Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

11 Eylül '11

 
Kategori
Kültür - Sanat
Okunma Sayısı
1634
 

Millet Kütüphanesini kuran, Divan-ı Lügat-ıt Türk'ü kaybolmaktan kurtaran alim: Ali Emiri efendi

Millet Kütüphanesini kuran, Divan-ı Lügat-ıt Türk'ü kaybolmaktan kurtaran alim: Ali Emiri efendi
 

Divan-ı Lügat-it Türk Türk kültür dairesinin baş yapıtı ve şaheseridir.


1 - Medeniyet biraz da arşiv, kütüphane ve kolleksiyon demek değil midir? 

Bilimsel ilerlemenin olmazsa olmazları sistematik ve eleştirel yaklaşım, (tekrarlı) gözlem, deney, tümevarım ve tümdengelimse; bunların üzerinde yükseldiği vasatlar da hiç kuşku yok ki arşiv, laboratuar, kütüphane, sistemli-bilinçli-tematik koleksiyonlardır. Bir milletin, bir medeniyet dairesinin hasılasını, geleneğini, ilmi-irfani birikimlerini, ruhi-kültürel temellerini gelecek kuşaklara taşıyanlar da işte bu arşivlerdir, kütüphanelerdir, koleksiyonlardır. Bu alanda geç Osmanlı döneminin en önemli siması Ali Emiri Efendidir. Onun ayarında arşivci, koleksiyoncu, kütüphaneci, alim, araştırmacı bulmak, hele de günümüzde, fevkalade müşkül bir iştir. Onun ve ondan feyz alan talebelerinin insanüstü gayretlerle oluşturdukları devasa asar olmasaydı biz acaba hala vatan dediğimiz bu topraklarda mı yaşıyor olurduk, böyle abad mı olurduk, doğrusu Allah bilir! 

2 - Kısa hal tercemesi. 

 

Ali Emiri Efendi literatürü 

1857 Diyarbakır’da doğdu. Edebiyat araştırmacısı, tarihçi, kolleksiyoner, kütüphaneci. Dedesi şair Saim Seyyid Mehmed Emiri Çelebi, babası Mehmet Şerif Efendi. 19 yaşında iken, Diyarbakır’a gelen Şark Vilayetleri Islah Heyetine katip oldu. Anadolu, Rumeli ve Arap ülkelerinde memuriyetlerde bulundu. 

Harput, Sivas, Selanik ve Adana’da başkatip; Kozan, İçel, Kırşehir, Leskovik ve Yenişehir’de muhasebecilik; Harput, Erzurum ve Halep’te defterdarlık; Yanya, Yemen ve İşkodra’da maliye müfettişliği yaptı. 1876-1908 döneminde memuriyet periyodudur. 1908’de emekli oldu Emekliliğinde Milli Tetebbular Encümeni ve Tasnif-i Vesaik-i Tarihiye Encümeni başkanlığı ile Tarih-i Osmani Encümeni üyeliği yaptı. Başbakanlık Osmanlı Arşiv Dairesi Tasnif Komisyonunun başında bulunduğu sırada kendisine izafe edilen ‘Ali Emiri Tasnifi’ni yarattı. Vakıflara, eski eserlerin bakımsızlık ve ihmalini anlatan uzun ‘vicdanname’ler yazdı. 1916’da Millet Kütüphanesini kurdu. Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuasını 1918-22 döneminde 31 sayı olarak çıkardı. 23 Ocak 1924’de İstanbul’da Hakk’a yürüdü, kabri Fatih Camii haziresindedir. 

3 - Diyar-ı Bekr’den imparatorluk coğrafyasına, oradan da Dersaadet’e bir ilm-irfan yolculuğu 

 

Ali Emiri Efendinin bizlere kazandırdığı nadir ve kıymetli kültür hazinelerimiz 

Dedesi şair Saim Seyyid Mehmed Emiri Çelebi, babası Mehmet Şerif Efendi Bağdat-Diyarbakır arasında kervanlar çalıştıran bir tüccardı. Oğluna baba mesleğini yapsın diye pey tazyik etti, lakin Ali Emiri’nin gözü kitaplardan başka bir şeyi görmüyordu. İlk tahsilini yaptığı Diyarbakır Sülukiyye Medresesinde amcası Feyzullah Fevzi Efendiden büyük feyz aldı. Yaşıtları çelik çomak oynarken o çılgınlar gibi okumuş; binlerce beyitlik divanları ve başta Hz. Ali olmak üzere ehlibeytin kelam-ı kibarlarını ezberine almıştı bile. Bütün gün ve gece kitaplarla uğraşıyor, sürekli öğreniyordu. Uykusunda o gün öğrendiklerini tekrarladığından yanında kimse yatmak istemiyordu. ‘Tezkire-i Şuara-yı Amid’ adlı eserinde bunlara dair tafsilat vardır. Bedeni ve zihni nihayet bu ağır tempoya isyan etti, doktorluk oldu. Okumaya ara vermesi ve seyahat etmesi önerildi. Ali Emiri Mardin Sancağında Tahrirat ve Rüsumat Müdürü olan dayısının yanına gitti. Burada kaldığı 3 yıl zarfında Arapça ve Farsçasını ilerletti, şiirle olan ünsiyetini geliştirdi. 1876’da 5. Murat’ın tahta çıkması üzerine yazdığı cülusiyeyi Diyarbakır vilayet gazetesinde yayınladı. Annesine karşı duyduğu muhabbet, diğer birçok kitap dostunda olduğu gibi pek kuvvetli idi. İşte bir tek bu hissi, tutkusu kitaplara olan aşkıyla yarışabilirdi. Evleneceği kızın annesini üzebileceği fikrine bile katlanamadığından hiç evlenmedi. Osmanlı hanedanına karşı beslediği derin muhabbet onu sultanların bütün şiirlerini toplamaya; tuğralarını, divanlarını, okudukları kitapları tespit etmeye sevk etti. ‘Cevahir’ül Müluk’ bu hummalı gayretin neticesinde husule gelmiştir. 1. Umumi Harp devam ederken Sultan Reşat’a gönderdiği bir mektuptaki ‘Yüce ecdadınızın manzum eserlerinden mürekkep hazinede size ait yer boştur’ şeklindeki uyarısıyla sultan Çanakkale zaferini terennüm eden meşhur gazelini yazmıştır. Klasiğe yaslanan, muhafazakar bir münevver olarak modernizmle arası hiç iyi olmadı. Bu vasfı kendisine haksızlık edenlere karşı sergilediği mücadeleciliğiyle birleşince düşünce hayatımız bir dergi kazandı. Fuat Köprülüyle, Osmanlı ilm kodlarını ve çalışma tarzlarını Batı Medeniyet Dairesiyle uyumlu bilimsel metotlara inkılap ettiren bu ilk entelektüelimizle kapışmak için, evet, sırf bu uğurda 31 sayı çıkarabildiği ‘Tarih ve Edebiyat’ dergisinde sert polemiklerin yanı sıra çok nadir şiirleri de yayınladı. Derginin bütün masraflarını cebinden karşıladığı ve geliri de mahdut olduğu için bu faaliyeti uzun ömürlü olamadı. Korkunç bir hafızası vardı, ezberinde 100, 000’in üzerinde beyit olduğunu söylerdi. Son derece güçlü olan hafızası hayatı boyunca işlerini kolaylaştırdı. 

4 - Bibliofillik ile bibliomanyaklık arasındaki o ince kırmızı hat aşılmaya görsün. 

Ali Emiri gerçek bir bibliyofildi. Aklına düşen bir eseri, yazmayı, evrakı elde etmek için denemeyeceği metot yoktu. Dolaştığı memleketlerde değerli eserlerin müellif nüshalarını toplamaya gayret etti. Bibliyofilliği artık bibliyomanyaklık raddesine erişmişti. Öyle ki, Yanya’da görevliyken aldığı nadir bir Arapça eserin 2. cildinin Yemen’in başkenti Sana’da olduğunu öğrenince Babıali’ye dilekçe vererek Yemen’e tayinini istedi. Peşinde olduğu nadir kitabı satın alamazsa rica ile ödünç alıyor, kopya ediyordu. Millet Kütüphanesinde onun elinden çıkma 721 nadir kitap kopyası mevcuttur. Okumadığı zamanlarda ya kurduğu Millet Kütüphanesinde, ya da sahaflarda olurdu. Vefat eden bir kitap dostunun terekesi nereye düşerse nadir eserlerin kokusunu çok uzaktan alabilen Ali Emiri orada bitiverirdi. Abdülhamit’in Muhacirin Komisyonu 1. azası Rıza Paşa, ya da Hazine-i Hassa muhasebecisi Halis Efendi kitap toplamak hususundaki en büyük rakiplerindendi. Almayı düşündüğü, lakin elde edemediği nadir bir eser bunların eline geçerse demediğini bırakmazdı. Öte yandan bu kadar kusuru hos görmekliğimiz icap eder. Zira nadide, özellikle de yazma eserlere meftun olmak öyle bir beladır ki, insanı bazen kontrolden çıkarır, bazen de çıldırtarak insanlık familyasının dışına atar vallahi! Tarihin kaydettiği namlı kolleksiyonerlerinden Kont Astreler’in 52, 000 ciltlik devasa bir kitaplığı vardı. Bir ufak not: Kont cenapları ümmiydi! Öte yandan, mezatta almak istediği kitabı kaptırdığı arkadaşını arkadan vuracak kadar gözünü karartan Don Vensanlar’ın patolojik vaziyeti dikkate alındığında, Ali Emiri Efendinin yaptıklarının masum huysuzluklar derekesinde kaldığı anlaşılacaktır. 

Halep’te memuriyeti sırasında istifa eden Ali Emiri kitaplarını toplar ve payitahta döner. O günden sonra ölümüne değin geçen zaman zarfında, 1.5 yıllık Yemen memuriyeti dışında, resmi görev almaz, sadece kitapları ve kütüphanesiyle uğraşır. 

5 - Milletin verdiği maaşlarla alınanlar Millet Kütüphanesi eliyle yine milletin olmalı. 

 

Ali Emiri Efendi Millet Kütüphanesi 

Ali Emiri Diyarbakır’da çocukken zengin kütüphanelere dair menkıbelerle büyür. İrfan ehli olan büyükleri, eskiden beldede on binlerce, hatta yüz binlerce kitaptan mürekkep zengin kitaplıklar olduğunu anlatırlar. İbnü’l-Esir’in ‘El-Kamil Fi’t Tarih’de ‘Şarkın Sultanı’ Selahaddin Eyyubi’nin Haçlıları Hittin’de yendikten sonra Diyarbakır’a geldiğini, ardından da kentin alimlerini ve zengin kütüphanelerinden derlediği binlerce değerli el yazmasını yanına alıp Mısır’a Ehl-i Sünneti hakim kılmaya gittiğini okuyan Ali Emiri Efendi daha o sıralarda çok zengin bir kütüphane kurmanın, bu suretle de İslam Milletine hizmet etmenin hayallerini kuruyordu. Emiri’nin bundan sonra artık yegane hedefi vardır: Nadir yazmaları, özellikle de Hanedana ait olan orijinal eserleri her ne pahasına olursa olsun toplamak ve milletine mal etmek. 1916’da hayatının en büyük emeline erişir. Fatih’teki Feyzullah Efendi Medresesinde Millet Kütüphanesini kurdu ve yaklaşık 16, 000 ciltlik nadir koleksiyonunu buraya vakfetti. Mütareke yıllarına gelindiğinde (1918-1922) Ali Emiri’nin kütüphanesi yeni satın almalar ve bağışlarla daha da zenginleşmişti. Kütüphane mevcudu gerçekten nadir, hatta bir kısmı unique (biricik) olan çok değerli bir güldeste haline gelmişti. Tam bu sırada, 1920’de Fransız işgal kuvvetleri komutanı, ki İstanbul’daki yabancı misyon şefleri içinde en itibarlılardandır, bizzat Millet Kütüphanesine giderek Ali Emiri’ye şu teklifi yaptı: ‘’Kitaplarınız için size 3, 000 İngiliz Lirası (o zaman için ciddi bir servettir!) ödeyeceğiz. Onlar için Paris’in en mutena semtinde kuracağımız bir Şarkiyat Enstitüsünün başına müdür olarak sizi geçireceğiz. Ömür boyu bu işi yapacak ve dolgun bir maaş alacaksınız. Müslüman hizmetliler ve Bolulu aşçılar maiyetinizde olacak, tek kelimeyle ‘yaşayacaksınız’.’ Ali Emiri Efendinin cevabı sert, net ve kısadır: ‘Bu kitapları milletimin bana verdiği maaşlardan aldım. Onlar benim değil milletimindir. Bu teklifi ben duymadım, siz de tekrarlamayın. Aksi takdirde bastonumu kafanızda kırarım!’ 

6 - "Kütüphane Dervişleri" 

Kütüphanede çalışanlarının, Ali Emiri gibi bibliyofillere göre, kitap aşığı olmaları icap eder. Bu da yetmez, yanı sıra dervişane yaşamaları, kitapseverlere daima yardımcı olmaları, kütüphaneyi evlerinden öte, bir nevi tekke olarak kabul etmeleri de icap eder. ‘Kütüphane Dervişleri’ tabiri caizse hayatın diğer veçhelerinden, ‘harala gürelesinden’ kitaplara sığınan tiplerdir. Bunlar kitap gibi yaşar, kitapların içinde yaşar, kitaplar için yaşarlar. Kitaplardan faydalanmak isteyenlere de canı gönülden hizmetle mükelleftirler. Zira, ‘Kütüphane Dervişleri’ bilirler ki kütüphaneye gelenler ‘Aşık’, aradıkları kitaplar ise ’Maşuk’tur. Kütüphane Dervişlerinin vazifesi Aşık ile Maşuk arasındaki muhabbetin tesisini kolaylaştırmak ve ‘müşterek bir zevk hali’nin oluşmasına hizmet etmektir. Ne yazık ki, kütüphaneler diğer hayat alanlarına kıyasla az ilgi görürler. Bu durum memleketimizde daha da belirgindir. Bu yüzden de kütüphaneler ‘ziyaretçisi olmayan mabed’ler olarak temayüz ederler. Hal bu iken, kütüphanelerden yararlanmak isteyenlere bu ‘mabed’leri şereflendirecek olan yolu gözlenesi misafirler muamelesi yapmaktan başka ne çaresi olabilir ki Kütüphane Dervişlerinin? 

7 - Bazı kişilik özellikleri. 

Saman alevi gibi parlayan bir öfkesi vardı. Bunun dışında nazik, mültefit biriydi. İltifata ise hiç dayanamazdı, hele de pohpohlanmaya bayılırdı. ‘Emir-i Mülk-i Sühan’, Üstad-ı Azam’, ‘Fazıl-ı Muhterem’ gibi abartılı hitapları, bir de bunları mevki makam sahibi kişiler, alim, edip ve ulemadan eşhas yaparsa çocuklar gibi sevinir, bunu olabildiğince çok kişiyle paylaşırdı. ‘Hafız-ı Kütüp’, ‘Kütüphane Müdürü’ gibi unvanları beğenmez, ‘Kütüphane Nazırı’ hitabını yeğlerdi. ‘Millet Kütüphanesi Nazırı’ diye bastırdığı gösterişli bir mührü bütün resmi yazışmalarında kullanmaktan hususi bir haz alırdı. Kitap almak yaptığı yegane alış verişti. Haftada 3 gün sahaflara uğrar, almaya değer bir şeyler bulursa mutlu olur, aksi halde keyifsiz bir ruh haliyle evine dönerdi. 

8 - Divan-ı Lügati’t-Türk’ü keşfetmesi Ali Emirinin en büyük hizmetidir. 

 

Türk kültürünün başyapıtı Divân'ı Lügât-it Türk'ü Ali Emiri Efendi dünyaya kazandırdı 

Türk kültür dünyasının hiç kuşkusuz bu en önemli kitabının Ali Emiri tarafından keşfi neredeyse polisiye filmlerine konu olacak cinstendir. Hadiseyi kamuya mal eden Muallim Kilisli Rıfat Bilge’dir. Üstad Eylül-Ekim 1945’de Yeni Sabah’ta tefrika ettiği yazılarında olayı ayrıntılarıyla aktarmıştır. Mezkur kitap o güne değin bir efsane gibi kulaktan kulağa aktarılmış, lakin bu topraklarda Keşfüzzünun’unda bunda bahseden Katip Çelebiden başka onu gören olmamıştı. Ali Emiri Efendi sahaflara uğradığı bir gün Kitapçı Burhan Beyin dükkanında Divan ile burun buruna geliverir. Emiri Efendi ‘Bir şeyler var mı?’ diye sorunca ‘Bir kitap var ama sahibi 30 (altın) lira istiyor’ der satıcı. Bu çok yüksek bir bedeldir. Burhan Bey devam eder: ‘Bu kitap 1 haftadır bende. Yüklüce bir paraya Maarif Nazırı Emrullah Efendiye satarım diye düşünüyordum. Ona götürdüm. O da ilmi encümenine havale etti. 1 haftalık tetkikten sonra 10 lira teklif ettiler. ‘Kitap benim değil,  

 

Divân-ı Lügât-it Türk Divân-ı Lügât-it Türk'ten bir dünya haritası 

başkasının ve 30 liradan aşağıya da satmıyor’ deyince ‘Biz o paraya bir kütüphane alırız, istemiyoruz, al kitabını’ diye iade ettiler.’. Kitabı eline alan Ali Emiri bir an bayılacak gibi olur. Zira kitap, erbabı için değil 30 lira, 30, 000 lira bile edebilecek pahada olan efsanevi Divan-ı Lügat’it Türk’tür. Yani, dünyada eşi benzeri olmayan bir kültür hazinesi. Ali Emiri satıcıyı ‘uyandırmamak’ için duygularını gizler ve kitabı eleştirmeye başlar: ‘Eser yorgun ve dağınık; eksik de olabilir. Hem de müellifini çıkaramadım, Kaşgarlı bir zatmış, Mahmut mu ne, öyle birisi işte. Anlayacağın Sarı çizmeli Mehmet ağa bu Mahmut. Ben sana maariften 5 lira fazla teklif ediyorum.’ der. Satıcı ise kitabı konsinye olarak elinde tuttuğunu, 30 liradan bir kuruş aşağıya satmaya mezun olmadığını, almazsa sahibine iade edeceğini söyler. Kitap yaşlı bir hanıma aitmiş. 

 

Kaşgarlı Mahmut Ziya Gökalp 

Hanım Maliye Nazırı Vani Oğullarından Nazif Paşa’nın ailesindenmiş. Sıkıştığı için, Paşanın tembihi üzerine ve onun biçtiği bedelle, 30 liraya satmak istiyormuş. ‘İşte şimdi işin rengi değişti’ diye tutum değiştirir Emiri, ‘bir kadına yardım vazifedir, peki, pahalı mahalı, ne yapayım alıyorum’ der. Lakin üzerinde sadece 10 lira vardır. Kitabı bırakarak parayı tedarike gitse Burhan Bey bu arada tamahkarlık edip onu kıymetini bilen birisine daha pahalıya satabilir, öyleyse bu riskli yol tercih edilmemelidir. Burhan Bey veresiye kitap veren esnaftan olmadığından tek yol kalmaktadır. Ali Emiri Efendi kitap elinde dükkanın kapısına çıkar ve duaya başlar: ‘Allahım, ne olur dostlarımdan birisi şimdi buradan geçsin ve beni bu müşkül durumdan kurtarsın’. Duası kabul olur, 1-2 dakika içinde ahbabı, eski Darülfünun edebiyat muallimi Faik Reşat Bey dükkanın önünden geçiverir. Ondan 20 lira borç ister. Dostunda 10 lira vardır, onu alır ve hocayı bakiye 10 lirayı bulması için ikna eder. Faik Reşat Bey kısa zamanda döner ve ödeme tamamlanır. Satıcının talebi üzerine 3 lira da bahşiş bırakılır. Türk fikir hayatının Şah Eseri, Baş Yapıt’ı (Opus Magnum) artık bulunmuştur ve Ali Emiri Efendinindir, yani emanet artık ehlindedir. Ali Emiri elde ettiği bu muhteşem zaferden öylesine sarhoş olmuştur ki, önüne gelene olayı anlatır. Kitabın epeydir peşinde olan bir başka zatta Türkçülüğün teorisyeni Ziya Gökalp’tir. Koşa koşa Ali Emiri’ye gider, lakin kitabı göremez, darılarak ayrılır. Hemen Diyarbekir mebuslarından olan ve Ali Emiri’nin kıramayacağını sandığı 2 zatı gönderiri, ama nafile. Ulemadan Emiri’nin ardından kitabı ilk gören Muallim Kilisli Rıfat Bilge’dir. Rıfat Bilge Emiri’nin evinde 2 ay boyunca hummalı bir çalışmaya girişir, eserin dağılmış sayfaları toparlanır, kitabın tamam olduğu anlaşılır. Araya sadrazam Talat Paşa girmesiyle Ali Emiri kitabın basılmasına ikna edilir. Bu suretle Türk kültür hayatını sonsuza kadar değiştirecek olan sadece asrın değil, belki de binyılın buluşu mutlu sonla biter. Türkün gramer ve kamusu Türk milletiyle buluşmuştur. Ali Emiri milletine paha biçilemez bir hizmette bulunmuştur. 

 

Dursun Gürlek 

9 - Eserleri: 

Tezkire-i Şuara-yı Amid (Diyarbakırlı Şairler Tezkeresi, İstanbul, 1909), burada tuhaf fıkralarla kendisinden de bahseder. Nevadir-i Eslaf (Önceliklerin Nadir Eserleri), bazı nadir yazmalara kendi notlarını ekleyerek bastı. Levami-ül-Hamidiye (Hamdedicilerin Nurları, İstanbul, 1894). Cevahir-ül-Müluk ( Meliklerin Mücevherleri, İstanbul, 1911). Ezhar-ı Hakikat (Gerçek Çiçekleri, İstanbul, 1918). Osmanlı Vilayat-i Şarkkiyyesi (Osmanlı Doğu İlleri, İstanbul, 1918). Şeyh Emin-i Tokadi Hazretlerinin Tercüme-i Hali (İstanbul, 1950). 

(*) Dursun Gürlek üstadıma şükranlarımı ifadeyi hem vicdani, hem ahlaki ve hem de entelektüel bir borç biliyorum. O olmasaydı bu satırlar da olmazdı. Okurun, çalışmamdaki olumlulukları Gürlek’e, hataları ise bana nispet etmesini isterim. 

Kaynakça: 

Ayaklı Kütüphaneler, Dursun Gürlek, Kubbealtı Neşriyatı, 2003, İstanbul; İslam Ansiklopedisi (MEB); İslam Ansiklopedisi (Türkiye Diyanet Vakfı); İnönü / Türk Ansiklopedisi; Meydan Larousse; Türk ve Dünya Ünlüleri Ansiklopedisi; Ansiklopedi Britanica. 

 

* Daha önce Hedef Sağlık dergisinde ve www.ziyaversencan.blogspot.com 'da yayınlandı. 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 293
Toplam yorum
: 148
Toplam mesaj
: 11
Ort. okunma sayısı
: 1417
Kayıt tarihi
: 29.08.11
 
 

1958 Fatih / İstanbul doğumlu. Etiler Lisesi ve İTÜ Maden Fakültesi Petrol Mühendisliği Bölümü me..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster