Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

03 Kasım '07

 
Kategori
Alternatif Tatil
Okunma Sayısı
760
 

Menekşe yaylası

Menekşe yaylası
 

23 Nisan'ın pazartesine denk gelmesiyle beraber bahara merhaba demek üzere 2 günlük bir kamp planladık. Böylece üçüncü günü "rehabilitasyon" için şehirde geçirebilecektik.

Bu kamptaki hedefimiz belliydi; kafa dinlemek ve sükunet bulmak. Macera arayışı veya adrenalin yoktu. Fiziksel sınırlarımızı (midemiz hariç) zorlamak gibi bir niyetimiz de olmadı.

Amacımız sadece dinlenmek ve baharın tadını çıkarmaktı. Bu hedefimizi de sonuna kadar yerine getirdik.

Ekip 8 kişiden oluşuyordu; Sarven ve ben ekibin deneyimlileri ve liderleriydik. Sorumluluk ikimizdeydi. Bölge olarak İzmit - Bahçecik sınırlarında bulunan Menekşe Yaylası'nı seçmiştik. Rehberliği 2 yıl önce bu bölgede efsanevi bir "kebap kampı" yapmış olan Sarven üstleniyordu. Her ne kadar ayrı bir yazı konusu olsa da; bu kampta kendilerine çamurdan ve taştan yaptıkları bir "fırın"da ekmek pişirdiklerini, 3 gün boyunca kamp yerlerinden 200 metre bile uzaklaşmadıklarını, yoldan geçen köylülerin bile bir süre sonra bilirkişi olarak kayıp katırlarını onlara sorduğunu aktarmam sanırım fikir verecektir.

Deneyim sıralamasında Sarven'in eşi Takuhi ve eşim Deniz bizden sonra geliyordu. Babür, Salim ve Fulya'nın bir kaç kampından biriydi, Esra'nın ise ilk kampı olacaktı.

Oldukça genişletilmiş ve yaylanın geleceğinden endişe ettirecek kadar düzeltilmiş yayla yolunda araçlarımızla yol aldıktan sonra, artık yürüyebilecek parkur kalmayacağı endişesiyle, hür irademizi de zorlayarak araçlarımızı köprünün yanında bıraktık ve çantalarımızı sırtlanıp yola koyulduk.
Yol eğimli ve buraya arabayla da çıkabilirdik dedirtecek kadar düzgün bir yüzeyle yukarı kıvrılarak çıkıyordu. Yol boyunca bir çok yerde küçük bir dere bizim gittiğimiz yönün tersine, geçerken de yaylada gördüklerini bize o arada heyecanla anlatırmışçasına şırıl şırıl şakıyarak yanımızdan geçip gitti.

Nihayet bir süre sonra yol bozulmaya başladı. Zaten yola yığılmış olan ağaç kütükleri herhangi bir taşıtın geçişine imkan bırakmamıştı; çünkü sezonluk orman işçileri kesim yapıyorlardı. Onlardan da teyit aldıktan sonra artık gerçek bir patikaya dönmüş olan yolumuzda ilerlemeye devam ettik. Bir süre sonra ıssız doğanın içindeydik. Dar bir patikada tepelerin yumuşak sırtlarının üzerinde yürüyorduk. Hemen sağımızdaki tatlı boşlukta kahverengi pijamasını henüz çıkartmamış olan doğa kış uykusundan yeni yeni uyanıyordu.

Güzellikler ortasındaki patikamızda bir süre daha ilerledikten sonra girdiğimiz yolun bizi Menekşe Yaylası'na götürmeyeceğini farkettik ve döndük. Çünkü yolumuz tepe aşağıya inmişti ve ormanın içine doğru ilerliyordu.

İlerideki bir tepede zorlukla seçebildiğimizi bir çobanın, geldiğimiz yönü işaret etmesiyle tam yol geri döndük ve az daha yanından geçip gideceğimiz yaylayı bulduk.

Yayla gerçekten de rengarenk çiçeklerle kaplıydı. Yaylaya adını veren sarı ve mavi yabani menekşeler floradaki dominant türü oluşturuyor, onları bölgesel topluluklar oluşturmuş olan beyaz çiğdemler ve adını bilmediğim güzel kokulu eflatun renkli çiçekler izliyordu. Eflatun çiçeklerin kokularının güzelliği konusunda sanırım arılarda benimle aynı fikirdeydi ki kuzu büyüklüğünde diyebileceğim kocaman kocaman arılar vızıldayarak bunların birinden havalanıp diğerine konuyordu.

Yaylanın alt taraflarına doğru ilerleyip, çobanın "ağaçların altından su çıkar" dediği doğal yarığa doğru ilerledik ve kampımızı yanına kurduk. Hemen sağımızda çok cılız bir su gerçekten de ağaç diplerinden çıkıp kıvrılarak ilerliyordu.

Kampımızı kurar kurmaz herkes yayıldı ve etrafın keyfini çıkartmaya başladı. Artık yapacak hiçbir şey kalmamıştı. Yetişecek işler, akılda tutulması gereken notlar, girilecek toplantılar yoktu. İlk iş olarak kampın olmazsa olmazı olan kamp ateşimizi yakmak üzere çimenlikteki küçük bir alanı keserek çıkarttım ve alanın etrafını taşlarla çevirdikten sonra köz oluşturması için ateşi erkenden yaktım. Aslında köz falan sadece bahaneydi. Asıl derdim çocukluğumdaki bu en sevdiğim aktiviteyi fırsat bulmuşken rahat rahat yapmaktı. Bu arada bir yandan da yazmayı planladığım "ateş yakmak" başlıklı eğitim yazısı için kullanmayı düşündüğüm "havalı" fotoğrafları çektim.

Akşam üstü olurken güneşin kızıllığı tomurcuklarından çıkmamış kızılımsı kahverengi yaprak kozalarının üstüne daha bir güçlü vuruyor, etrafı yangın yerine çeviriyordu.

Akşamüstü karanlık çökerken közlenmiş ateşimizde sucuklarımızı pişirip yemeğimizi yedik.

Yemekten ve karanlık çoktükten sonra geriye tek bir zevk kalmıştı; ağırlık olmasın diye pet şişelere doldurarak sırtımızda taşımış olduğumuz hazır sıcak şarapları bütan ocağımızda ısıtmak ve ateşin çevresine toplanıp şarkılar eşliğinde içmek...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 4
Toplam yorum
: 3
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 6212
Kayıt tarihi
: 23.02.07
 
 

20 Kasım 1973 Locarno (İsviçre) doğumluyum. Kabataş Erkek Lisesi ve Marmara Üniversitesi İktisadi İd..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster