Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

18 Kasım '15

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
81
 

Millet Mekteplerinden Köy Enstitülerine---Ötekilerin hikayesi (yedinci bölüm)

Millet Mekteplerinden Köy Enstitülerine---Ötekilerin hikayesi (yedinci bölüm)
 

o çocuklar


Aslında bu soruları soranların çoğu samimiydi. Çünkü önlerine birden hiç bilmedikleri bir ufuk açılıyordu. Esnafların hemen hepsi okuma yazma biliyordu. Çünkü veresiye defteri taa o zamanlardan gündemdeydi.
 
Onların içinde en tahsillileri Tahsin beyle Arif efendiydi. İkisi de şehirde okula gitmişlerdi. Diğerleri kasabada cami yanındaki medreselerde okuma yazma öğrenmişti.
 
Fehmi efendi hiç birinin arasında fark olmadığını; önemli olanın harfleri tutuşturmayı bilmek olduğunu; bu anlamda şehirde okulda okuyanla kasabada medresede okuyanların hepsi tahsilliler için belirlenen mekteplerde okuyarak Latin alfabesini ve Latin harfleri kullanmasını öğreneceğini söylüyordu.
 
Kaymakam önceden Fehmi beyle erkekler için sınıfın şehir kulübündeki iki salonun uygun olacağını düşünmüşlerdi. Bu düşünceyle kaymakam bu sabah odacıyla bir karatahtayı gönderip kulüpçü Mehmet efendiye teslim ettirmişti.
 
Akşam kulübe uğradığında “yarın onda sizi bekliyorum” dediği zahire tüccarı Şaban efendi kulübün yöneticilerindendi. Kulübü o yanına aldığı birkaç arkadaşıyla açmıştı.
 
Kaymakam Şaban efendiye millet mektebini anlatıp, uygulama için kulübü düşündüğünü söyleyecekti. Aslında talimatla da bunu yapabilirdi; ama bu kasabada göreve geleli beri prensip olarak her şeyi elinden geldiğince yurttaşa danışıp onları da işin içine katarak yapacağı şeyi yapmaya çalışıyordu.
 
Şimdi Fehmi efendi millet mekteplerini anlatırken kulüpte bulunanların ilgisinin arttığını fark edince Fehmi efendiye “Fehmi bey isterseniz bir uygulama gösterin. Ben bugün buraya kara tahta gönderdim” deyince Fehmi bey “ala olur Kaymakam bey. Çok münasip olur” dedi. Kaymakam kapıya yakın duran ve millet mektebi muhabbetine kendini kaptırmış olan kulüpçü Mehmet efendiye eliyle yanına gelmesi için işaret etti.
 
Önce anlamayan Mehmet efendi yanındaki esnafın uyarısıyla “buyurun kaymakam bey” diye kaymakamın yanına geliyordu.
 
Kaymakam “Mehmet efendi bugün size gönderdiğim siyah tahtayı getirirmisin?” dedi.
Kulüpçü “tabi efendim” deyip çıktı; az sonra elinde kara tahtayla geldi. Kaymakam kara tahtaya arkalık da yaptırmıştı. Kulüpçü karatahtayı çelenk için hazırlandı sanıyordu. İçeri elinde kara tahtayla girince kaymakam “onu duvara dayayın” dedi.
 
Kulüpçü kara tahtayı duvara dayadığı sırada kaymakam “bir de paket olacaktı” dedi. Bir kutu da tebeşir göndermişti. Kulüpçüye onu getirmesini söyledi; sonra Fehmi beye “buyurun Fehmi bey” dedi.
 
Fehmi bey tahtanın yanına gitti. O sıra kapıdan elinde tebeşir paketi olan kulüpçüyle birlikte Şaban efendi girdi geldi.
 
Şaban efendi Fehmi beyin niye tahtanın önünde dikildiğini, niye herkesin yönünün ondan tarafa olduğunu anlamamış; şaşkın bakıyordu. İlerden kaymakam bey “Şaban efendi buraya buyurun” deyince Şaban efendi şaşkın bir yüz ifadesiyle kaymakamın yanına gelip boş olan sandalyeye oturdu.
 
Kaymakam “siz devam edin Fehmi bey” dedikten sonra Şaban efendiye “biraz Fehmi beyi izleyelim size söyleyeceklerim var” dedi.
 
Başmuallim Fehmi bey Latin alfabesi öğretme konusunda deneyimliydi. Daha Latin alfabesinin tartışılmaya başladığı yıllarda ilk yetiştirilen eğitim kadrosundandı.
 
Latin alfabesinin kabulünün ertesi yılı kasabada daha önce Arapça eğitim veren okulun Latin alfabesine geçişinde öğretim kadrosunun başına başmuallim olarak atanmıştı. Okulda altı arkadaşıyla birlikte eğitim veriyordu. Okulun ilk yılı normal öğrenimin yanında medrese tahsilini tamamlamış gençlere köylerde yararlanmak için kursa tabi tutmuş; oldukça başarılı sonuç almıştı.
 
Şimdi o kursta kendi yetiştirdiği sekiz öğrencisi ile köylerde okuma yazma seferberliğini yapacağının haklı gururu içindeydi.
 
Onun bu başarıları ve çalışkanlığı kasaba haklı üzerinde haklı olarak sevgi saygı kazanmasını sağlamıştı.
 
Şimdi kara tahtada kulüpte toplananlara Latin alfabesini anlatmaya başlarken kulüpte bulunan esnaf Fehmi beye saygılarından sanki öğrenciymiş gibi heyecanlanmıştı. O heyecana katılmayan “anlatsın bakalım; ne anlatacaksa? Görelim” lakaytlığında olan tek Tahsin efendi vardı. Onunla her gün birlikte olan yorgancı Çetin efendi bile ilgiyle gözünü, kulağını Fehmi beye dikmişti.
 
Fethi bey kulüptekilerin bakışından onların heyecanını ve ilgisini anlamış olmanın keyfiyle yumuşak etkileyici sesiyle tahtaya Latin alfabesinin harflerini yazıp, sonra onların nasıl tutturulacağını anlatmaya başlamıştı.
 
Bu sırada kaymakam yanında gözünü tahtaya dikmiş Şaban efendiye usulca “kulübü halkın okuma yazma öğrenmesi için kullanmayı düşünmüştüm. Onun için sizin izninizi isteyecektim” dedi.
 
Onun bu sözlerine Şabah efendi “izin ne demek efendim? Hepimiz her şeyimizle sizin yanındayız. Bittabi; burası çok münasip olur” dedi.
 
Kaymakam onun bu samimi sözlerinden çok memnun olmuştu. Birlikte Fehmi beyi dinlemeye başladılar.
 
O sıra salona sinek uçsa vızıltısı duyulacaktı. Herkes; hatta giderek Tahsin efendi bile sessizlik içinde can kulağıyla Fehmi beyi dinliyorlardı.
 
Başmuallim yarım saate yakın kara tahtada tebeşirle yazarak, kulüpçünün yardımıyla yazılanı temizleyip tekrar yazarak kulüpteki esnafa yeni yazıyla okuma yazma kursu verdi.
 
Çok uzatırsa esnafın sıkılacağını düşündü ve “işte arkadaşlar; gördüğünüz gibi yeni alfabede harfleri tanımak bu kadar kolay. İlginizi gördüm. Sizin kısa sürede bu yeni alfabeyle okuma yazma olayını halledeceğinize inanıyorum. Beni ilgiyle dinlediğiniz için teşekkür ederim” dedi.
 
Kasabada böyle devlet büyüğü konuşunca alkışlama adeti başlamıştı. Fehmi bey konuşmasını bitirince onu yürekten alkışladılar.
 
Hem kaymakam hem de Fethi bey talimatname geleli beri ‘esnafa bu işe nasıl ısındırız?’ kaygısı içindeydi.
 
Ancak kaymakamın pratikliği ve iş bitiriciliği sayesinde; tabi herkesin saygı duyduğu Hacı Arif efendinin de az önceki desteğiyle kolayca esnafa ulaşmayı başarmışlardı.
 
Artık bir program dahilinde erkeklere ve kadınlara kursa açmaya sıra gelmişti.
 
Kaymakam içinden o kurslar için ‘bu ilgi kaybolmadan en kısa zamanda kursları başlatmalı’ diye içinden geçiriyordu. Yarın başmuallime bunu önerecekti.
 
Fehmi bey elindeki ve üzerindeki tebeşir tozunu silkmek için dışarı tuvalete gitti. Az sonra temizlenmiş olarak geldi.
 
O sırada esnaf masalarına dönmüş Fehmi beyin anlattıklarını konuşuyordu. Hafiften kafalar çakırlaştığı için sohbet gülüşmelerle devam ediyordu. Bu sırada kaymakam da Hacı Arif efendi ve Şaban efendiye ilk okuma yazma kursunu burada kulüpte açılması konusunu konuşuyordu.
 
Yanlarına gelen Fehmi beye “buyrun hocam. Tebrikler. Çok güzel anlattınız” dedi. Fehmi bey teşekkür ederken kaymakam devam etti. “Ben Şaban beye bu iş için burayı uygun gördüğümüzü söyledim. Sağ olsun kabul ettiler” dedi. Onun bu sözlerine Şaban efendi “estağfurullah efendim? Ne demek emriniz olur” kaymakam “emir yok Şaban efendi; emir yok. Yeni bir devlet kuruyoruz. Eskinin yerini yeniyi koymak istiyoruz. Hepimiz bu çabaları anlayıp severek katılırsak çok daha başarılı oluruz. Yoksa öyle kuru emirlerle bir yere varılmaz” derken Hacı Arif efendi içinden ‘eferin kaymakama. Adam evladı’ diye geçiriyordu.
 
Kaymakam “doğru değil mi Hacı efendi?” deyince kendini topladı “çok haklısınız kaymakam bey. Bu işler gönüllü olur. İstiklal savaşına bile bizim burda kimseyi mecbur tutmadıla. Herkes gönüllü gitti. Bizim millet bi şeye inandı mı? Evelallah dağları bile devirir” dedi.
 
Böylece tatlı başlayan gecenin geç saatine kadar herkes kulüpte bu mektep meselesini konuştu. Birbirinin aklını erdirdi ve çoluk çocuk bu kurslara katılmaya karar verdi.
 
Gece epey ilerleyince kaymakam orada olanlardan izin istedi; Fehmi bey ve Hacı Arif efendi ve Şaban efendiyle birlikte çıktılar. Zaten o sıra oyun oynanan kısımda oyun masaları kurulmuştu.
 
Bu kasabanın halkı çok iyi hoştu; bir de şu kumar tutkusu olmasa.
 
Kaymakam kasabaya gelince bu kumar tutkusunu fark etmiş; önce önlem almaya çalışmıştı; ama önlem alsa da başaramayacağını anlayınca bu kulübün açılmasına izin vermişti. Ne olacaksa göz önünde olsun istemişti. Öteki gibi kimi evlerde kumar oynatılmasının önüne geçemeyeceğini görmüştü.
 
Evi zaten yakındı. Yarın Şaban efendi ve Hacı Arif efendinin kaymakamlığa gelmelerini rica etti. “Yarın enine boyuna bu işi konuşalım. Hacı efendi siz kasabayı çok iyi tanıyorsunuz. Kasaba halkının sevip saydığı bir insansınız. Şaban efendi de öyle. Sizin bu işte çok yararınız olacak” deyince Hacı efendi ve Şaban efendi “estağfurullah efendim” deseler de koltukları kabarmıştı.
 
Onlarla böyle randevulaştıktan sonra onlardan Fehmi beyle ayrıldı. Birlikte eve doğru yürüdüler. Çünkü ikisi komşuydu.
 
Kaymakam evin önüne gelince durdu “bu akşam çok iyi oldu değil mi Fehmi bey?” deyince Fehmi bey “sayenizde efendim. Bugün oraya kar tahta göndermeniz çok münasip olmuş” dedi.
 
Kaymakam “yarın sizi de bekliyorum. Birlikte bu eşrafla konuşalım” dedi. Fehmi bey “tabi münasiptir” efendim deyip eve doğru yürümüştü; kaymakam “bugün komutan yoktu. Haberiniz var mı? Bir yere mi gitti?” dedi. Fehmi bey “kayınpederiyle kayınvalidesi gelmiş efendim. Sanırım ondan akşam çıkamadı” deyince kaymakam güldü komutanın kayınvalidesi için “ee! Komutanı gelmiş. O izin vermezse çıkmak zor tabi” deyince Fehmi efendi de gülümsedi; birbirine tekrar “iyi geceler” deyip evlerine girdiler.
 
Kaymakam beyin eşi daha yatmamıştı. Onu kapıda karşıladı. Kaymakam bey gayet neşeli “siz daha yatmadınız mı?” diye sorunca kocasının keyifli haline sevinen hanımı “nasıl yatarım? Heyecanla sizi bekliyordum” dedi.
 
Kaymakam “iyi oldu. İyi ki akşam kulübe gitmişim. Bu mektep işini halka kabul ettirmede epey mesafe aldık. Yarın daha iyi olacak inşallah” dedi ve kulüpte olanları anlatmaya başladı.
 
Aynı saatlerde Çamdibi köyünde uykusu kaçan bekçi Rıza hava almak için dışarı çıkmıştı. Muhtarlığa dibeğin olduğu yere doğru yürüdü. O sırada aşağıdan tarla sulamaktan gelen köylüleri gördü.
 
Gelenler Devecinin Halil’le Kaykının Hasan’dı. Kürekleri omuzlarına koymuşlardı. Rıza efendiyi görünce ona yöneldiler.
 
Rıza efendi “hayırdır gomşula. Böyle kafa kafaya verdiniz nerden geliyosunuz?” dedi.
 
Aslında ikisinin de yonca sulamadan geldiğini biliyordu. Kavak köyünün altından geçen dere Çamdibililerin tarlalarının hemen üstünden geçip gidiyordu.
 
O derenin ‘köylüler ona çay diyordu’ suyu Kavak; Çamdibi, aşağıda Söğüt ve Pancar köylerinin tarlalarını suladıktan sonra ovaya akıyordu. Suyun en son vardığı yer çayırlıkta ‘öz’ denen bataklık bir yerdi. Oralar genelde bütün çevre köylerin at eşek, varsa inek öküz ve koyun güttüğü yerlerdi.
 
Yani yedi sekiz köyün ortak çayırıydı. Ancak her evde at, eşek olduğu için yonca da ekiliyordu. İyi su verdin mi? Yoncalıktan yonca hiç bitmez, kesilenin yerini yenisi yetişirdi.
 
İşte Devecinin Halil ve Kaykının Hasan yonca tarlasını sulamadan dönüyordu. Rıza efendinin nerden geldiklerini bilerek sorusu üzerine ikisi de “heç davşan avlımaya giddik” dedi. Kaykının Hasan “gahbam Irza emmi. Bizlen dalga mı geçiyon. Bu vakıt insan ovaya neye gider bilmeyon mu?” deyine Rıza efendi “biliyom Hasan da. Hana laf edem deyi öyle sordum. Yoğusam sizin yonca sulumudan geldinizi bilmemin heç?” deyince ikisi de gülüştü.
 
Rıza efendiden büyük olan Devecinin Halil “kayırdır yeğen. Sen nediyon burda?” diye sorunca Rıza efendi “uykum gaçtı be dayı” dedi. Halil gülümseyerek “çalgıcı Hallenin gızı gibi ha?” dedi.
 
Onun bu sözlerine Kaykının Hasan gülerken Rıza efendi “hah tam işde öyle. Mübarek uykuyu yakalayıp geliyon; gine gaçıyo Çalgıcı Hallenin Dudu gibi” derken gülüyordu.
 
Dudu babası çalgıcı olunca düğünlerde onun yanında gider erkeklerin olduğu yerde oynarmış. Öyle dansöz gibi çıplak oynadığını sanmayın.
 
O yılların bu kadınlar köy kadınlarından zor ayrılırdı. Yani aynı kılık kıyafetle oynarlardı. Çalgıcı Hallen kızı eski oynaklardandı. Köylerde onu Hallenin Dudu veya “gahba Dudu” diye bilirlerdi. Kaç sefer kocaya vardıysa hepsinden bir başka erkekle kaçarak ayrılmıştı. Şimdi gocalsa da namı yerinde duruyordu. O yörede Dudu’nun kocadan kocaya kaçması “Çalgıcı Hallenin gızı gibi gaçmak” diye deyim haline gelmişti.
 
Devecinin Halil eski kulağı kesiklerden olduğu için Dudu’nun oynatıldığı alemlerde çok bulunmuştu. Şimdi de Rıza efendi “uykum kaçtı” deyince “Çalgıcı Halenin gız gibi ha?” demişti.
 
Böyle başlayan sohbet dereden tepeden devam etti. Sabah ezanına yakın Devecinin Halil “yatmeverem gari. Az sonra Emin hoca ezan okur. Sabah namazını gılar öyle yatarız” deyince üçü de dibeğe yaslandı. Ovanın ürünü olan tütünden çıkarıp birer sigara sardılar. Halil efendi alışkın ellerle çakmak taşıyla kavı yakıp sonra sigarasını yaktı, kavı önce Rıza efendi sonra Kaykının Hasan aldı. Onlar da sigaralarını yakıp sohbete başladı.
 
Deveci Halil “bu dibek ne yarenlikleri dinledi kim bilir? Dili olsu da devese” dedikten sonra gençliğinde yayla günlerini, Rıza efendinin babasıyla geçirdikleri günleri anlatmaya başladı.
 
Sohbet koyulaşmıştı ki; Emin efendi “Allahü Ekber!” diye ezana başladı. Ezan başlayınca sohbeti kestiler, aşağı dereden abdest almak için oraya doğru yürüdüler.
 
O sırada ezanı bitiren Emin usta minareden aşağı inince aşağıda muhtarla karşılaştı. Muhtarın da uykusu kaçmıştı. Sabah ezanını duyunca namazı camide kılmak için gelmişti.
 
Aşağıdan Devecinin Halil, Kaykının Hasan ve yanlarında bekçi Rıza’yı görünce “hayırdır? Bu kafadarlar ne zaman buluşmuş?” diye merakla onları bekledi. Yanına gelince “hayırdır Irza dayı? Bunlarla ne ara buluşdun?” dedi. Rıza “uykum gaçınca diben yanına geldiydim. Halil dayı Hasan’la yonca sulumadan geldi. Laflaken ezan vaktı gelince;  ha namazı gılamda ondan keri yatam dediydik” deyince muhtar “ula arkıdeş. Bu uykulara noldu böyle yahu. Benim de uykum gaçınca namazı camide gılen deyi geldim” dedi. 
 
Devecinin Halil “sizin hepinizin uykusu Çalgıcı Hallenin dudu gibi olmuş. Gaçıp duru” deyince hep birlikte gülüştü. Muhtar “ilahi Halil dayı… Nerden buluyon bu lafları?” dedi.
 
Bu şekilde camiye girdiler. Orada gülmeler kesildi. Emin hocanın arkasında diğer gelen köylülerle saf tutup sabah namazını kıldılar.
 
Caminin dışına çıkınca Halil ve Hasan “biz accık kestirem” deyip giderken muhtar bekçi Rıza’ya “dayı sen de git kestir biraz. Ben lazım olursan çağırın seni” deyince Rıza da evine gitti. O sıra kalkmış olan Zehra’ya uykusu kaçtığı için dışarı çıktığını, sabah namazını kılıp geldiğini söyleyip “ben azcık kesdircen. Çocuklara gürültü yapdırma” dedi ve kendi odalarına girdi.
 
Ali’yle kız uyuyordu. Onların yanında usulca hiç soyunmadan olduğu gibi yatağına uzandı. Az sonra horlamaya başlamıştı.
 
Muhtar da muhtarlığın önünde Emin hocayla sohbete dalmıştı.
 
O saatlerde kasabada da okula giden çocuklar evde okula hazırlanma telaşındayken fırıncı çoktan fırını yakmış, ilk posta ekmeğini çıkarmıştı. Kasabada üç kahve vardı. Meydandaki kahve de çoktan çayı demlemiş, camiden gelenlere ve fırındaki çalışanlara ilk çay servisini yapmıştı.
 
Kaymakamın hanımı da kocası “yarın erken gideceğim” dediği için erkenden kalkmış kocası için çayı demlemiş, yumurtaları kaynatmıştı. Bir oğlu, bir kızı vardı. İkisi de şehirde halalarının yanında okula gidiyorlardı. Onun için kaymakam ve eşi evde bir başlarınaydı.
 
Kadın kahvaltıyı hazırlayınca kocasını kaldırdı. Zaten kaymakam uyanıktı. Aklında erken kalkıp jandarma komutanıyla buluşmak ve onu, savcıyı, doktoru ve baş muallimi alıp köyleri dolaşmak vardı.
 
Dünden beri içi içine sığmıyordu. Akşam kulüpte işler yolunda gidince, Şaban beyle de gece görüştüğü için bir an önce köyleri dolaşmak, sıcağı sıcağına millet mektepleri için ne yapılacağını yerinde görmek istiyordu.
 
Eşi uyarmak için gelince “zaten uyanıktım” dedi ve hızlıca kalkıp lavaboya gitti. Tuvalette işini gördükten sonra hızlıca tıraşını oldu, elini yüzünü yıkadı; bu sırada eşinin hazırladığı kahvaltı masasına geldi ve kahvaltıya başladı.
 
Eşi “hayırdır kocacığım. Uykun mu kaçtı?” deyince “yok; köyleri dolaşmak istiyordum da onun için erken uyandım” dedi.
 
Eşi “yalnız mı dolaşacaksın?” diye sorunca “hayır! Komutan, Savcı, Doktor ve Baş Muallimle birlikte dolaşacağım” dedi.
 
Eşi “bu mektep işine çok önem veriyorsun” deyince “karıcığım her şey buna bağlı. Yani halkı okuma yazma öğretmeye bağlı. Alınacak daha çok yol var. Yeni bir devlet kuruyoruz. İşi sıkı tutmazsak başaramayız” dedi.
 
Eşi kocasının bu heyecanını kendi içinde duyuyor, kocasının başarısı için elinden ne gelirse yapmak istiyordu.
 
“Ben de bugün belediye başkanının hanımına gidecektim. Oraya başka hanımlar da gelir. Onlara bu mektep konusunu anlatayım mı?” deyince kaymakam eşinin kendine yardım etmek için gayretine duyduğu minnetle eşine baktı “çok iyi olur karıcığım. Sana anlattığım kadarıyla anlat. Kendinin de bu mektebe devam edeceğini, aslında İstanbul kız lisesi mezunu olduğunu; ama yeni harfleri bilmediğini söyle. Böylece hem senin tahsilli olduğunu; hem de tahsilli olduğun halde bu mektebe katılacağını öğrenirlerse onlara da gayret gelir” dedi.
 
Kahvaltısını bitirmişti. “Eşine ben çıkıyorum” dedi,
 
Köylere atla gideceği için suvari pantolonunu giymişti. Üzerine spor gömleğini giydi. Üzerine deri ceketini giydi. Çizmesini giydi; eline meşin kırbacını aldı. Eşine hoşça kal deyip çıktı.
 
Dışarı çıktığında kendini süvari gibi hissetmişti.
 
Mart ayının başı; havalar erkenden ısınmıştı.
 
Jandarma karakolu yakındı. Oraya doğru yürüdü. Kapıda nöbetçi vardı. Kaymakamın karakola geldiğini görünce esas duruşa geçti. Kaymakam yanına gelince sert bir tonda tekmil verdi.
 
Kaymakam bu tür durumlara alışkın değildi. Asker tekmilini bitirmeden eliyle ‘tamam’ der gibi elini sallarken kapıdaki nöbetçinin sesini duyan nöbetçi çavuş koşarak karakoldan çıktı. Kaymakamın geldiğini görünce koşarak onun yanına geldi. Kaymakam nöbetçi çavuşu görünce “komutan daha gelmedi mi?” dedi. Aslında saatin erken olduğunu biliyordu tabi. Sırf nöbetçi çavuşunun da bağırarak tekmil vermesini önlemek için öyle söylemişti.
 
Nöbetçi çavuş yüzbaşının daha gelmediğini söyleyecekti; karakolun hemen yanındaki lojmanda oturan yüzbaşı nöbetçi askerin tekmilini duyup balkona çıkmıştı. Kaymakamı görünce elini salladı “şimdi geliyorum efendim” deyip hazırlanmak için içeri girdi.
 
Kaymakam da nöbetçi çavuşa “ben kamelyada bekleyeyim” deyip karakolun önündeki kamelyaya geçti.
 
Burayı yüzbaşı yaptırmıştı. Etrafı çiçek tarhlarıyla ve çimenle çevrilmişti. Özellikle ilkbaharda bütün çiçekler açınca orası akşam serinliğinde hoş bir yer oluyordu.
 
Bir çok akşam kaymakam, doktor, savcı, hakim, baş muallim eşleriyle gelip komutan ve eşiyle birlikte oturuyorlardı.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 182
Toplam yorum
: 8
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 203
Kayıt tarihi
: 12.02.13
 
 

Sanat Enstitüsü yapı bölümünden 1967 yılında Denizli'den mezun oldum. Buca Mimar Mühendislik Özel..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster