Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Kasım '15

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
49
 

Meteor

Meteor
 

ALINTI;  

İnsan para, güç, saygınlık için hırslanır. Ve sonra bir gün, bunca dışadönük eylemden bıktığı zaman, aydınlanma, özgürleşme, Nirvana, Tanrı hırsına kapılır. Ama aynı hırs geri dönmüştür; yalnızca hedefi değişmiştir. İlk önce hedef dışarıdadır, şimdi hedef içeridedir. Ama yaklaşımı değişmemiş; aynı çukur, aynı tekdüzelikte, aynı kişidir.

KURMACA;

Araç yıkama istasyonunda üstüm başım ıslanmış, yedekte tulumumda kalmamıştı. Akşama kadar ıpıslak çalışacaktım. Arabayı köpürtmüş, durulamaya geçmiştim ki Celal’in ortalıkta olmadığını fark ettim. Arabanın önüne doğru baktım. Celal deterjan deposuna kafasını yaslamış kestiriyordu. “Birader,” diye seslenip hortumu üzerine tuttum. Az kaldı aklı çıkıyordu. Beni gülme aldı. Arabanın yanına gelip “taksiyle gece boyu Bingöl merkeze yolcu taşıdım,” diyerek köpükleri akıttı. Araba pırıl pırıldı. “Yıllardır ekonomik sıkıntı içinde yaşıyordum. Tarlada bulduğum meteor parçası kısmetimmiş,” deyip dikkatle kaportayı cilaladım. Celal “Bilal dinlenme tesisinden araç sahipleri çıkıyor,” diyerek anahtarı verdi. Arabayı tesis önüne çektim. Bahşişi aldım. Celal koşarak yanıma geldi. Paylaştık. Koştururken zamanın nasıl geçtiğini anlamamışım. Soyunma odasına yürürken “Meteor parçaları internet sitelerinde bizden aldıklarından çok çok yüksek fiyatlara satılıyor. Ben de şimdiye kadar söylenenden daha fazla verecek bir müşteri olursa diye bekliyorum,” dedim. Celal “Bilal o bahşiş o zaman sana fazla gelir,” deyip elimdeki parayı kaptı.

Hava kararmış taksiyle eve dönüyordum. Köyün ana yolu asfalt, ara yolları topraktı. Ayda hiç yoksa bir kez Bingöl merkezdeki sanayiye arabayı götürürdüm. Ev yoluna mıcır döktürdüysem de kâr etmedi.  Bahçe duvarının dibinde köy kahvecimiz Macit bekliyordu. Hatırladım. Oğlunun ikametgâhını istemişti. Fabrikaya verecekmiş. Arabayı çektim. Beni görür görmez “Muhtar getirdin mi?” diye sordu. Adam ne dese haklıydı. “Yarın akşam inşallah,” deyip bahçe kapısını açıyordum ki yakama yapıştı. “Bu gece gelecek,” dedi. Oğlum Celal imdadıma yetişti. Kapıya geldi. Adam oğlanı görünce yakamdan düştü. “Baba anahtarları ver. Ama önce atla taksiye seni odaya götüreyim. İkametgâhı alır, getiririz,” dedi. “Sen işe çık yolcuları bekletme,” deyip onu gönderdim. “Macit sen evinde bekle. İki saate geleceğim,” diyerek adamı yolladım. Oda köyün sınırındaydı. Yürüyordum. Karanlık iyice çökmüştü. Ulumalar duyuyordum. Başıma bir şey gelmeden odaya geldim diyordum ki yabancı iki kişiyi odanın kapısını zorlarken gördüm. Silahımı çekip tetiğe asıldım. Tutukluk yaptı. Hırsızlar karanlığa karıştı. Celal’i arayıp odaya çağırdım. Çok korkmuştum.

Babam odanın önünde çömelmiş kara kara düşünüyordu. Far ışığıyla aydınlandı. Gözleri kamaştı. Kornaya bastım. Doğrulup birkaç adımda yanaştı. Sol koltuğa geçti. “Oğlanın ikametgâhını aldım. Kaç kişiydiler göremedim ama odaya girmeye çalışanlar vardı. Yoksa seni aramazdım,” derken suratı asıktı. Konuyu “dinlenme tesisinde beraber araba yıkadığım Bilal meteor bulmuş. Büyük paraya satacak,” deyip değiştirmek istedim. Babam “bize ne adamın cebine girecek paradan,” deyip kontağı çevirdi.

Gece canım çok sıkılmış, geç vakte kadar gözüme uyku girmemişti. Sonunda ikametgâh belasını başımdan savmıştım. Tutukluk yapan silahı aldım. Şehirde silahtan anlayan bir tamirci vardı. Ona uğramayı kafama koydum. Her sabah köy meydanında Bingöl devlet hastanesinde çalışan doktor beklerdi. İlk müşterim oydu. Atıştırmadan evden çıktım. Gözlerime inanamadım. Benim Celal arabanın arkasına kurulmuştu. “Hayta ne işin var arabada. Neden tesise gitmedin?” diye sorup ön koltuğa oturdum. “Baba senin yüzünden gecikiyorum. Gündüz araba yıka gece taksiye çık. Nereye kadar!” diye atarlandı. “Bilal milyarları bulacak. Sen hala sürün,” deyip belimden silahı çıkardım. “Al şunu. İş çıkışı tamirciye götür,” diyerek kapı kilidini açtım. “İn arabadan. Nasıl gidersen git,” deyip kovdum.    

Cuma öncesi köylü kahveye gelir, güzel kazanırdım. Çay isteyenler artınca benim ufak kız dayanamaz yardımıma gelirdi. “Çaycı benimki açık olsun,” diyerek muhtar Kazım içeri girdi. Tek çay içer, okunmadık gazete bırakmazdı. Çayım tazeydi. Masalarda tek tük boştu. İmamımız Faruk ve cami dernek başkanı Rıfat ocağımıza geldiler. Ortaya selam verdiler. Onlara cam kenarı ufak bir masa hazırlamıştım. Oturdular. Rıfat elinde yardım koçanı masaları geziyor, imam Faruk Cuma günü verilen sadakanın bereketinden bahsediyordu. Muhtar Kazım Rıfat’ı eli boş masadan gönderdi. İmam “Kazım Bey bu Cuma, camiye namaza geleceksiniz değil mi?” diye sordu. Kazım bardağın dibinde kalan çayı mideye indirip “İmam efendi camiye geldiğimde para vermiyorsun ama müşteri onu almaya gittiğimde para veriyor,” dedi. İki delikanlı kahveye geldi. Biri Bilal diğeri Celal’di. Boş buldukları sandalyelere oturdular. Namazı kaçırmazdılar. Muhtar fişek hızıyla yerinden kalktı. Ortaya dikildi. “Bilal sen bizim köyden olamazsın. Utanmadan meteor parçasını satıyorsun. O parçayla köyümüzün adı duyuldu. İtibarımız arttı. Üç beş kâğıt parçasına neyi sattığını iyi düşün,” deyip poz attı. Arkasına bakmadan çıktı.     

İş çıkışı Bilal’le Bingöl merkeze gelmiş babamın bahsettiği tamirciyi bulmuştuk. Usta aşağı yukarı on beş dakikada silahı onardı. Dükkândan çıkınca “Bilal pideciye girelim,” dedim. İkimiz de acıkmıştık. Yakındaki pideciye oturduk. Siparişleri beklerken Bilal’in çenesi “300- 350 bin lira arasındaki teklifleri reddediyorum. Eğer iyi bir rakama elimden çıkarabilirsem merkezde 2 daire alıp İstanbul’da kardeşlerimle beraber çalışabileceğim bir börekçi açmak istiyorum,” diye düştü. Anlattıkça anlatıyor, susmak bilmiyordu. Babamın sabahki sözleri kulaklarımda çınladı. Başım dönüyor, kalbim hızla atıyordu. “Yeterrr,” diyerek silahı çektim. Sonrası karanlıktı.

Kazım muhtarlığı bıraktı. Taksiyle ara sıra işe çıkar oldu. Celal Bilal’i vurmuş, şükür öldürmemişti. Adam yaralamaktan yatıp çıkacaktı. Bilal meteor parçasını satıp köyden taşındı. Kazım’ın gözünde yaş dinmedi. Kahveye gelip öylece oturur, bir çay içip giderdi. “Muhtar üzülme. Her şeyde bir hayır vardır,” deyip çayını masaya bıraktım. Elimden tutup masaya oturttu. “Kazım, kendini koyu verme,” derken camiye yardım toplayan bir ihtiyar geldi. Kazım cebinden üç beş kuruş çıkarıp verdi. Şaşırdım. Adamın arkasından “ne yapacağımı biliyorum,” deyip kalktı. 

Cami avlusuna yaptırdığımız kamelya da öğle namazı sonrası oturmuş, soluklanıyorduk. Dernek üyeleriyle yaptırmayı planladığımız doğalgaz tesisatına nasıl kaynak bulacağımızı düşünürken elinde ufak bir çanta Kazım geldi. “Derneğe bağış yapacağım,” deyip tabure çekti. Bir birimize baka kaldık. “Bir şartım var. Dernek başkanı olacağım,” dedi. Çantayı önümüze bıraktı. “Yardımın şartı mı olur!” diye kızdım. Çantasını alıp kucağına koydum. Kazım “Rıfat haddini bil. Başkan kalmayı kafaya takmışsın. Cemaat donsun umurun değil!” diyerek diklendi. Ayağa kalktı. Kolları iki yanda yumrukları sıkılıydı. Benim camimde bana kafa tutan kabadayı bozmasına haddini bildirmenin zamanı gelmişti. “Çık camiden,” deyip ayağa kalkınca üyelerden kimi belime kimi koluma yapıştı. “Allah’ın evi kimsenin babasını malı değildir,” diyen imam aramıza girip bizi ayırdı. Kazım çantaya tekme atıp avludan çıkarken “Seninle işim bitmedi Rıfat,” dedi.  

SIRA SENDE;

Elini kolunu sallaya sallaya yollandı. Olan bitene inanamıyordum. Kesik ele işememiş herif, tırnaklarımızla kazıyarak yaptığımız yerde bize posta koydu. “Şerefsiz. Sen kim başkan olmak kim!” diye peşine düşerken imam “…” deyip…

Varoluşun tekrarı yok. Tekrarsız olana hazır olmak için ALINTIDAN esinlenerek kurmacaya devam et!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 16
Toplam yorum
: 1
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 38
Kayıt tarihi
: 09.05.15
 
 

1978 yılı Sakarya doğumlu, evli ve bir çocuk babasıyım. Yüksekokul dâhil eğitim hayatımı Sakarya'..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster