olmadığını, herkesin ülke menfaatleri için çalıştığını anlatmaya çalıştı. Yakalayıp bağladıkları subayları bırakmalarını istedi. Ama çavuşlar hiç de öyle düşünmüyorlardı. Bırakmadılar. 

3. Avcı taburu kışlayı terk etmeleri emredilmesime rağmen terk etmediler. Aralarına hocalar, siviller karıştı. Disiplin diye bir şey kalmadı. Subaylar mektepli - alaylı, yani meşrutiyetçi - mutlakiyetçi olarak ayrılıyorlardı. İsyancı birliklerin başına mutlakiyetçi subaylar geçti bunlar askerleri Abdülhamit’e bağlamaya çalıştılar. 

Askerler – sonraki savunmalara göre – havaya ateş ediyorlardı ama ne hikmetse subaylar ölüyor, onlarca insan yaralanıyordu. 

İttihat ve Terakki üyesi mebuslardan başka diğer birçok mebus da korkudan meclise gelemiyordu. Yalnız bir mebus resmen istifa etmişti. Kanuna göre uzun süre meclise gelmeyenlerin üyelikleri düştüğü gibi vatan haini ilan edilmesi gerekiyordu. Ama uzun süre ne kadardı? O gün zorlukla meclis toplandı ama çoğunluk sağlanamadı. İsyancı askerleri ‘şanlı asker evlatlarımız’ diyerek hoş gören bir beyanname yayınlandı. Meclise gelmeyenlerin istifa etmiş olarak kabul edileceği bildirildi. Halbuki mebusların korkudan ortaya çıkamadıklarını biliyorlardı. 

Ayaklananların elebaşları genellikle Arnavuttu. O yüzden Arnavut derneklerindan daha çok destek gördüler. Acaba bu ayaklanmada Arnavut milliyetçiliğinin bir etkisi var mıydı? Çünkü İttihat ve Terakkiciler Türk milliyetçiliğini öne çıkarıyorlardı. Bu soru açık kalmıştır. 

Alaylı subayların %85’i Meşrutiyet’in ilanından sonra açığa alınmıştı. Kalan %15 de yavaşça azaltılıyordu. Bu durum isyanın sebeplerinden biridir. Alaylılar tecrübeliydi ama bilgileri kıttı. Bir dilekçe geldi: 1. bütün askeri komisyonlarda, üst düzeyde rütbelere kadar alaylı askerlerin bulunması ve çıkabilmesi, 2. orduda alaylı-mektepli subay oranının eşit tutulması, 3. Mektepli-alaylı subay ayırımının kalktığının ilan edilmesi gibi taleplerde bulundular. Dilekçenin sonu da ‘bunlar kabul edilmediği takdirde çok kötü olaylar çıkacaktır’ şeklinde bitiyordu. Bunlar kabul edilecek şeyler değildi. Orduyu eskiden olduğu gibi babalarının çiftliği sanıyorlardı. Tabi devre dışı kalanın maaşı da azalıyordu. Hükümet dilekçenin sonundaki tehdidi görmezden geldi. 

Bulgaristan'ın bağımsızlığı henüz tanınmamıştı. Arada mal mülk sorunları vardı. Bu karışıklıkları fırsat bilen Bulgarlar çevreye savaş hazırlığına girdiklerini yaydılar. Batı devletleri Bulgarlara arka çıktı ve iki yıl sonra çıkacak Balkan Savaşı’nın temelleri de atılmış oldu. 

O gün önemli olarak Ali Kabuli Bey öldürüldü. Prens Sabahattin, dayısı Abdülhamit’e karşıydı. Bu da normaldi, çünkü istibdat dönemi içinde hanedan üyeleri sürekli göz altında tutulmuşlar, saraylarda hapis kalmışlar, doğru dürüst eğitilmemişlerdi. Prens imzasız tehdit mektupları alıyordu. Hava Abdülhamit’ten yana dönünce Prens bir savaş gemisine gidip Abdülhamit’in tahttan indirilmesi ve Mehmet Reşat’ın padişah olması gerektiğini söyledi. Ama gemiciler bu işi yapacak kadar güçlü değildiler. Deniz binbaşı Ali Kabuli Bey padişaha karşıydı. Yakalanıp Yıldız’a götürüldü. Kapalı bir yere konmak üzereyken isyancı askerler üstüne atlayıp linç ettiler. 

Yüksek rütbeli subaylardan bazıları saraya sığındı. Aynı eski günlerde olduğu gibi askerler gelip subayların kendilerine teslimini istediler. Ama subaylar teslim edilmedi. Mahmut Muhtar Paşa da bir vapura binip kaçtı. 

Sonra bütün ülkeden Abdülhamit’e protesto telgrafları telgrafları yağmaya başladı. Bazılarında şöyle ifadeler geçiyordu: “eğer padişah sözüne sadıksa, ülkede sel gibi kan akmasını istemiyorsa… seçtiğimiz meşru meclisin görevine iadesini sağlar.” Bu telgraflardan biri Manastır kentinden 20 bin kişi adına geliyordu. Padişah bu durumlara çok üzülmüştü. İsyanın başlıca sebeplerinden biri de askerlerin beş vakit namaz ibadetlerinden mahrum edildikleri şeklindedir. Abdülhamit “Eğer subaylar askerlerin ibadet etmelerini engellediyse benim ne suçum var?” şekline savunma yaparak durumu kabullenmiştir. 

Bununla birlikte bağlılık telgrafları da geliyordu. Cemaatlerden, bazı kişilerden, Bitlis şeyhi gibilerden, Kastamonu, Lefke gibi yerlerden. 

Gazeteler kadınların çarşıya inmemelerini, inerlerse de adab-ı Şeriat dairesinde davranmalarını istiyordu. Askerler kadınlara saldırıp onların evden çıkmamalarını da sağlıyorlardı. Günümüzde bunların en küçüğü bile kabul edilemezken o zamanlar pek normal karşılanıyordu. 

Abdülhamit’i destekleyen İkdam gazetesi bir Volkan gazetesi yazarına kapılarını açmıştı. Bu yazar Şeyh Sait idi. Gazete yazarı şöyle tanıtıyordu: “Şehrimizde bulunan ulema-yı İslamiyeden ‘Kürt Hoca’ denmekle meşhur olan Bediüzzaman Sait Efendi Hazretleri…” Görüyor musunuz, bugünki ayrılıklar ne zamanlardan başlamış? 

Dördüncü Gün, 3 Nisan 1909 

Üç gün içinde 20 kişi öldürüldü. Hareket Ordusu İstanbul’a doğru harekete geçti. Ordu trenlerle Çatalca’ya ve Hadımköy’e geldi ve birikmeye başladı. Erzincan’dan 4. Ordu komutanı da askerin isyanını protesto edip ordusuyla İstanbul’a gelip isyanı bastırmak istediğini bildirdi. Hükümet çekilen telgraflara cevap verdi. İstanbul’da asayiş berkemaldi. Protesto etmeye gerek yoktu. Meclis açıktı, yeni hükümette eskisinden 7 bakan vardı. İstanbul’a gelmeye gerek yoktu. 

Beşinci Gün, 4 Nisan 1909 

Hareket ordusu Çatalca’ya gelince İstanbul’dakiler yapılan işin ne kadar sakat olduğunu anlamaya başladılar. O gün gazetelerde ilk defa eleştiriler çıktı. Yine de o askerlerin geri döneceği umudunu taşıdılar. Ama dönecekleri yoktu. 

Mebuslardan bir heyet yapılıp Çatalca’ya yollandı. Burada Meşrutiyetin devam ettiği her şeyin normal olduğu anlatıldı. Ama yeni hükümetin güvenoyu alacağı şüpheliydi. Askerler, bu yeni kişiler meşrutiyete karşı ise o zaman meşrutiyetin devamı diye bir şeyin söz konusu olmadığını söylediler. Her şey Hareket Ordusunun İstanbul’a girişiyle açığa çıkacaktı. Eğer direnç görmezlerse söylendiği gibi her şey yolundaydı. Yok eğer girişlerine direnç gösterilirse o zaman kaygılarında haklıydılar. 

Altıncı Gün, 5 Nisan 1909 

Mebus heyeti, Hareket Ordusu subaylarını ikna edemedi. Başka bir tehlike ortaya çıktı. Fransızlar iki kruvazörle Pire’ye hareket etmişti. Ruslar Karadeniz’de manevraya çıkmıştı. İngilizlerin iki zırhlısı Beşike, yani Çanakkale önlerine gelmişti. Ortada Duyun-ı umumiye ve bu devletlerin çıkarları vardı. 

Yedinci Gün, 6 Nisan 1909 

Mahmut Şevket Paşa hükümete bir ültimatom gönderdi. Bunda Hareket Ordusunun amaçları yazılmıştı: 1. Meşrutiyet aleyhindeki ayaklanmadan ötürü bozulan asayişi sağlamak 2. fesat ve hainlerin aldattığı askerleri itaat altına almak 3. ayaklanmaya sebep olanların yakalanıp kanuna göre cezalandırmak 4. Meşrutiyetin bir daha böyle tehlikeye girmesini önleyecek tedbirleri almak. 

Hükümete 24 saat süre tanındı. Bir sonuç alınamadı. 

Onuncu Gün, 11 Nisan 1909 

50 bin kişiden oluşan (15 bini gönüllü) Hareket Ordusu ileri harekete geçti. Bir kolu Maslak’tan Baltalimanı’na sarktı. Bir kolu Ayastefanos’a geldi (bugünkü Yeşilköy). Ordu içinde askerleri isyana teşvik eden casuslar yakalandı. 

On ikinci Gün 13 Nisan 1909 

Bir kol Davutpaşa kışlasına girdi. Orada kalan askerler Cuma selamlığına gitmişti. Döndüklerinde kışlalarının işgal edildiğini gördüler. Geri dönüp Fatih’e gittiler. Çatışma olmadan Fatih karakolu ele geçirildi. Halk korkuyla olanları izliyordu. Çatışma sonra başladı. Harbiye karakolunda toplananlar düzene girip yürüyüşe geçtiler. Davutpaşa kışlasında çatışma oldu ama isyancılar kışlayı geri alamadılar (Düşünebiliyor musunuz? Türk askerleri Türk askerleri ile çarpışıyor ve birbirlerini öldürüyorlar). Geri döndüler Harbiye nezaretinde uyurken Hareket Ordusu askerlerince teslim alındılar. Savunma Bakanlığı (Bugünkü İstanbul Üniversitesi) ve Bayezid çevresi çatışmasız ele geçirildi. Fakat Fatih ve Babıali’deki askerler çok direndiler. Buralarda kanlı çarpışmalar oldu. Babıali yokuşunda top atışı yapıldı. Taksim kışlasında isyancı askerler teslim olmaya hazırlanırken bir yanlış anlama yüzünden çarpışma yeniden başladı. Taksim kışlası öğleye doğru, Taşkışla (bugünkü İ.TÜ. Mimarlık Fakültesi) öğleden sonra ancak top ateşiyle teslim alındı. Akşam Selimiye kışlası dışında İstanbul teslim alınmıştı. Halktan çok az kayıp olmuştu. 

Yıldız’da ise Topağacı’na toplar yerleştirildiği görüldü. Sonra büyük çabalar sonunda askerler teker teker teslim olmaya başladılar. Bu iş akşama kadar sürdü. Yalnız Balmumcu’daki iki tabur asker kaçtı. Böylece Yıldız Sarayı da Hareket Ordusunun denetimine geçmiş oldu. 

İsyancıların elebaşları zincire vurularak İstanbul’dan dışarıya çıkarıldı. İsyancı askerler Hareket Ordusu önünde bir varlık gösteremediler. Çoğu zaten hiç çarpışmadı. Mektepli subaylar başlarında olmadığı için çarpışma güçleri yoktu (bu bela daha sonra Balkan Savaşı’nda da kendisini göstermiştir). Her şeyden önemlisi, yaptıklarının yanlış olduğunu içten içe biliyorlardı. Onlara bir sürü antlar içirttiler. Bu da ters tepip morallerini düşürdü. 

Mustafa Kemal Hareket Ordusunun şerefli bir subayı ve kurmay başkanı olarak İstanbul’a girdi. 

II. Abdülhamit tahttan indirildi ve yerine V. Mehmet Reşad Padişah oldu. İsyancı askerler çok pişman olduklarını söylediler. Ama Hareket ordusuna karşı ateş etmelerini engellemeyen bazı subaylar asıldı.Bu iş için Eminönü'de Taksim'de İstanbul'un başka semtlerinde dizi dizi darağaçları kuruldu. Asılanların sayısı 56 idi. 

Osmanlı Devleti sona erdi. Cumhuriyet kuruldu ama tarfların yandaşları hala aynı şekilde çatışmaya devam ediyor. Kurtuluşumuz ve geleceğimiz ileridedir. Geriye dönerek hiçbir sorunu çözemeyiz. Umarım 31 Mart olayını yapanlar başarılı olamazlar. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 133
Toplam yorum
: 271
Toplam mesaj
: 43
Ort. okunma sayısı
: 2045
Kayıt tarihi
: 18.11.09
 
 

İstanbul 1980 doğumluyum. Yüksekokul mezunuyum. İstanbul'da oturuyorum. Dünya ve çevre hakkında düşü..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster