Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Kasım '17

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
73
 

Merhamet

Merhamet
 

.. bunlar Haitili, Afrikalı atılmış, satılmış çocuklar...


Sabaha karşı uyandım ve ne yaptıysam yeniden uyuyamadım. Yatakta bir o yana, bir bu yana dönüp durdum.

Kötü rüyalar görmüş, birkaç kez uyanmış, yeniden dalmıştım.

Rüyaların birinde karanlık bir ormanda yürürken farkında olmadan ayağımı yumuşak bir yere basıp çığlık çığlığa dibi görünmeyen bir kuyuya düşüyordum. Kuyunun dibi perişan halde ve inim inim inleyen çocuklarla doluydu.

Etrafımı sarıp yardım etmemi istiyorlardı. Oysa o an için ben de onlardan farklı durumda değildim.

Bir ara koluma yapışan güçlü bir el hissettim. O el beni zorla kendine doğru çekerken çok incitti. O zorlamadan çevremdeki çocuklar da nasiplerin aldılar. Sonra kendimi kalabalıktan uzak sakin bir köşede buldum.

Gördüğüm kadarıyla elin sahibi bu iri yarı adamın bir gözü kör, ötekinin bebeği büyümüş yuvasından dışarı çıkmıştı.

Kulağıma eğilip “bunlar Haitili, Afrikalı atılmış, satılmış çocuklar; bunları unutma” dedikten sonra kendisini izlememi istedi. Yürüyerek dar bir tünelin önünü götürdü ve “bu tünel seni ışığa çıkaracak. Giderken önüne kocaman bir yılan çıkarsa korkma. Ona merhamet, barış, huzur sözcüklerini üç kere peş peşe söyle. Gitmene izin verecektir. Gerçekte o, dünyayı kontrol altına almış olan insan kılıklı canavarların büyü ile şeklini değiştirmiş oldukları ömrü insanlığa yararlı çalışmalarla geçmiş bir bilgedir. Bu tünelden çıktıktan sonra önüne gelecek insanların en azından yarısı güvenilmezdir. Bu sözümü unutma. Birilerine güveneceksen dikkat et.” Bir süre sustu ve devam etti “haydi, şimdi çık ve bu çocukların halini dünyaya haykır. Sen iyi biri olduğun için bu işe seçildin, unutma.”

Tünelde yılan önüme çıktığında söyleyeceğim sözlerin beni kurtarmayacağını düşünerek dehşete düştüm. Oysa sözle işe yaradı ve yılan çekilip kayboldu.  

Bir süre sonra yarı aydınlık bir ormana çıktım. Ormanda o güne kadar hiç görmediğim cinsten güzel renkli, papağana benzer bir kuşun insan gibi ağladığını gördüm. Yanına yaklaştım. Beni fark ettikten sonra sustu. İçimden “niye ağlıyor acaba?” diye geçirdim.

Sanki ne düşündüğümü biliyor gibi “dünyanın, insanlığın haline ağlıyorum” dedi ve devam etti. “Yeryüzünü cennete çevirebilecek insanlar dünyayı da, insanları da, insanlığı da, güzel olan her şeyi de kırıp döktüler, kirlettiler.”

Sonra uçarak beni sarmaşıklar arasında kaybolmuş bir merdivenin yanına götürdü. “İşin zor. Bildiğin dünyaya buradan çıkacaksın, yolun açık olsun” dedikten sonra eski yerine dönüp ağlamaya devam etti.

Basamakların tamamını çıkmak oldukça yorucuydu. İki kuru, susuz tepenin arasına çıktım. Nerede olduğumu anlamaya çalışırken birden havada beliren uçaklar beni fark edip bombalarını üzerime bıraktılar. O bombalardan biri tam üzerime düştü. Bedenim parçalanırken kan ter içinde uyandım.

Güç bela uykuya daldıktan sonra bu defa da kendimi Haiti’de bir sokak arasında ayakkabı tamircisi olarak gördüm. Onlardan biriydim ve dillerini çok iyi biliyordum. Onları tanıyordum. Jose üç gün önce sekiz, on ve on iki yaşlarındaki üç kızını para karşılığı tanımadığı insanlara satmıştı. Alanlar alabildiğine çirkin insanlardı ve her türlü kötülüğü yapabilecek tiplerdi.

Yüzlerine taktıkları gülümseyen insan maskeleri ile kandırmışlardı zavallı adamı. Onları prensesler gibi yaşatacaklarını söylemişlerdi. Ben gerçek yüzlerini görmüştüm ama bütün çabalarıma rağmen o üç sabinin satılmalarına engel olamamıştım.

Jose kısa bir süre önce annelerini kaybetmiş olan üç öksüzün bundan sonra aç kalmayacaklarını düşünerek seviniyordu. Oysa çocukların üçü de bundan sonraki yaşamlarını köle olarak geçireceklerdi. Organ mafyasının cirit attığı çevrelerde, para için her şeyi yapabilecek nitelikte insanlar arasında yaşamak durumunda kalacaklardı.

İsyanımı duyurmak için bağırdığımda iki asker gelip beni kollarımdan tutup götürdüler. Karanlık bir zindana atıp ömür boyu orada kalacağımı söylediler. Daha büyük bir çığlık attım ve uyandım.

Yeniden biraz dalmıştım ki kendimi bir denizde yüzerken gördüm. Deniz çarşaf gibiydi. Kollarım iki kat uzundu. Durmak dinlenmek bilmeden yüzüyordum. Bir ara ayağım bir şeye takıldı. Dönüp baktım ve genç bir kadın cesedi olduğunu fark ettim. Şişmiş, denizin üzerine çıkmıştı. Sonra iki adam cesedi gördüm. Sonra da başka adamlar, kadınlar, çocuklar gördüm, hepsi ölmüştü. Tek bir tanesi yaşıyordu. Bir tahta parçasına tutunmuş suyun üzerinde kan çanağı gözleriyle bana bakıyor ama benimle konuşmuyordu. Ses çıkaramıyordu.

O sırada hızla bir sahil koruma teknesi yaklaştı. Adamın yüzü korku ile gerildi ve inanılmaz bir çığlık attı.

Ben korkudan suyun altına daldım. Suyun altında, nefes almadan durabiliyordum. Önce bilmediğim dilde yüksek sesle küfre benzer kızgın sesler işittim. Sonra da tek bir el silah sesi duydum. Bir süre sonra çıktığımda adamın kurşun yemiş kafasının tahtanın üzerine düşmüş olduğunu ama tahtayı da bırakmadığını gördüm ve yine korkuyla uyandım.

Yeniden uykuya daldığımda kendimi asker olarak gördüm. Avrupa’nın refah düzeyi yüksek bir ülkesinde istediği her şeyi elde etmiş biriydim. Arkadaşlarıma uymuş paralı asker olmuştum. Afrika’nın uzak bir ülkesine helikopterle bırakmışlardı bizi. Yanımdakiler kuş avlar gibi insan avlıyor, her cinayetten sonra da vahşi çığlıklar atıyorlardı.

Kara derili küçük çocukların kendilerinden büyük silahlarla aç ve yoksul insanları acımadan öldürdüklerini ve öldürüldüklerini gördüm.

Ben kimseyi öldüremiyordum. Benimle alay ediyorlardı. Bir gece çadırın birinde işe yaramaz gördükleri beni de öldürmeye karar verdiklerini konuştular. Beni çapraz ateşte öldüreceklerdi.

Oradan kaçtım, karanlık ormanlara kaçtım. Çocuk askerlerin kışlasının yanından kaçtım. Ayağım takılıp düşünce üzerime vızır vızır yağan kurşunlar korku ile uyanmama neden oldu.

Son rüyamda yüksek korumalı bir üretim tesisindeydim. Oraya yeni görevlendirilmiştim.

Depolar dolusu kimyasal silah vardı. Yerin yedi kat altına kadar kazılmış tesislerde atom bombası üreten cüce adamlar “dünya ve üzerindeki her şey sonunda bizim olacak” diyor ve dünyanın sonunu hazırlayacak o en özel silahları büyük bir hırsla üretiyorlardı. Kendilerini fark ettiğimi anladıklarında peşime düştüler. Can havliyle kaçmaya başladım. Bir ara izimi kaybettiklerinde karşıma toplayan çöp toplayıcılarından biri önce kulağıma eğilip üç kere merhamet, barış, huzur kelimelerini fısıldadı sonra da beni bir rampaya çıkartıp önümdeki kırmızı düğmeye basmamı istedi. Başka çarem yoktu, adam içimi aydınlatan sözcükleri söylemişti. Hiç duraksamadım.O düğmeye basmamla birlikte büyük bir kara deliğin içinde savrulmaya başladım ve yeniden uyandım.

Şimdi rüyalarıma giren bütün o kirli, karanlık, zor yapıların yanında sayıları az da olsa “merhamet, barış, huzur” diyen isimsiz güç ve yetki sahiplerinin de bulunduğunu ve bunların bir kısmının çok kritik yerlerde durduğunu biliyorum.

O güç ve yetki sahiplerinin masum kalabalıklar üzerine rulet oynayan insanlık vasfından uzak vahşilerin tam karşısında durduklarını, günü vakti gelince haklı güçleriyle oyunbazların oyunlarını pazara çıkartıp önleyeceklerini de biliyorum.

Bildiğim için de umudumu kesmiyorum. 

28.11.2017 21:44

  

HATİCE BÜYÜKARI, Kenan ışık bu blog'u önerdi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Yüreğinize sağlık ABBAS bey .Kimsenin ahı kimsede kalmaz.Gün gelir ilâhi adalet tecelli eder.

HATİCE BÜYÜKARI 
 30.11.2017 23:13
Cevap :
Haklısınız Hatice Hanım. İlahi adalete inanan bir toplumuz. Yine de zaman zaman gözümüzden ve yüreğimizden uzak yerlerde insan eliyle yapılan zulümleri hatırlamaya, hatırlatmaya gereksinim duyuyoruz. Kıymetli değerlendirmemiz için çok teşekkür ediyorum.  01.12.2017 7:32
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 324
Toplam yorum
: 220
Toplam mesaj
: 12
Ort. okunma sayısı
: 195
Kayıt tarihi
: 21.06.14
 
 

Yaşadığımız evrenin oldukça zengin bir yer olduğunun farkındayım.  Bu zenginliğin çok az bir kısm..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster