Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Mart '07

 
Kategori
Hayvanlar Alemi
Okunma Sayısı
850
 

Miezi ve Krümel

Miezi ve Krümel
 

Panter Miezi, Kaplan Krümel...


Çocukken bir köpeğim olsun isterdim hep. Olmayacağını bilirdim, ama yine de isterdim. Çocukluk işte. Biraz daha büyüyüp de aklım erince, apartman dairesinde köpek beslemenin hem köpeğe, hem de bana eziyet olacağına ikna ettim kendimi.

Ardından, apartmanda da kolayca beslenebileceğini düşündüğüm kedilere sardım. “Kedinin çişiyle, kakasıyla, hele hele tüyüyle uğraşamayız” engeline takıldı o da. Çaresiz kabul ettim, sevdamı içime gömdüm.

Yıllar sonra, hanemizdeki hayvanat eksikliği iyice rahatsızlık verici bir boyuta ulaşınca, “Madem öyle, gel böyle” deyip, bir akvaryum aldık evimize. Salonun en güzel köşesine yerleştirdik, filtresiydi, ışığıydı, süsüydü, bitkisiydi, epeyce uğraştık. İçini renk renk, çeşit çeşit balıklarla doldurduk.

Hepimiz çok mutluyduk.

Amma ve lakin, kısa bir süre içinde akvaryumumuzda kan gövdeyi götürdü. Yanlış hatırlamıyorsam betalarla tetralar kapıştılar. Biz başka bir hayvan dükkânına gidip sorunun ne olduğunu öğrenene kadar, ahalinin yarısı, diğer yarısını yedi. İlk günlerin renk cümbüşü soldu, artık içinde aynı cinsten balıkların yüzdüğü su da zamanla yosun tuttu. Kardeşim de, ben de ilgimizi çoktan kaybetmiştik, velhasıl temizlik ihalesi zavallı babamda kaldı.

Akabinde kardeşim eve iki tane su kaplumbağası getirdi. Genişçe cam bir kabın içinde pinekleyen kaplumbağalara günde iki kere yem vermek, yem artıkları ve kakalar uzun süre bekleyince çok kötü koktuğundan, suyu da her gün değiştirmek gerekiyordu. Annem kaplumbağalara dokunamadığını, fena olduğunu söyleyerek, en başından temizlik işinden sıyrıldı. Kardeşime güvenilemeyeceği de açıktı, böylece başta “Hiç işim olmaz” dediğim iki hayvanın bakımını ben üstlendim.

Birşeyler eksikti.

Ne balıklar, ne de kaplumbağalar aradığımız sıcaklığı veriyordu. Şöyle kanlı canlı, dokunmaktan hoşlanacağımız, karşılıklı iletişim kurabileceğimiz bir hayvanımız olmalıydı.

Muhabbet kuşu aldık. Hem de iki tane.

Kafesin içinde mütemadiyen birbiriyle didişen, didiştikçe uçuşan tüylerini taa koridordan toplamak zorunda kaldığımız iki küçük çaçaron.

Sorduk, soruşturduk. Meğer her ikisi de dişiymiş, geçinememeleri ondanmış. Birini götürürüp kuşçuya verdik, yerine mavi bir erkek kuş aldık. Biz acaba anlaşırlar da torun sahibi olur muyuz diye beklerken, mavi kuşumuz hastalandı ve öldü. Kalan kuşumuzu babaannem istedi, ona verdik. Adını Barış koydu, Barış günün birinde balkon kapısından uçup gitti.

Bu arada bir mucize gerçekleşti.

Annemle yürüyüşe çıktığımız bir akşamüstü, yakınlardaki huzurevinin bahçesinde bir kedi ve dört yavrusunu gördük. Öylesine şirindiler ki, dayanamayıp yanlarına gittik, anne kedinin buz gibi bakışları altında yavrularla oynadık. Ayrılma vakti geldiğinde, anneme dönüp, hayatımda belki milyonuncu kez, “Yavrulardan birini eve alalım mı?” dedim.

Annem, “Alalım.” dedi.

Önce şaka yapıyor zannettim, vallahi yapmıyordu. Hatta hangi yavruyu istediğine bile karar vermişti.

BENİM ANNEM EVE KEDİ ALMAMIZI İSTİYORDU!

Ertesi gün kıyamet kopacağını düşündüğümden, ayaklarım popoma vurarak eve koştum, bir karton kutu buldum, kenarlarına hava delikleri açtım ve geri dönüp, kendisi siyah, karnı beyaz, panda modeli yavruyu eve götürdüm. Adını Tırmık koyduk. Veterinere götürdük, yapılabilecek aşılarını yaptırdık. Eve ve bize alışmıştı, ilk günden itibaren tuvalet meselesinde de sorun yaşamamıştık. Herşey yolunda gidiyordu, ben ise hâlâ şaşkın ve rüyada gibiydim.

Fakaaaat...

Annem, içi gitmesine rağmen, bir türlü rahat edemedi. Tırmık’ı sevdikten sonra ellerini yıkamadan duramıyordu mesela. Ev işinin yükü de iki katına çıkmıştı. Kadıncağız “Evet” dediğine bin pişmadı, ama bize belli etmemeye çalışıyordu.

Aslında babam, kardeşim ve ben de nasıl davranmamız gerektiğini bilemiyorduk. “Yatak odasına girsin, ama yatağa çıkmasın”, “Yemek masasının üstü yasak, ona göre”, “Tuvaleti bu sefer de sen temizle” lerle bir yere varamayacağımız kesindi ve bir şekilde biz de huzursuzduk.

Sonra feci birşey oldu. Tırmık hastalandı.

Hayvanın bağırsakları öyle fena bozulmuştu ki, ne farklı mama denemeleri, ne de veterinerin verdiği ilaçlar işe yaradı. İşin kötüsü tuvalete yetişemediği için, istemeyerek de olsa sağa sola pislemeye başladı. Annemin sinirleri laçka olmuştu, bir krizin eşiğindeydik. Hepimiz gündüz evin dışındaydık, işin çoğu ona kalıyordu. Ne zaman, nereye, ne yapacağı belli olmadığından, devamlı Tırmık’ın peşinden koşmak gerekiyordu. Yardım etmek istiyorduk, ama nasıl yapacağımızı bilemiyorduk.

Ve beklenen son...

Aile meclisi acil toplandı. Telefonlar edildi. Kedinin, bir tanıdığımızın tanıdığına gönderilmesine karar verildi. Bu haliyle onu kabul eden birini bulduğumuza mı sevinelim, Tırmık’tan ayrılacağımıza mı üzülelim şaşırmıştık.

Gittiği gün gözlerim patlayana kadar ağladım.

Kedi dosyamız, toplam bir ayda, bir daha açılmamak üzere kapanmış, evimiz yine boş kalmıştı.

Gel zaman, git zaman, o katıldı aramıza. Aslen muhabbet kuşuydu, bizim için çok da yeni birşey değildi, ama sonradan ailemizin bir ferdi oldu. Yumurtadan çıktıktan tam bir ay sonra, kendi başına yem yiyebilir hâle gelir gelmez almıştık küçük yeşil ışığımızı.

Adını Şeker koyduk, gerçekten de ağzımızın tadı oldu. Gelişinin ikinci ayında, ilk kez kendi ismini söylediğinde, şaşkınlıktan ve mutluluktan ne yapacağımızı şaşırdık. Evde hep serbest dolaşırdı, camlarda, kapılarda sineklik tellerimiz olduğundan, kaçacak diye bir endişemiz yoktu. Öylesine sakin, öylesine insancıl bir mizacı vardı ki, mesela omuzumuza konar, yanağımıza dayanıp uyur, bizim onu öperken çıkardığımız sesi taklit ederek, “Muç... Oh...” diye dudağımızdan öperdi. Evde hep “korsan ve papağanı” pozunda gezerdik. Hepimizin neşesiydi.

Yaklaşık 8 yıllık ömrü boyunca değişik kelimeler, küçük cümleler öğrendi, zaman zaman kullanmadıklarımızı unuttu, yerlerine yeni şeyler kaptı. Bugün bile, annemle babamın seslerini ayrı ayrı taklit ederek, iki değişik tonda “Günaydın oğlum” deyişi hâlâ kulaklarımda.

Şeker’in bakımı hiçbir zaman sorun olmadı. O canımızdı, “depremde ilk kurtarılacak”tı. Ne yazık ki astım oldu, beklediğimizden çok daha erken bir zamanda aramızdan ayrıldı. Ardından kanlı gözyaşı döktük, bir daha da eve hayvan almadık.

Şeker’in aşkı bir yana, ben yarım kalan kedi maceramı hiç unutmadım. Aşık Veysel’in dediği gibi “Oğlan kızı sever, kavuşamazlar aşk olur” misali, hep aklımın bir köşesinde “Acaba günün birinde?..” sorusu canlı kaldı.

“Bütün bunları niye anlattın?” derseniz, iki nedeni var;

Biri, simsiyah. Dişi. Oldukça yaşlı. Görmüş geçirmiş bir edası var. Sıska, huysuz ve tehlikeli.

Adı, Miezi.

Diğeri, tekir. O da dişi. Nispeten daha genç ve çok güzel. Biraz fazla kilolu, sakin ve ürkek.

Adı, Krümel.

Görümcemin kedileri, bir haftadır bizdeler. Anneleri tatile gitti, onları bize bıraktı. Bir haftadır tüm hayatımız bu ikilinin etrafında dönüyor. Görmemişin oğlu olmuş, tutmuş burnunu koparmış misali.

Miezi ve Krümel’in bize gelecekleri kesinleşince, garip, çocukça bir heyecana kapıldım. Uzun zamandır ilk defa, hem de bir değil, iki hayvanla birden aynı çatı altında olacaktım. Bakalım hâlâ çocukluğumun hevesli uhudedipuhu'su muydum, yoksa bir süre sonra pes edip, “Sizi uzaktan sevmek aşkların en güzeli” mi diyecektim?

Gelişlerini dört gözle bekledim desem yeridir. Benim heyecanım kocama da sirayet etti.

İlk geldikleri gün, Miezi söylene söylene tüm evi dolaştı, tabii peşinden de biz. En sonunda bir koltuğa kuruldu, tırnaklarını koltukta bileyerek, uzun süre şikâyete devam etti. Normalde zaten ürkek olan Krümel ise ilk 24 saati mutfakta, çamaşır makinesinin arkasında geçirdi. Mama koyduk, onu bile yemediler. Karşılaştıkları yerde ikisi birden deve olup, “Pıhhhhhssssssssmiiiiiyaaaaaaaauuuuuuvvvvv” diye birbirlerine gözdağı verdiler. Hele bizi yanlarına bile yaklaştırmadılar.

Bu haliyle işimiz zor olacağa benziyordu.

Ertesi gün, açlıktan gözleri dönmüş olacak ki, bacaklarıma dolanmaya başladılar. Kaptaki mamayı göstermem, hatta taze mama koymam durumu değiştirmedi. Aç olduklarını biliyordum, mama da orada duruyordu, eninde sonunda yiyeceklerdi.

Yemediler.

Akşam kocam, başka bir çeşit mama açmayı teklif etti. Belki de tavuk sevmiyorlardı. Denemeye karar verdik. Tavşan soslu sığır etine bayıldılar, iki dakika içinde ne var ne yoksa silip süpürdüler. Şaşkınlıktan ağzımız bir karış açık kaldı, bu kadar şımarık olabilecekleri hiç aklımıza gelmemişti doğrusu. Tavuklu mamayı çöpe atarken bir yandan “Ayıp, bu mamayı bulamayan kediler de var.” diye söylendim.

“Mırv...”

Kısa bir süre sonra eve de, bize de alıştılar, sakinleştiler. Bu arada tırnak darbeleri vasıtasıyla bir koltuk, bir battaniye, bir halı, iki blucin ve bir banyo dolabının canına okundu.

Kuru mamayı, kutu mamaya tercih ettiklerini farkeden hain kocamın müzisyen yanı ortaya çıktı. O kuru mama kutusunu marakas gibi sallayınca, kediler her ne yapıyorlarsa o anda bırakıp, deli gibi mutfağa koşuyorlar. Ardından “fıtı fıtı fıtı”, “miyv... miyv...” orkestrası eşliğinde çılgın bir dans başlıyor. Mama yerken ortalığı batırdıkları için çok dikkatli olmak gerekiyor. Yoksa üzerine basıp, başka yerlere taşıyorlar. Elimde bez, peşlerinde dolaşıyor, sık sık annemi düşünüyorum.

Her ikisi de fena halde tüy döktüğü için, geldikleri günden itibaren elektrik süpürgesi en iyi arkadaşım oldu. Oturdukları koltukları süpürüp, her ikisinin altına da birer örtü koydum. Hafta sonu markete gidip, onlar için bir tarak ve kendimiz için de tüy temizleyici yapışkan rulolardan aldık. Taranmaya bayılıyorlar. Tarakta toplanan tüyleri biriktirerek, iki buçuk haftanın sonunda kendimize küçük bir kedi yapmaya karar verdik.

Tuvalet meselesi biraz can sıkıcı. Banyonun zemini hep kum içinde. Miezi kaka yaptığında üzerini örtüyor, ama Krümel terbiyesizlik edip öylece bırakıyor. Geçen gün o tuvalete gittikten kısa bir süre sonra öyle bir koku kapladı ki ortalığı, lağım patlamış gibiydi. Koşup evin tüm camlarını açtık, “biyolojik silahtan” kurtulmak için banyoya önce kimin gireceğine dair yazı tura attık. Kocam kaybetti, çıktığında zavallımın yüzü sapsarıydı.

Kumun mütemadiyen kontrol edilip temizlenmesi gerekiyor, kirli tuvalete girmeyip, başka yerlere bir kabahat yaparlar diye korkuyoruz. Gerçi geçen gün buna bağlı olarak başka bir terslik oldu. Ben tuvaleti temizlerken, Miezi geldi, kapıdan başını uzatıp şöyle bir baktı ve gitti. Bir dakika sonra parke üzerinde tırnak seslerini duydum, “Eyvah” diyerek banyodan fırladım, ama maalesef çok geçti. Kaşla göz arasında, kocamın paspasta duran ayakkabılarına çiş yapmış, aklı sıra kamufle etmeye çalışıyordu. “Ayakkabıların içine de yapabilirdi, buna da şükür” diye kendimizi teselli ettik. Şartımız şurtumuz kalmadı, en kısa zamanda tepeden tırnağa temizlik yapmamız lazım.

Bütün bunlara rağmen evin içinde bizden farklı canlıların olması hoş bir duygu. Çok sevimliler namussuzlar. Çok da meraklılar ayrıca. Mesela dün duş yaparken, rahatça girip çıkabilsinler diye açık bıraktığım kapının aralığından önce siyah, sonra da tekir birer baş uzandı. Gözlerindeki o, “Ne yapıyorsun?” der gibi ifade görülmeye değerdi. İlk günlerin çekingenliğini de üzerimizden attık, aramızdaki bütün buzlar eridi. O utangaç Krümel bile kendiliğinden yanımıza gelip, kucağımıza çıkmaya, taklalar atıp, “Sev beni” dercesine karnını açmaya başladı... Miezi’nin çapa tırnaklarından çekindiğim için onu öyle sıkıştıramıyorum ama o da istediği zaman gelip, bacaklarıma dolanıyor, tos vurup, ilgi istiyor. Bir eğlence klasiği olarak her akşam lazer anahtarlıkla kedi tokuşturuyoruz. Onlar kucağımda mırıl mırıl sesler çıkararak sıcacık otururlarken, ne sinir kalıyor bende, ne de stres. Her gün başka bir icat çıkarıyorlar kendilerini sevdirmek için. Biz de çaresiz seviyoruz karı koca.

Aklım çok karışık. Düşüncelerim bir o yana, bir bu yana salınıp duruyor bu koç kellenin içinde.

Bu beraberlik benim kendimi tanımam için iyi bir fırsat oldu. Ne isteyip, ne istemediğimi, istediğim şey için nereye kadar fedakârlık yapabileceğimi öğrendim.

Kararımı verdim.

Çok, ama çok güzel birşey evde hayvan beslemek. Hele bu ikilinin, ömrüm oldukça evimde, başımın üstünde yerleri var.

Misafirler neticede. Ben de sınırlı sorumluyum.

Lakin hayatımın sonuna kadar bir elimde elektrik süpürgesi, diğerinde deterjanlı bezle kedi peşinde koşabileceğimi sanmıyorum. Hele hele sağa sola giderken, “Hayvanı kime emanet etsek?” sıkıntısını hiç yaşayamam.

Dostlar, işte buraya yazıyorum, kedi sevdamdan vazgeçtim.

Çiçek ekmeye başlasam mı acaba?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Müthiş bir çocuk klasiği okudum.Ben hayvan koruma amaçlı bir yazı zannetmiştim,yukardan aşağlı bir baktım bu konuda bu kadar uzunyazı ! hele bir bakim derken bir çocuk kitabı bitirmiş oldum.Yanlış anlama bende zevk aldım ama çocuklar bayılır buna,sevgilerimle mutluluklar diliyorum. Not:önceden okurdum ama blog'a yeni taşındım.

Nariçi 
 29.07.2007 20:47
Cevap :
Sevgili Nariçi, güzel yorumunuz ve iyi dilekleriniz için çok teşekkür ederim. Yazılarımın okunduğunu ve beğenildiğini bilmek gerçekten çok güzel. Selâmlar, saygılar.  30.07.2007 19:58
 

yazdıklarınızı ayrıntılı okumadım şöyle bi göz gezdirdim..ama aklımda kalan yanı çok hoş bi hayvan sevgisi paydasına gizlenmiş olan yaşama sevincini görebilmekti..hoşuma gitti bu....eyvallah..

bülent canbulat 
 18.04.2007 16:01
Cevap :
Güzel yorumunuz için asıl ben teşekkür ederim Bülent Bey. Selâmlar, saygılar.  18.04.2007 22:01
 

Nicedir niye evde beslediği kediyi atmaya karar verdiğine dair yazı yazanlar peyda oldu. Tuhaf insanlar var aramızda tamam da. Niye evde hayvan beslenmez diye yazılar yazacağınıza hiçbirşey yazmasanız daha iyi olur. Hem asap bozmamış olursunuz hemde oturduğunuz yerden insanlığa bir faydanız dokunur.

Sevgiağacı 
 25.03.2007 0:40
Cevap :
Merhaba, eğer yazımı başından sonuna okumuş olsaydınız, böylesine saldırgan bir yorum yapmazdınız diye düşünüyorum. Yazımın anafikri "niye evde hayvan beslenmez?" değil zira. Hepimiz burada kendi tecrübelerimizi paylaşıyoruz, elbette bazı yazıları beğenmeme özgürlüğünüz var ama meseleyi "insanlığa fayda" noktasına getirmezseniz, asabınız da böyle kolayca bozulmaz. Saygılarımla.  25.03.2007 12:34
 

Yazınızı zevkle okudum. Halihazırda üç dişi kedi annesiyim. Zaman zaman ikişer aylık aralarla kızıma emanet zorunda kaldığımda çok özleyerek geri dönüyorum. Bakımları ise, eğer düzeninizi kurarsanız çok kolay. Kum kabını balkonunuza alın. Küçücük bir balkon masası ideal çatı oluyor. Balkon kapısının alt kısımlarına marketlerde satılan kedi kapısı taktırın, kullanmayı hemen öğreniyorlar. Uygun bir yerde sürekli mama-su kabı dursun. Kedi taşımak için özel kutular var (voyager)Koşullarınızı bilemiyorum ama eğer yazlğa gidiyorsanız hiç sorun olmuyor. Tek bir ricam olabilir, ilk kedi hikayenizdeki gibi sokaktan alın. Yavruyu yönlendirmeniz kolaydır. Eve alınan bir kedinin uğur getirdiğini de eklemeliyim. Zahmeti, getirdikleri yanında hiç kalıyor inanın...Sevgiler

Mehlika Şeyda 
 22.03.2007 14:47
Cevap :
Mehlika Hanım, yazıyı beğendiğinize çok sevindim. Maalesef dairemiz çok büyük sayılmaz ve balkonumuz yok, olsaydı hakikaten çok ideal olurdu tuvalet için. Bir de Almanya'da bizdeki gibi sokak hayvanları yok. O yüzden bizim şımarıkların yemediği mamaları çöpe atarken içim acıyor hep :-) Yorumunuz için çok teşekkür ederim. Selâmlar, saygılar.  22.03.2007 15:34
 
Toplam blog
: 81
Toplam yorum
: 233
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1494
Kayıt tarihi
: 04.07.06
 
 

Kişinin kendini anlatması zor. Her şeyden birazım, her şeyim yarım.   ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster