Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Eylül '16

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
112
 

Mektup

Mektup
 

mektup


Sevgili Dost,

 

Bugün kalktım ve hızla dışarı fırladım. Bir yerler keşfetme arzusu mudur, içime gelen bir bıkkınlık mıdır, bilemem artık. Attım üzerime bir şeyler çıktım işte, sebebi her neyse. Bir dolmuş çevirdim hemen yol üzerinden. Hiçbir yeri de bilmem etmem. İşte öyle düşünmeden etmeden yollara düştüm. İyi ki düşüncemi sorgulamamışım, bir daha düşünsem hiç bilmediğim bir kentte hiç bilmediğim insanların arasına karışmak ürkütür beni. Boşuna merdümgiriz demiyorsun sonuçta bana. Kızılay’ın koca meydanında indim, kenarda köşede bir bank bulmadan evvel köşedeki simitçiden kendime bir simit aldım en gevreğinden. Çay olsa ne de güzel olurdu da yoktu işte o an. Bir de meyve suyu alıp oturdum bir kenara. Ankara'nın sanırım en beğendiğim şeyi simitleri olacak. Ne çok gevrek ne de çok pastane simidi havasında olan. İnsanları izledim uzun süre. E tabi sabah saatleri ne de kalabalıktı o meydan. Etrafta koşturup duran insanlar. Belirli rutinleri yerine getiren koca koca insanlar... Hatta öyle belirli rutinler ki aynı noktaya bakıyorlar, aynı kaldırımı takip ediyorlar. Derken bende onlara ayak uydurdum. Geçen insanları saydım hiç işim yokmuş, hiç tasam yokmuş gibi. Ben iyice dalmış iken bir kadın, yaşlıca bir kadın, kendinden geçer gibi oldu. Yolu takip edemez oldu. Düştü kaldı. Rutinlerine devam edenler onun için elbet bir şeyler yaptılar. Hepsi rutinini değiştirip onun bulunduğu yere bakmakla yetindi. Belki şaşıracaksın hatta benden nefret edeceksin ama bende aynısını yapmakla yetindim. Kadını izledim. Böyle yazınca daha da üzülüveriyorum şimdi. Derken yaşlı adamın teki kadının yanına gitti. Halden anlamak bu olsa gerek. Onunla ilgilendi, yoldan birkaç genç çevirdi de onu bu sıcakta kavrulmaktan kurtardılar. Sorarım sana sevgili dost, hep ayağa kalkabilmek için desteğe mi ihtiyacımız vardır? Soğuk su ve birkaç çikolatanın ardından kadın kendine gelebilmişti. Bu süre boyunca yalnızca onları bir köşeden izlemekle yetindim, hiç yapmayacağım bir şekilde. Şeytanın kolları altına mı girdim, benim mi şekerim düşüverdi anlamıyorum. Üzerimdeki susamları teker teker topladım. Kadın da gitti sonra. Suçunu yeni yeni anlayan küçük bir çocuk gibi başımı önüme eğdim oturdum. Orada ne kadar kaldım bilmiyorum ama hiç telefonuma el sürmedim. Sanki bir nevi soyutlama gibiydi. Ama kendimi insanlıktan mı dünyadan mı soyutladım orasını bilemem.

Çok geçmeden yeni bir hareketlilik hissettim hemen yan tarafımda. Başımı neler olup bittiğine kaldırdım ama zarar yoktu. Orta yaşlarda güzelce bir kadın kurulmuştu yanıma. Kendi bankım değil ya tabi kurulacak bendeki de iş mi! Sessiz sakin oturuyorduk arifeden bir gün öncesi işte. Her yer açık ama tatlı bir bayram telaşı hakim. Yine önümde küçük bir çocuk durdu dayanamadım seviverdim hemencecik onu. Bağrıma bastım sanki büyüyünce çekeceği acılardan sakınmak istercesine. Sıkıca sardım onu bu siyahlarla dolu dünyaya karşın. Ayrılırken yanağıma bir buse kondurup uçtu gitti. Ardında gülümseyen bir ben bırakarak. Devam ettim kalabalığı izlemeye. Hıçkırık sesiyle irkilmedim değil. Dönüp sesin geldiği yere baktım tepki olarak. Yanımdaki güzel kadından süzülüyordu inci taneleri. Ne yapacağımı da bilemedim. Ama az evvelki hatamdan da ders çıkarmış bir kız olarak kadına sordum, "Bir sorun mu var?" diye. Ne saçma soru diyeceksin. Aynen öyle ama o an aklıma başka bir şeyler gelemedi. Sorumla kadının dizlerini dövmesi bir olunca şaşırmadım değil. "Daha ne olsun daha ne olsun!" dediğinde ona merakla baktım. Bu güzel kadını kim böyle üzmüştü? Hayat... "Karnımda çocuk, kocam mahpushanede. Her şey sorun, her şey!" Çantamı hızla kurcaladım içinden annemin hep bıraktığı ama hiç işime yaramadığından yakındığım mendillerden birini uzattım kadına. Seve seve aldı. "Allah bağışlasın," dedim fısıltıya dönüşmekte olan sesimle. Başını hızla salladı. Kocasının bir suçu olmadığını defalarca bana söyledi. Ne kocasını tanıyordum ne kendisini ama kadının acısına ortak oluyordum, hayat ne garipti! Gitmeden mavi gözlerini bana son kez değdirdi, "Kusura bakmayın, son günlerde her şey üst üste geldi," dedi başını iki yana sallayarak. Ona önemli olmadığını söylediğimde de gitti. Kadına üzülmedim desem yalan söylemiş olurdum. Belli ki kocasının bu güzel olaydan haberi yoktu. Hatta kadına destek olabilecek birileri bile olmayabilirdi. En içten dileklerimi kullandım ve bebeğin hayırla gelmesini diledim. Elimden başka ne gelebilirdi ki o an?

Çantamda zarfında olan yazıyı postaneye teslim ettikten sonra hüzünlü dönüş yolculuğum için yolu arşınladım. Koşturan gülen çocukları gördükçe azıcıkta olsa mutlu olsam da sanki onlar yetişkinlerin tüm gülümsemelerini çalmışlar gibi neşesiz erginleri görmek olanca mutluluğumu da sildi süpürdü. Beni bir de gelecek kaygısından gebe bıraktı. Dedim ki onlardan olmak istemiyorum. Hayata gülümsemek, insanları sevmek istiyorum. Fakat küçük çocuklara baktıkça biraz geç kaldığımı görebiliyordum. Ben de çoktan surat asma işlerine girişmiştim.

İneceğim duraktan bir öncekinde indim bu sefer. Yürümek geldi içimden belki böylece zehrimi akıtabilirdim. Yol kenarında bir pastane gördüm, yine kendime engel olamadan bir yaş pasta aldım ve bugünlük maceralarımın bana yeteceğini düşünerek ayaklarıma eve yürüme görevini verdim. Zaten bir süre sonra da eve ulaşıp bana eşlik eden bol frambuazlı pastam ve demli sıcak çayımla masada oturmuş Ankara'nın pek de olmayan trafiğine karşı yazmam gereken bir yazıyı kaleme alıyordum. Karşı balkona gülümseyen bir çift çıktı. Oldukça da neşelilerdi, sonra onları rahatsız edebileceğimi düşünüp bakışlarımı onlardan çekip işime döndüm.

 

Gerçekten dostum, hayat ne garip! Bir öldürüyor bin doğuruyor veya elinize eski püskü bir bisiklet tutuşturup altına son model arabayı çekip kendi kendine yarışlar başlatıyor. Anton Çehov'a katılıyorum bir noktada dost. Hakikaten insan çay mı demlesin kendini mi assın karar veremiyor.

 

Abdülkadir Güler bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Merhaba Berfin Hanım, aramıza hoş geldiniz. Haydi ilk yorum benden olsun. Mektup gibi var mı? Ben hala dostlarıma mektup yazıyorum. Mektup olsun da çamurdan olsun.. Selam ve saygılarımla nice aydınlık dolu sevgi dolu yazılara...

Abdülkadir Güler 
 18.09.2016 0:28
Cevap :
Merhaba,mektup gibisi gerçekten yok.Gazeller gibi şarkılar gibi.Ama kayıp gidiyor sanki diğerleri gibi.Elden bırakmamak lazım.Güzel dilekleriniz için teşekkür ederim.Yazıların aydınlattığı yolda ışıklı günlere sevgi ve saygılarımla...  18.09.2016 12:59
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 8
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 112
Kayıt tarihi
: 17.04.16
 
 

Oldukça sıcak bir ağustos günü Istanbul'da gözlerini açmış ve teni burada kavrulmuştur.Yoga yapma..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster