Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

28 Mayıs '07

 
Kategori
Felsefe
Okunma Sayısı
15180
 

Mevlana

Mevlana
 

Mevlâna Celaleddin-i Rumi 30 Eylül 1207 yılında bugün Afganistan sınırları içerisinde yer alan Horasan Ülkesi'nin Belh şehrinde doğmuş ve yaşamını "Hamdım, piştim, yandım" sözleri ile özetleyen Mevlâna Mesnevi’yi tamamlandıktan kısa bir süre sonra 17 Aralık 1273 Pazar günü sonsuzluğa yol almıştır. Dünyaca tanınmış bir şair, düşünce adamı ve Mevlevi yolunun ve Sufizmin öncüsüdür.

Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO), Mevlana Celaleddin-i Rumi’nin 800'üncü doğum yılı olan 2007 yılında Mevlana'nın anılmasını kararlaştırdı.

Mevlâna tam bir vahdet-i vücud (varlık birliği) savunucusudur. Ona göre, her varlık Hak'kın ayrı tecellisidir ve yaratılmışlara uygulanan her eylem aslında Yaratan'a uygulanıyor demektir. Onun için, soyut bir Allah sevgisi yerine, somut bir sevgi, yani Hak'kı halkta ve halkı Hak'ta sevmek gerekir.

Hayat serüveni içerisinde başlıca beş eser vermiştir.

1. Fihi Ma Fih (Ne varsa içindedir)
Mevlana'nın çeşitli yerlerde verdiği derslerde yaptığı sohbetlerin toplanmasından meydana gelmiştir.

2. Divan-ı Kebir
Şems'in ilk kayboluşundan sonra söylediği gazel ve rubaileri kapsar 40.000 civarın da beyiti havidir.

3. Meclis-i Saba (Yedi öğüt)
Mevlana'nın kürsüden verdiği vaazlar ile sohbetlerinin toplanmasından meydana gelmiştir.

4. Mektubat
Devrin yöneticilerine, kadı ve müritlerine yazdığı mektuplardır. 147 civarında mektubu ihtiva eder.

5. Mesnevi
26.000 beyiti havi 6 ciltlik en büyük eseridir.

Peki, kimdir bu kıymetli değerimiz...

Mevlana’nın temsil ettiği en önemli değerlerin başında birlik fikri ve tolerans gelir. Tolerans, teker teker insanların veya toplumların içinde barındırdığı farklılıklara rağmen, onları bütünlüğü içinde değerlendirmenin ve kucaklamanın en sağlam yoludur. Tolerans, hoşgörü bir kayıtsızlık hali de değildir.

Mevlana ve onun bildiği Tanrı. Egosunun karanlık yanına esir düşmüş, ayıpların en büyüğüne sebep olmuş hatta dibe vurmuş insana şöyle kucak açmıştır. "Gel, Gel, ne olursan ol, gel! İster kâfir, ister mecusı, ister puta tapan ol, gel! Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kere tövbeni bozmuş olsan da yine gel!". Çünkü o insanoğlunun ahlaki şuurunun yani vicdanının tekâmül yolunda olduğunu bilir. Bu sebeple "kötü"nün, "iyi"nin ifşa olup idrak edilmesinde, bizde açılmayı ve bilinmeyi bekleyen tüm yüceliklerin "farkındalığı" sürecinde insanlık için bir vazifesi olduğuna inanır.

Mevlâna biçimci değildi, her türlü kısıtlamanın karşısındaydı. Edep, vefa, sabır, eğitim gibi ahlak kavramlarının gerçek anlamını aramayı ve insanlara bunu öğretmeyi iş edinmişti. Ona göre, asıl konu "insan"dı. Din, felsefe, ahlak, insanı daha mutlu etme yolunda gelişen araçlardı. Bu araçlara takılıp kalmak, gelişmeyi ve gelişme hızını kesecek yanlış davranışlardı. Doğru olan, gerçeğe giden yolu bulmaktı ve bu yol, "aşk" tan geçerdi: Sonsuz bir sevgi. Bu sevgi hoşgörü ve vefa kavramlarıyla desteklenecek, beslenecekti. Mevlâna için, sözünü ettiği bu aşk anlatılmaz, yaşanır; yaşayarak öğrenilirdi. Bu nedenle, bir gün kendisine "aşk nedir efendim" diye soran bir öğrencisine "Ben ol da bil" yanıtını verdi.

Hintli münzevi şair Kabir de, Ariflerin anlayışını şöyle dile getirmiştir:

"Neden çıkarsın minareye? Tanrı sağır mı ki?

Medet umduğunu gönlünde arasana,

Gerçeği evinde (kendinde) aramazsın da,

Ormandan ormana gezer durursun.

Hakikat sendedir. Sende!

Nereye gidersen git, ruhunu bulamadıktan sonra,

Senin için dünyanın bir gerçekliği olamaz elbette."

İnsana yapması gereken iş olarak "kendini tanıması"nı önermiştir:

"Bir can var canında o canı ara!
Beden dağındaki gizli mücevheri ara!

Ey yürüyüp giden dost bütün gücünle ara!
Ama dışarıda değil, aradığını kendi içinde ara!"

"Uykuya dalmış bilgisiz kişiye öğüt vermek, çorak yere tohum saçmaktır."

"Aptallık ve bilgisizlik yırtığı, yama kabul etmez.
Ey öğütücü, ona hikmet tohumunu saçmadan önce,
Onu yamasız, yırtıksız hale getir." (Mesnevi 2264–2265 beyit)"

Mevlana, "Yaratıldığımız an, bir merdiven dayandı önümüze ona tutunup yükselebilelim diye" demektedir. İçimizde yüksek ve daha alçak varoluş düzeyleri olduğu halde, yanı başımızda insani ve dünyevi sınırların dışına çıkmamıza yardım edecek bir merdiven vardır. Fiziksel dünyada sınırlandırılmış bir algı ve sınırlı bilgi düzeyi sunulmuştur, son derece zeki ve algısı geniş insanlarda bile bu böyledir. Bilgiyi anlayabilmemiz için semboller yaratılmıştır, beş duyu sarmalından kurtulup özü kavrayabilmek için yardımcıdır bu semboller.

Bilgeliğe ve farkındalığa ulaşmak için Üstadlar hep aynı yönü göstermiştir; "Kendini bil" ; "nefsini bilen rabbini bilir" ; "V.İ.T.R.İ.O.L". Mevlana da "Kendinden kendine sefer eyle" ve "Kendine doğru kımılda, uyuyanlar kımıldanınca, uyku gider, " diyerek katılmıştır onlara. Bu yol; kendine dönüş, kendi içine kıvrılış, kendini bilme yolundaki bir uyanmayı vurgular.

Tanrıyı insanın gönlünde arayan ve tüm evreni insan da dâhil olmak üzere Tanrının bir yansıması olarak gören vahdet-i vücut anlayışı tasavvuf içerisinde bugüne kadar gelmiştir. Bu felsefeye göre Makro plandaki Evren de tıpkı beyin hücreleri gibi, kökeni enerjiden ibaret bir holografik yapıdır. Hologramın önemli özelliği, her parçanın bütünü içermesi veya bütünün her parça içinde katlanmış olmasıdır. Kozmik çapta olan Bohm teorisinde bunun anlamı, dünyanın her bir bölümünün, kendi içine gizlenmiş olarak evrenin tümünü içermesidir.

Mevlana’da "aklın amacı Tanrısal özü görmek, O’ nun birliğine ulaşmaktır". "Akıl, bu hakir dünyanın kandilidir." der Üstad. Yunus da şöyle devam eder "İlim kendini bilmektir." Mevlana’ya göre akıl ruhla bedenin çatışan taleplerini çözmekte kullanılmalıdır.

Mevlana’nın düşünce yapısı olan "Anadolu Tasavvufu"nun felsefî özellikleri şöyledir. İlâhî Sır denilen anlayış, Tanrı-İnsan-Evren birliğinin idrakidir. Bu sırrın bilinmesi, "Yaradan’dan ötürü Yaratılanın sevilmesine" bağlıdır. Yaradan ve yaratılan aslında her şey tek bir bütündür. Ne başlangıcı ve ne de sonu vardır. Kudret, canlı cansız her şeyin "öz"üdür. Bütün evren ve insan Tanrının çeşitli terkiplerde tecellisidir. Evren ve insan, Tanrının ayniliğini yansıtan bir görüntüsüdür. Bu ayniliği en iyi yansıtan Yüce Varlık insandır. İnsan evrenin merkezi ve eksenidir. İnsan evrendeki tüm canlılar içinde akıllı ve bilgili olan tek varlıktır. Bilgi, insanı kendi özgülünde önemli kılan ve diğer varlıklara üstün tutan bir lûtufdur. Bilgili insan her yeniliğin yaratıcısıdır. Yaşanılan dünyaya düzen veren ve yöneten bilgili insandır. Bu düzenleme ve yönetmede, Ona ışık tutan bilim ile kucaklaşan akıldır. Akıl ise, Tanrının et ve kemiğe bürünüp insanda varlık gösteren hâlidir. Bu, Birlik ilâhî sırdır.

Mevlâna, bütün eserlerinde aşkı, sevgiyi, hoşgörüyü ve insan sevgisini işleyerek, bunların sebebi olarak insanlığın ve evrenin tek kaynağına çekmiştir dikkatleri.

Mevlana ve Şems’in kıssadan hisse çıkaracak karşılaşmaları şöyledir:

Tebrizli Şems, Mevlâna’yı atının üstünde danişmentleriyle birlikte gelirken buldu: atın dizginlerini tutarak sordu ona: "Ey bilginler bilgini, söyle bana, Hz. Muhammed mi büyüktür, yoksa Bayezit Bistami mi?"

Mevlâna yolunu kesen bu garip yolcudan çok etkilenmiş, sorduğu sorudan ötürü şaşırmıştı: "Bu nasıl sorudur?" diye kükredi. "O ki peygamberlerin sonuncusudur; Onun yanında Bayezit'in sözü mü olur?”

Bunun üstüne Tebrizli Şems şöyle dedi: "Neden Hz. Muhammed 'kalbim paslanır da bu yüzden Rabbime günde yetmiş kez istiğfar ederim' diyor da, Bayezit 'kendimi noksan sıfatlardan uzak tutarım, bedenimin içinde Allah'tan başka varlık yok' diyor; buna ne dersin?"

Bu soruyu Mevlâna şöyle karşıladı: "Hz. Muhammed her gün yetmiş makam aşıyordu. Her makamın yüceliğine vardığında önceki makam ve mertebedeki bilgisinin yetmezliğinden istiğfar ediyordu. Oysa Bayezit ulaştığı makamın yüceliğinde doyuma ulaştı ve kendinden geçti, gücü sınırlıydı.; onun için böyle konuştu".

Tebrizli Şems bu yorum karşısında "Allah, Allah" diye haykırarak onu kucakladı. Evet, aradığı O'ydu. Kaynaklar, bu buluşmanın olduğu yeri Merec-el Bahreyn (iki denizin buluştuğu nokta) diye adlandırdı.

Mevlana’nın yaşam felsefesini anlatan o güzel sözlerinden çok ufak bir bölümü ise şöyledir:

"Her nefeste dünya yenilenir. Fakat biz bu dünyayı öylece durur gördüğümüzden, bu yenilenmeden haberdar değiliz."

"Kaynağından kopan her şey Kaynağıyla birleşmeyi arzular."

"Hayvanlıktan da geçtim, hayvanken de öldüm de insan oldum. Artık ölüp de yok olmaktan niçin korkayım? Bir hamle daha edeyim, insanken öleyim de melekler âlemine geçip kol kanat açayım.

Melek olduktan sonra da ırmağı atlamak, melek sıfatını da terk etmek gerek. Her şey fanidir, helak olur... Ancak O’nun hakikati bakidir."

"Tanrı nurunun yedi yüz perdesi vardır. Nur perdelerini bu kadar kat bil."

"Cömertlikte ve yardım etmede akarsu gibi ol

Şefkat ve merhamette güneş gibi ol

Başkalarının kusurunu örtmede gece gibi ol

Hiddet ve asabiyette ölü gibi ol

Tevazu ve alçak gönüllülükte toprak gibi ol

Hoşgörülükte deniz gibi ol

Ya olduğun gibi görün ya da göründüğün gibi ol”

"Ne mutlu o göze ki; Akıl, onun başında buyruktur.

İşin sonunu görür, her şeyi bilir, aydındır, nurludur."

"Ben hacetler kıblesiyim, Gönlün kıblesiyim ben.
Ben Cuma mescidi değilim, İnsanlık mescidiyim ben."

"Ne kadar bilirsen bil söylediklerin karşındakinin anladığı kadardır."

"Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok.

Nice elbiseler gördüm içinde insan yok."

"İki parmağının ucunu gözüne koy. Bir şey görebiliyor musun dünyadan?

Sen göremiyorsun diye bu âlem yok değildir."

"Her ne istiyorsan kendinde ara

Senin canının içinde bir can var, o canı ara

Senin dağının içinde bir hazine var, o hazineyi ara

Eğer yürüyen dervişi arıyorsan

Onu senden dışarıda değil kendi nefsinde ara"

"Ben ayırmak için değil, birleştirmek için geldim"

"Dünle birlikte gitti cancağızım ne varsa düne ait, şimdi yeni şeyler söylemek lazım."

"Biz yoğuz; bizim varlıklarımız da yoktur. Sen fani suretler gösteren bir vücud-u mutlaksın."

"Yüz ayrı kitap da olsa hepsi bir baptan ibaret. Yüz tarafta da tek bir mihraba dönülür. Bu yolların hepsi de bir kapıya çıkar."

Günümüzde çok kısa zaman dilimlerinde bir ömür isteyen en kadim öğretileri tebliğ yolu ile dinleyerek ya da okuyarak hatta ticarete alet eden kişiler vasıtasıyla yaşamadan, içinde hissetmeden, bu dünyanın en zor işi olan kendinle yüzleşmeden öğrenmenin imkânsızlığını Mevlana da şöyle ifade eder:

"Gece üstadıma sordum, kaç kez; Bana bu cihanın sırrını söyle tez;

Üstadım cevap verdi gülerek; Bu sır ancak bilinir, söylenemez."

Bireyin kolaya kaçmaması, hazır bilgi peşinde koşmaması ve kendini kendi gerçekleştirmesi için şöyle der:

"Her sırrı bilen o ihtiyar âlimden,
Hiç bir şeyi gizlemesin isterdim ben...
Sessizce dün akşam gelerek "SORMA" dedi,
"Söylenmeyecek şeyleri hisset, kendin öğren..."

Tasavvuftaki kitleler için yapılan avam – havas farkını da şöyle dile getirir:

"Ben bütün bu sırları, mücmel ve muhtasar söyledim. Üstü kapalı özetledim. Açıkça beyan etmedim. Detaylı ve genişçe açıklanacak olsa, anlatanın dili, dinleyenlerin idraki yanar. Söyleyeceğim çoktur; ama artık sükût ediyorum. Susmayı tercih ediyorum. Her okuyan, her dinleyen kendi aklı miktarınca anlar. Söz bilmeyene bir şey öğretmek için, onun dilince anlatmak gerek." Der ve şöyle devam eder:

"Hikmeti ehlinden esirgemek, zulümdür.

Ehil olmayana vermek ise, hikmete zulümdür."

Hakk’a göçmeden önce şu sözleri söyler:

"Öldüğüm gün, götürülürken, bende bu dünya derdi var sanma. Benim için ağlama. Yazık, vah vah deme. Şeytanının tuzağına düşersen, o zaman eyvah demenin zamanıdır. Cenazemi gömdüğün zaman ayrılık deme; benim buluşmam ve kavuşmam o zamandır. Beni toprağa koydukları zaman, elveda demeye kalkışma. Mezar cennetin perdesidir. Batmayı gördün değil mi? Doğmayı da seyret. Güneşle aya batmaktan hiç ziyan gelir mi? "

Ve Mevlana bizzat uyarır:

"Ölümümden sonra mezarımızı yerlerde arama; ârif kişilerin gönülleri bizim türbemizdir."

Ölüm onun için, sevgiliyle vuslat anlamında, Şeb-î Arus ’dur. Mevlâna, ölüm gününü yeniden doğuş günü olarak kabul ediyordu. O öldüğü zaman sevdiğine yani Allah'ına kavuşacaktı. Onun için Mevlâna ölüm gününe düğün günü veya gelin gecesi manasına gelen "Şeb-i Arûs" diyordu ve dostlarına ölümünün ardından ah-ah, vah-vah edip ağlamayın diyerek vasiyet ediyordu.

Günümüzdeki değer erozyonunu da dikkate alarak; hür olmanın, dogma ve taassuptan özgürleşmenin, kıskançlık ve hasedi yok etmenin önemini Mevlana’nın şu cümleleri ne güzel anlatır:

"Ayran kasem önümde oldukça, vallahi kimsenin balını düşünmem bile.

Azıksızlık, ölümle kulağımı bursa bile Hürriyeti kulluğa satmam ben!" der.

Ve şöyle sonlandırır Üstad:

"Şu üç sözden artık değil
Bütün ömrüm,
Şu üç söz.
Hamdım, Piştim, Yandım."

Arayışta, yolda olan bizler içinse "Hamdık, Piştik ya da pişiyoruz ve yontmaya yılmadan yorulmadan devam ediyoruz" denebilinir.

Berk Yüksel

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Hiç bir zaman geçerliğini yitirmeyecek öğretiler bunlar. Bu güzel yazı için teşekkürler.

turkuaz75 
 15.06.2007 15:40
 

Sevgili Berk, Yazini okudum Mevlana'yi hepimiz az cok taniriz, ama senin bu guzel ve aciklayici yazinla daha iyi tanidik Selamlar Sogutozu 1995

Erol Kutuk 
 30.05.2007 10:23
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 241
Toplam yorum
: 421
Toplam mesaj
: 122
Ort. okunma sayısı
: 29803
Kayıt tarihi
: 09.03.07
 
 

21 Aralık 1973, Ankara doğumludur. Lisans ve yüksek lisansını “İşletme” alanında yapmıştır. Araşt..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster