Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Şubat '12

 
Kategori
Dünya Şehirleri
Okunma Sayısı
294
 

Melekler Şehri, Los Angeles

Melekler Şehri, Los Angeles
 

Santa Monica, gün batımı


Yeni bir şehre tanış olmayı, başka bir iklimi solumayı ve uzak topraklara adım atmayı neredeyse yeni bir insanın gizemine, bir adım yakınlığına veya koskocaman bir hayal kırıklığına kurban edecektim az kalsın. Halbuki ben sadece “şehirlerle benzersiz ve biricik monolog tanışmalar seremonisi” üzerine bile saatlerce yazabilirim.

Los Angeles, ispanyolcasında yazıldığı gibi hem kadın hem erkek. Karanlığı, gerçek olmasını istemeyeceğiniz kadar zifiri; güneşi, aylakların peşine takılıp çimlere sere serpe uzanarak umarsız hayaller kurabileceğiniz kadar sıcak. Yatay bir düzlemde gövdesiz bir çınarın yeryüzüne dallanıp budaklanmış haline benziyor.

Otele yaklaştıkça heyecanlanıyorum. Elimde kalem gördüklerimi not etmek bir yana dursun, şoförün Beverly Hills’de paha biçemediği sıvaları kabarmış ve metrekaresinden gayri bir iddiası olmayan villalara bile burun kıvırıyorum. Palmiyelerin boyuna posuna, intizamlı sırasına ve yolların -insanlar birbirini görmesin diye yapıldığını düşündüğüm- genişliğine sözüm yok.

 

Çok değil, Amerika sınırları 19.yy’ın ilk yarısından sonra, ardı ardına satın alınmış topraklarla birlikte taşı toprağı altın, petrol diyerek Pasifik Okyanus’una kadar ilerlemiş. İlerledikçe de Avrupa’nın anıtı, tarihi, tumturaklı retoriğinin etkisi kaybolmuş ve yerini isteksiz, çorak bir sessizliğe bırakmış.

İlk gün, özenle katlanmış valizler bir kez açıldı mı, yolcunun o yola ait bütün kurgusu sanki sırasıyla gerçekleşiyor ve düş gücünün büyüsü yerini kader yazıcılarına bırakıyor. Melekler şehrinde gün batımına az kaldı ve ben “o elbisenin” içinde Rodeo Drive’da ilk bulduğum taksiye atlayıp dosdoğru Santa Monica’ya gidiyorum.

Yetiştim! Santa Monica’da zaman durmuş ve güneş batmıyor. Ta ki siz, iskele boyunca çince, fransızca, türkçe ve hintçe müzikleri dinleyip, hediyelikler satan tezgahları dolanıp, bir bankın kenarından boylu boyunca uzanmış sahili fotoğraflayana kadar bekliyor. Sonra, iskelenin sonundan üstü başı kir içinde, saçı sakalı birbirine karışmış yaşlı bir adamın mızıka sesini duyunca, uzak geçmişten geldiğini düşündüğüm ani bir kalp sızlamasıyla, iskeledeki banklardan birine oturuyorum. İskelenin sonundaki ahşap merdivenlerde, bembeyaz golden cins bir köpek sahibinin dizlerine miskince uzanmış yatıyor. Sahibi sarışın ve sıska kadınsa sevgilisi olduğunu düşündüğüm çokca dövmeli, esmer ve iri yapılı bir adama yaslanmış, karşımda sanki hayali bir çerçevenin içinde boşlukta asılı duruyorlar. Bense, ufukta güneşle sisin, maviyle beyazın birbirine karıştığı uçsuz bucaksız bu sularda serince çocukluğumu özlüyorum. Mızıkanın sesiyle gök yüzünde bulutlar, bir pazar sabahı babamla kovboy filmi izlediğimiz kanepeye dönüşüyor.

İlk akşam, sokaklarda sigara içilmediğini, çok lezzetli deniz mahsulleri olduğunu ve kızımın pil yuttuğunu öğrendiğimiz için her zamanki gibi dönüşümüz yine bir kaç gün erkene alındı.

Getty Müzesi. Giriş bahçesinde hem müzenin açılmasını bekliyorum hemde bahçedeki heykelleri geziyorum. Saat sabahın onu, müze çalışanları, ben ve uzak doğulu bir bey güvenlikten geçip mini istasyonda bizi bekleyen trene biniyoruz. Tren bizi usul usul Santa Monica Dağları’nın eteklerinden geçirip müzenin, kafenin ve Gettty Center’ın olduğu alanda indiriyor. Richard Meier, bu kadar geniş bir yüz ölçümünde, oldukça ihtişamlı ve bir o kadar da asil bir şaheser yaptığı için çok mutlu oluyorum. R. Meier, İtalya’dan sadece tonlarca traverteni değil bence Akdeniz’in ışığını ve insana her daim aşk dolu mutluluk hissi veren havasını da taşımış Los Angeles’a. Birbiriyle geçişli müze binalarının sağ yamacında, uzun bir su akarının sizi sürüklediği ve açelyaların etrafında  son bulduğu havuzlu bir bahçe var. Bahçeyi tasarlayan Robert Irwin ile Richard Meier’in birbirini kusursuz bir biçimde tamamladığı bu yapının sanat koleksiyonu için aynı şeyleri söylemem pek mümkün değil. Güçlü bir fotoğraf koleksiyonu ve izlenimci döneme ait bazı eserler dışında bu dağ yamacı sizi daha çok ışığın gücüne ve binanın kendisine hayran kalmaya teşvik ediyor.

İkinci gün, şubat tatili sebebiyle kahvaltı salonunda kendimizi beş ayrı masayla türkçe konuşurken buluyoruz. Aldığımız ilhamdan olacak biraz sonra bütün türkler türkçe konuşan Ermeni şoförümüzle birlikte Universal Stüdyoları’na gidiyoruz. Bütün turistik ve kalabalık faaliyetleri can sıkıcı buluyor olmamın illa ki bir sebebi vardır ama şimdi bulmaya çalışmayacağım. Çünkü yapımcıların dört boyutuyla böbürlendiği o  King Kong denilen canavarın karşısında dakikalarca tepetaklak dönüp sırıl sıklam olduğum aklıma geldikçe dayanamayıp halimize gülüyorum

Bahsetmeye gerek görmedim, belki siz Hollywood’a daha geniş bir zaman bile ayırabilirsiniz, ama ben bu defa LACMA’yı (The Los Angeles County Museum of Art) da dahil edip her ikisine uzaktan selam vermekle yetiniyorum. Dönüşümüze saatler kala New York’daki buruşuk binalarından tanıdığım Frank O. Gehry’nin görmezsem kesinlikle bir yanım eksilir diye düşündüğüm çelik mucizesi The Walt Disney Concert Hall’u görmeye gidiyorum.

Bir elimde telefon hala midesinde pil taşıyan sihirbaz kızıma bol su içsin diye renk renk prenses kostümleri vaat ederken bir yandan da Los Angeles Times binasının karşısında aceleden elim ayağıma karışmış bir halde koşturup bir diğer türkçe konuşan ve bu defa kızgın Ermeni taksi şoförüne para bozdurmak derdindeydim. Sabah sabah niye bozuk param yok diye bir ton laf işittim. Şükür ki, gökyüzü alabildiğine mavi  ve geriye kalanlarda bir o kadar gri! Derin bir nefes alıyorum.

1991’de projesi çizilip yapımına başlanan The Walt Disney Concert Hall, on üç yıl boyunca finans sorunları yaşayıp nihayet 2003 senesinde 275 milyon dolarlık bir yatırımla tamamlanmış. Konser salonunda, Yasuhisa Toyota tarafından dünyanın en iyi akustiği tasarlanmış. Gel gelelim bu kadar sıcak bir iklimde tonlarca çelikten yapılmış bir mekan nasıl soğutulur? Orkestra şefinin konser esnasında çalınan eserdeki hataları duyabileceği kadar güçlü bir akustik, çelik kabuğuyla gök yüzündeki ışığı tabiri caiz ise komşularının gözüne sokan ve yine bu kabuk yüzünden soğumak için doyumsuzca elektirik tüketen bir dinazor robotu.

Kutupların üzerinden geçtiğim stratostefere özgü soyut ve tedirgin bir yolculuğun ardından nihayet karla kaplı İstanbul’a döndüm. Geçtiğimiz hafta Taschen’in Los Angeles kitabını aldım ve siyah beyaz fotoğraflara bakarak neredeyse şehrin iki yüz küsür yıllık tarihine göz attım ama aradığım her neyse orada bulamadım ne de James Ellroy’un kitabından uyarlanmış “L.A. Confidential” filminde. Sanırım bazı şehirlerle bazı  insanlarla olduğu gibi ne kadar istesem ne kadar çabalasamda bütünleşemiyorum.

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 8
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 293
Kayıt tarihi
: 07.02.12
 
 

29.09.1980 doğumlu ve dünya tatlısı bir Zeynep'in aklını hayata, sanata ve kuru sayfaların arasın..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster