Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Eylül '15

 
Kategori
Deneme
Okunma Sayısı
212
 

Millet Mekteplerinden Köy Enstitülerine---Ötekilerin hikayesiİ (üçüncü bölüm)

Millet Mekteplerinden Köy Enstitülerine---Ötekilerin hikayesiİ (üçüncü bölüm)
 

o çocuklar


Neyse; Kör Emin’le Savruk Kazım bu şekilde Rıza’nın yanında sohbete başlayınca Rıza’nın keyfi kaçtı. Çünkü ‘dağ başında keçilerle bir başına kaldın mı?’ yapacağı şey hem keçileri gözlemek hem de kendi kendine konuşmak, kaval çalmak ve türkü çağırmaktı. En güzel de Yemen türküsünü söylerdi. O Yemen türküsüne başladı mı; yalnız etrafındaki insanlar değil kurtlar kuşlar bile susup onu dinlerdi. Sesi öylesine yanıktı yani. O sıralar daha çocuktu ve dağda keçileriyle baş başa kalınca en çok da hayal kurmayı severdi.
 
Özellikle ‘keçileri getirip; kimin keçilerini güdüyorsa onun ağıla kapattı mı?’ gecenin uzununda evde karanlıkta yanan ocağa gözünü diker; ateş varsa oynayan ateşte; ateş yoksa ıldır ıldır parlayıp sönen közde bin türlü şekil üreterek vakit geçirirdi. Çünkü kardeşi olmadığından hep bir başına yaşamıştı.
 
Gerçi o sıralar ninesi vardı; ama akşam yemeğini yedikten sonra ninesi başlardı uyuklamaya. Nine yaşlı olduğu için gelen giden de olmazdı. Ayrıca yetişkinlerin gittiği ‘tırkaz’ denen yere yaşı küçük olanları alınmadığından oraya da gidemezdi. O sıra ‘ah bir kardeşim olaymış’ diye yakınırdı.
 
Çünkü koca köyde tek çocuklu aile birkaç aileyi geçmezdi. Garip anası onu doğururken ölünce Rıza’yı bir başına koyup gitmişti. Babası hastalıklı olunca başka bir kadın da alamamış; zaten oda çok yaşamamıştı.
 
Ninesi “buban birez dırtlıydı… Ananı bile öksüz oldundan vermişlerdi. Buban anan ölünce evlenmek istedi; emme varan olmadı. Halbuki dul garı dolup duru. Emme buban fakiridi. Ondan varan olmadı. Bu fakirliğin gözü kör olsun gadın torunum. Sen maşallah eyisin. Dayına çekmişsin ondan. Dayın çok gabadayıydı” diye onun niye tek çocuk kaldığını anlatıp teselli etmeye çalışmıştı. Çünkü o da torunun bir başına garip kalmasına içerliyordu.  ‘Kör olası övey oğlanın oğlanları varıdı; emme nalet adam Irza’nın bubasıyla küs oluncek oğlanlanıla Irza’ya düşman edmişdi. Sankim bubalandan çiftlik galdı da onu paylaşamamış gibi. Her hal; anası ölüncek bubası onu aldı deyi gızıyodu” Rıza’nın ninesi Rıza’nın amca çocuklarının Rıza’ya küslüğünü böyle yoruyordu.
 
Nine hastalanınca ‘Rıza bir başına kalmasın’ diye o sıra sağ olan amcasına gitmiş “oğlum benle küssün biliyon; emme Irza hem öksüz hemi de yetim. Ben de eyi değilin. Ölür galırsam Irza’ya sahip çık deye sene yalvarıyon” dese de ‘cavır adam kafayı ganırmış’ “bene ne Irza’dan. Anası bene güvenip de mi? doğurdu” diye terslemiş onu. ‘Cavır adam kendi de çoğu varmıdan dağda buyup gebermiş; emme oğlanlana sankim yemin vermiş ki. Oğlanla bubaları öldükten sonra bile Irza’ya dönüp bakmamış’.
 
Nine hastalandığında aklından bunları geçiyor; Rıza bir başına kalacak diye ‘tasalanıyordu’. Korktuğu gibi o öldüğünde Rıza on üç yaşındaydı ve bir başına kalmıştı.
 
Ondan sonra da onun bunun keçilerini gütmüş, onun bunun verdiklerini yemiş ve giymişti. O nedenle Rıza hep yalnızlığı seviyor; o sıra aklında kurduğu hayallerle avunuyordu.
 
Şimdi de öyle yapmaya çalışmış; ama önce kayın pederi sonra Savruk Kazım keyfini bozmuştu. Rıza “yav dayılar; nezman bi araya gelseniz başleyosunuz ‘ne günler?’ demeye. Yav Hamza dede bile sizin gadar yakınmeyo” dedi.
 
Sonra kayınpederine “buba ben eve gidicen. Sabah çalılara arddığımız yatağı yorganı ters çeviren; yoğusam Zehra gızar” deyince onu duyan Savruk Kazım da “hakkadden yav. Benim de aklımdan çıkdıydı. Varen ben de giden de örtüleri ters yüz eden de garı bene gızmasın” dedi.
 
Onları o sıra yanlarına gelen Kılkuyruk Hüsnü “sizi gidi gılıbıkla; goşun bakam. Yoğusa garılardan dayağı yersiniz” diye dalgasını geçiyordu. Oysa o buraya gelmeden çalıların üzerine havalansın diye serdikleri yatakları, yorganları çoktan ters yüz edip gelmişti.
 
Çünkü çamaşır günü bütün erkeklerin görevi buydu. Sabah kalkınca ilk işleri karı koca ve yetişkin çocuk varsa onlarla hep birlik yere yatmak için serdikleri yatağı yorganı evlerin önündeki çitlerin veya çalıların üzerine serer; günde iki üç sefer ters yüz edilir. Böylece bitler sıcaktan, soğuktan; daha doğrusu ‘sanırım temiz havanın etkisiyle’ serilen yatak yorganı, yere serilen çul, hasırı vb.eşyaları terk ederler.
 
İşte bu nedenle Rıza da kayın pederiyle birlikte eve açık havaya çıkarılan eşyaları ters yüz etmek için eve gitti. Bu sırada oralarda vakit geçen erkekler de hareketlendi; aynı görevi yapmak için evlerine gidiyordu.
 
Rıza evinin önüne vardığında bahçedeki tavuklar ‘başlarında horozları’ telaş içinde çalıya serilen yatak yorgandan düşen bitleri kapışıyordu. Bazı tavuklar da bitlerden nasiplenmek için çalıya serilmiş yatak yorgan üzerine çıkmış oralarda geziniyordu.  Tabi temiz yer gören her tavuğun orayı pisleme alışkanlığı burada da devam ediyordu.
 
Yatak, yorgan ve çarşaflar üzerinde yer yer tavuk pisliği gören Rıza önce tavukları ‘kişleyip’ oradan kovmayı düşündü; ama sonra “yav bitleri arındırsınla da boklanı guruyunca çitileveriz” diye düşünüp vazgeçti.
 
Yanında etrafı seçmeye çalışan kayın pederini evin önünde güneşe bakan bir taşın üstüne oturttu. “Buba sen burda otura goy. Ben sene bir dürüm yapıp gelen… Sen onu yerken ben çalının üstündekleri ters yüz eden” dedi. Kör Emin “olur damat. Tavıkla didikleyomu bitleri?” diye sorunca Rıza gülümseyerek “duymuyon mu sesleni? Keratala telaş içinde yataklan üstüne bile çıkmış, öyle bitleri gagalıyo” dedi. Kör Emin “yav kiş de onlara. Yataklan üstüne hep sıçala” şeklinde tepkisine Rıza “sıçsınla varsınla. Bitleden arındırsınla da. Sonra bokları kuruyunca çitileveriz” diye cevap verdi ve içeri kayınpederine dürüm yapmaya girdi.
 
Sabah Zehra’nın yufka suladığını biliyordu. İçinde yufka olan bezi açtı; içinden sulandığı için yumuşayan yufkalardan birini aldı; bir de kendi için alacaktı “önce işimi gören sonra yerin ben” deyip elindeki yufkanın içine tel dolaptaki tabağın içinden aldığı keçi peynirini eliyle ovalayıp yaydı. Yanda kutunun içinden bir soğan aldı. Ocak başında duran bıçakla soğanı soyup dilimledi. Onları da peynirin üstüne yayıp yufkayı güzelce dürdü. Götürdü kayın pederine verdi “al şunu; peynirin üstüne sovan da doğradım; bek güzle oldu. Valla benim de ağzım sulandı. Afiyetle ye. Boğazını alırsa şundan su içesin” diye kırmızı toprak ibriği de yanına koydu ve yatak yorganı ters yüz etmek için çalının yanına gitti.
 
Onun çalıya yöneldiğini gören bitleri didikleyen tavuklar ve yanlarındaki horoz sağa sola kaçışınca “durun gıgam. Ben şunları ters yüz eden. Sonra siz ziyafete gine devam edersiniz; emme gören sizi şu bitlen kökünü gırın da sayenizde gaşınmıdan bi güzel uyku çekem” derken önce kayın pederinin altına serilen ‘üzerinde yata yata incelmiş şipidi çıkmış’ yatağı ve aynı durumdaki yorganı ters yüz etti. Sonra kendi yattıkları yatak ve yorganı ters yüz etti. Bu sırada kendi yataklarının da aynı durumda olduğunu görünce “Hallaç önümüzde hafta gelir her hal. Ozman parayı gıyen de şunları atdıren. Valla tezekli tarlıda yatar gibiyiz” diye söyleniyordu.
 
(Rıza’nın dediği gibi seyyar hallaç her ay köylere yün atmaya çıktığında Çamdibi’ne de uğrar yatak, yorganın yününü attıracak olanların yünlerini ‘atardı’.
 
O yıllar buralarda pamuk pek bilinmezdi. Yün boldu. Kendi koyunlarından her sene baharda kırptıkları yünlerle yatak yorgan yapar; yün fazlası olunca kasabada satarlardı. Keçinin kılı da iyi para ederdi. Başka yerlerden halıcılar keçi kılına çok para verirdi. Zaten köyün kaynağı bu yün ve kıllardan, ayrıca kasaba pazarında sattıkları yağ, yoğurt ve peynirden olurdu.
 
Çamdibililerin keçi peyniri çok meşhurdu. Kendi kasabalarına veya çevredeki diğer iki kasabaya da peynir yaparlardı.)
 
Neyse; Rıza içinden hallaca yatak ve yorganlarını attırmayı düşündüğü sırada kaymakamlıkta da bir telaş vardı. Katip elinde kara tahtayı zorlukla mahkeme salonuna taşıtmıştı.
 
Bu sırada kasabaya gelen muhtarlar kaymakamın öğleden sonra ikide toplantı yapacağını öğrenince üzerine binip geldikleri atlarını kasabadaki Hacı Arif’in hanına bağlayıp hancıya teslim etmiş ve kasabaya dağılmışlardı. Her biri köylerinden aldıkları siparişleri almanın derdine düşmüştü.
 
Muhtarların hepsinin birlikte at ve eşeklerine binip kasabaya gelmesi de kasabada merak konusu olmuş; gördükleri muhtara ‘hayrola böyle baskın yapar gibi hepiniz kasabaya yığıldınız?’ diye muhtarların ne için toplandığını öğrenmeye çalışıyordu. Ama muhtarların da bu toplantıdan haberi oktu. Ancak bazı kurnaz muhtarlar ‘sanki çok mühim bilgi sahibiymiş de söylemek istemiyormuş’ gibi çalımlı davranış içinde “heç canım. Gazi paşanın yeni emirleri varmış da” deyip soranların daha meraklanmasına sebep oluyordu.
 
Muhtarlar kimi böyle çalımlı kimi de Çamdibi muhtarı gibi efendice kasabadaki işlerini gördüler. Kimi muhtar öğle namazı için kasabanın ortasındaki camiye gitti. Diğerleri onları etraftaki kahvelerde bekleşti. Sonra hep birlikte kasabanın tek lokantası olan Yayla lokantasında güzelce karınlarını doyurdular. Toplantı saatine kadar oyalandılar ve sonra yine buluşup kaymakamlığa toplantıya gittiler.
 
Onları kaymakamlığın alt katında kaymakamın katibi bekliyordu. Muhtarların hepsinin geldiğini görünce “beyler kaymakam toplantı için sizi mahkeme salonunda bekliyor” dedi.
 
Gerçekten kaymakamlığın toplantı yapmaya müsait olan yeri yoktu. Böyle kalabalık toplantılar için hakimle görüşüp onun mahkeme salonu olarak kullandığı geniş odayı kullanıyordu. Çünkü o odada gelenlerin oturması için üç sıra vardı. Yanına kaymakamlığın yanındaki kahveden temin edilen sandalyelerle kasabanın yirmi beş muhtarı için oturma olanağı sağlamışlardı. Kısaca mahkeme salonu toplantıya hazır hale getirilmişti.
 
Muhtarlar toplantının mahkeme salonunda olacağını duyunca çok heyecanlanmıştı. Çünkü her yurttaş gibi o sıra herkesin içinde olmayı en çok istemediği yer mahkeme salonuydu. Buna davacılar da dahildi.
 
Neyse muhtarların hepsi ürküntü içinde katibin peşinden mahkeme salonu olarak kullanılan odaya doluştu.
 
Mahkeme salonuna ilk defa giren veya her hangi bir dava için önceden girmiş olan muhtarların ilk gözüne çarpan şey kürsü olarak kullanılan yerde duvara yaslanmış kara bir tahta idi.
 
Kara tahtanın oraya niye konduğunu bilemeyen muhtarlar önce birbirlerine soran gözlerle baktı. Sonra en yaşlıları olan Ovaköy muhtarı Emin efendi “yav ben da önce bu mahkemeye şahitlik için geldim; emme ozman bu tahta yoğudu” deyince Kavak Muhtarı Osman efendi “bu sıra böyle şeylere alışcen Emin efendi. Daha ne masgaralıkla görcez kimbilir” dedi. Kavak muhtarı şapka kanunu çıktığında da giymemek için direnmiş; o sırada “bu Kemal paşa bizi maymuna benzedicek her hal. Gavurun nesi varısa bulup bulup geliyo” diye tepki göstermişti.
 
Kasaba kaymakamı tecrübeli bir beydi. Getirilen yeniliklere böyle tepkiler geleceğini biliyordu. Onun için Kavak muhtarının o sözleri kendine söylendiğinde hemen tepki vermemiş; sonra Osman efendiyi çağırtıp “Osman efendi bazı densizler Gazi Hazretleri hakkında ileri geri konuşuyormuş. Siz yaşını başını almış adamsınız; onların kulağını çekin de bir tatsızlık olmasın. Bakın çevre kasabalar içinde hiç sorun olmayan tek kasabayız. Kasabamızın bu sakinliğini bozdurmayalım” demişti.
 
Tabi Osman efendi ‘kaçın kurrası’ kaymakamın o sözleri kendinin söylediğini bildiğini anlamış hemen; ama hiç bozuntuya vermeden “tabi kaymakam bey. Ben o densizi bulur gulanı çekerin” demiş ve ilk iş olarak kendine yeni bir kasket almış; böylece o sözleri nedeniyle başı ağrımamıştı.
 
Ama özellikle hilafetin kaldırılmasına için için çok kızıyordu. “Kemal paşa Müslüman alemini başsız bıraktı” diye kendine yakın gördükleri yanında çok sızlanmıştı. Zaten en iyi anlaştığı Kaya köy muhtarıydı. O da kendi gibi hilafetin kaldırılmasına ve iki de bir kaymakamın toplantılarda ‘muasır milletler seviyesine çıkacağız’ diye söze başlamasına “bizi bunlar gavur yapacak” diye öfkeleniyordu.
 
Kasabadaki kimi esnaflar da bunlar gibi düşündüğü için kasabaya her gelişlerinde mutlaka onlarla buluşurlardı.
 
Bugün de sabah toplantının ikide olacağını öğrenince o esnaflardan Manifaturacı Tahsin efendinin dükkanına uğramışlar; o sıra yanlarına gelen yorgancı Çetin efendiyle birlikte epey sohbet etmişler; o sıra hepsi de kaymakamın bugün de yeni bir gavur adetini onlara önereceği üzerinde görüş birliğine varmışlar ve toplantı sonrası yine Manifaturacı Tahsin efendinin dükkanında buluşup toplantıda kaymakamın söyleyecekleri üzerine görüşmeyi kararlaştırmışlardı.
 
Manifaturacı Tahsin efendi koyu saltanat ve hilafet yanlısı biriydi. Tıknaz, göbekli, yanaklarından kan fışkıran, fıldır fıldır dönen renkli gözlü, etrafına sürekli ürkerek; ama hep merakla bakan biriydi.
 
Yorgancı Çetin efendi Tahsin efendinin aksine uzun boylu, renksiz suratı, ölü koyun gözüne benzer gözü ve donuk poker suratlı yüz ifadesiyle konuşurken sanki söylenenle hiç ilgisi yokmuş gibi boş boş bakan; karşısındakinde ürküntü uyandıran biriydi.
 
Bu ikisi kasabada cumhuriyete en düşman kişiler olarak bilinse de Manifaturacı Tahsin efendi fırıldaklığı, her kaba uyan karakteriyle kendilerine tepki yönelmesini önlemeyi biliyordu.
 
Şimdi de Kavak ve Kayaköy muhtarları gelince hemen önlerine iki top kumaş açmış; bu şekilde o sıra dükkana gelen biri olursa onların müşteri zannedilmesini sağlamayı düşünmüştü.
 
Çünkü İzmir suikastı sonrası hükümet her şeyi çok sıkı aldığından Tahsin efendi eskiden olduğu gibi çok rahat değildi.
 
Onun için muhtarlarla bir süre görüştükten sonra onlar toplantı için giderken kapıya kadar çıkmış ‘yan taraftaki esnafların duyacağı ses tonuyla’ “yine buyurun efendim” diyerek onları uğurlamıştı.
 
Bu tedbirlerle etrafın dikkatini çekmemeye çalışıyordu.
 
Gerçi vali kaymakamlarla yaptığı en son toplantıda onlara ‘inkilapların halka benimsetilmesi için elden geldiğince dikkatli olunması ve kimi tepkilerin; eğer tehlikeli değilse görmezden gelinmesini’ söylemişti. Kasabanın kaymakamı da bu nedenle halka karşı oldukça yumuşak başlı yaklaşımı benimsemişti.
 
Bugün muhtarları toplantıya çağırırken de aynı düşüncedeydi. Ancak cumhuriyetin topluma benimsetmeye çalıştığı yeniliklere karşı bazı çevreler her fırsatta kinlerini kusmaktan geri kalmıyorlardı. Kavak köyü muhtarı mahkeme salonundaki sözleri de aynı kin nedeniyle söyleyivermişti.
 
Kaya köy muhtarının ilerden kaşıyla “şimdi bu lafların yeri mi?” der gibi işaretini görünce cumhuriyete en bağlı muhtarlardan Çamdibi Muhtarı Ali efendiye ‘yılışarak’ “gerçi Gazi Hazretleri ne yapıyosa milletin eyiliği için yapıyo; emme bazı gızıl ağızla bunu anlamıyo da ben onlan şeyini şey eden dedim” dedi. Onun bu sözlerine Muhtar Ali efendi hiç yaşından beklenmeyen bir şekilde “üzme kendini Osman emmi. Belli; o gızıl ağızlar golay yola gelmeyecek; emme Kemal paşa nasıl Yunanı denize dökmeyi becerdiyse onlan da hakkından gelecek evvelallah. Çünkü millet ona çok güveniyo; her zaman onun arkasında durucek” diye cevap verdi.
 
Onun bu cevabı özellikle Yusufçuk köy muhtarının çok hoşuna gitmişti. Muhtar Ali efendiye “hay ağzının yağını yiyem be ya. Doğru dersin. Gazi Hazretleri yedi düveli devirmesini bildiği gibi o kendini bilmezlerin de dersini verecek tabi. Gürmedin mi İzmir’de canına güz dikenleri ne yaptı? Sallandırı sallandırıverdi be ya?” deyince Osman efendinin rengi sapsarı olmuş ortalığı bir sessizlik kaplamıştı.
 
Tam o sırada kaymakam yanında kendi gibi kır saçlı biriyle geldi. Yanındakine “siz şöyle buyurun muallim efendi” derken ona saygılı davranışı bütün muhtarların dikkatini çekmiş hepsinin içinden “kim acaba bu?” sorusu geçmişti.
 
Kaymakama teşekkür eden muallim efendi kara tahtanın önünde durdu.
 
Kaymakam muhtarlara hitaben “efendiler bu bey kasabamızın başmuallimi Fehmi bey. Şimdi sizlere diyecekleri var. Onu dikkatle dinleyin” dedikten sonra “buyurun efendim söz sizin” deyip biraz kenara çekildi.
 
Baş muallim Fehmi bey önce hafif öksürdü sonra tatlı bir ses tonuyla konuşmaya başladı.
 
“Sevgili muhtar efendiler; Gazi Hazretlerinin milletin okuyup yazmasını kolaylaştırmak için yeni harflerin kabulünü ilan edeli bir yılı geçiyor. Amacı herkesin kolayca okuma yazma öğrenmesiydi. Çünkü eski yazı harflerle okuyup yazmak çok zordu. Gazi Hazretleri şimdi de bu yeni harflerle herkesin kadın erkek okuma yazma öğrenmesi için millet mektepleri açılması talimatını verdi.
 
Köyler dahil her yerde açılacak olan millet mekteplerinde on dört yaşından yukarı, kırk beş yaşına kadar herkesin devam etmesi mecbur tutuldu. Epeydir başka yerlerde bu çalışma başlatıldı. Birçok yerde birçok insan okuma yazma öğrendi. Şimdi sıra bizim kasabaya gelmiş. Kaymakam beyle yaptığımız görüşme sonunda sizleri buraya çağırıp bu millet mektepleriyle ilgili bilgi vermeyi kararlaştırdık” dedi ve millet mektepleri için her köyde köy odasında veya müsait bir yerde bir yerin ayrılması gerektiğini söyledi. Bu yere gelenlerin oturması için sıra benzeri şeylerin çakılmasını söyledi.
 
Bu sırada kendini tutamayan Kavak muhtarı Osman efendi elini kaldırdı. Kaymakam onun yine bir densizlik yapacağını düşündü; ama müdahale etmedi.
 
Muallim Fehmi bey Osman efendiye “buyur muhtar” deyince Kavak muhtarı “siz bu millet mekteplerine on dört yaşından kırk beş yaşına gadar herkezin gatılacağını dediniz. Bu mekteplere garılada mı gatılcek yani” deyince muallimden önce kaymakam “Osman efendi bir kere ‘garılar’ değil ‘kadınlar’ diyeceksin. Sonra sizin köyde kadınlar tarlaya erkeklerle birlikte gitmiyor mu?” deyince muhtar Osman efendi biraz şaşaladı “efendim benim garı dedime bakmayın. Köylük yerinde biz öyle deyiveriz de ondan öyle dedim” deyince kaymakam “sen benim soruma cevap ver. Tarlada, bağ bahçede kadınlarla birlikte değil misiniz?” diye sordu. Muhtar “öyle efendim de onla bizim garıla; pardon bizim gadınla. Elin erkeğinin bizim gadınlan yanda ne işi olcek ki?” deyince kaymakam diğer muhtarlara döndü “Osman efendi doğru mu söylüyor. Yani kadınlar sadece kendi kocalarının veya kendi ailesinin erkeklerinin yanında mı çalışır?” diye sorunca muhtarlardan çoğu “olur mu efendim hep barabar çalışırık” derken Yusufcuk Köyü muhtarı elini kaldırdı. Muallim ona söz verince “Osman efendi biraz eski kafadır gaymakam bey. Ondan öyle dedi. Oysa bizim tütün işine onlan köyden gadın erkek hep beraber gelir beraber çalışır. Üyle değil mi Osman aga?” deyince diğer muhtarlar gülüştü. Osman efendi kızarıp bozardı “öyle de. O ayrı, mektep işi ayrı” deyince ayakta olan Yusufçuk muhtarı “şimdi olmadı Osman aga. Tarlada hep birlik olur da mektep neye olmaz be ya. Yoğusam sen kendine güvenmeymisin?” dedi. Onun bu sözleri Muhtar Osman efendiyi temelli şaşırtmıştı “kendime güvenirin tabi” deyince Yusufçuk muhtarı “işde ben onu derin bey ya. Osman aga iyi adamdır da az esgi gafadır. Yoksa gürecen gaymakam bey en güzel mektebi Osman aga açacak küyüne” dedi.
 
Bunları ilgiyle izleyen muallim kaymakamın yönetimdeki ustalığıyla muhtarların kendi aralarında sorunu tatlıya bağlamalarını çok beğenmişti.
 
O beğeniyle keyfi geldi ve önce muhtar Osman efendiye “siz sorunuzun karşılığını tam almadınız. Köy yerinde geniş sınıf olmayacağı için kadınlar ve erkekler ayrı saatlerde okuyacak. Ama daha sonra açılacak okullarda kız ve erkek öğrenciler birlikte okuyacak. Çünkü kurtuluş savaşını kadın erkek omuz omuza veren millet pek ala yan yana aynı okulda okuyabilir” dedi.
 
Osman efendiye yönelik bu açıklamayı yaptıktan sonra uzun uzun okumanın yazmanın faydalarını anlattı; anaların kimsenin yardımı olmadan askerdeki çocuklarına mektup yazacağını askere gidenlerin kendi mektubunu kendi okuyacağını söyledi.  Ana babalarının okuma yazma öğrendiğini gören çocuklarda okuma hevesi artacağını; okuyan çocukların köyün tozundan toprağından kurtulup efendi insanların mesleğini yapacağını söyledi. Ayrıca milletin kalkınması için halkın okuma yazma öğrenmesinin çok önemli olduğunu, köylere açılacak biçki dikiş kursları gibi meslek edinme kurslarında okuma yazma bilen kadınların daha başarılı olacağını, okuma yazma bilen köylülerin ziraat üzerine dağıtılan dergilerden modern ziraat öğreneceğini anlattı.
 
Sonra kara tahtaya döndü “köylerinize açılan millet mekteplerine ders vermek için gelen muallimler beraberinde böyle kara tahtalar getirecek. Yeni harfleri tebeşirle bu tahtalara yazarak size öğretecek” dedi.
 
Ayrıca muallimlerin yanlarında yeteri kadar kalem, defter ve silgi getireceğini, kalemlerin uçlarının nasıl açılacağını öğreteceğini, muallimin anlattığı şeyleri mektebe katılanların defterlere yazıp evde onları tekrar okumaları gerektiğini söyledi.
 
Yeni harfleri öğrenmenin çok kolay olduğunu söyledikten sonra eline aldığı tebeşirle ‘Ali, Veli, Gel’ gibi harfleri önce eski yazı denen yazıyla tahtaya yazdı. Sonra yeni harflerle yazdı. Sonra “hangisi daha kolay?” diye sordu. Bu soruya cevap olarak Kavak ve Kaya köy muhtarları dışında kalanlar yeni harflerin kolay olduğunu söyledi.
 
Kaymakam Kavak ve Kaya köy muhtarlarının sessiz kalışını fark edince Kaya köy muhtarına “muhtar sence hangisi daha kolay?” dedi. Muhtar eski yazı bildiği için “efendim ben eski yazı okumasını biliyom” deyince kaymakam biraz daha sert “sana onu sormadım. Hangisini öğrenmesi daha kolay?” deyince muhtar ‘zoraki’ “yeni yazı efendim” dedi.
 
Kaymakam muhtarlara döndü “az önce Yusufcuk muhtarının dediği gibi bazı arkadaşlar eski kafada. Onun için eski olan ne varsa ona sarılıyorlar. Yeni olan şeyi kabul etmek istemiyorlar. Efendiler Gazi Hazretleri halkın okur-yazar olmasını Avrupa devletlerini yakalayıp geçmesini istiyor. Doğru olan da bu… Eskiye rağbet olsa bitpazarına nur yağardı… Halkımız Osmanlı devrinde her şeyden geri bırakıldığı gibi okur-yazarlıkta da geri bırakıldı. Bugün eski yazıyı bilen üç beş kişi. Geri kalan halk kara cahil. Cumhuriyet halkı bu cehaletten kurtarmaya kararlı. Millet mekteplerini de bu amaçla açtı. Halkın önderi olan sizler bu yeniliğe dört elle sarılacaksınız. Sallananı, ikircikli davrananı yeniye, güzele aç bu millet çiğner geçer. Herkes bunu böyle bilsin. Köylere gidince köylüye bunları ‘yanına yalan katmadan’ doğru bir şekilde anlatın. Köylerinizde mektep için uygun yerleri hazırlamaya başlayın. En kısa zamanda bu okullarda okuma yazma kurslarına başlanacak. Hangi köyden başlanacağına henüz karar vermedim. Hepiniz yarın sizin köyünüzde mektep açılacakmış gibi hazır olun. Size bunu söylemek için çağırdım” dedikten sonra “efendiler toplantı bitmiştir” dedi.
 
Gitmek için davranan muhtarlardan Çamdibi, Yusufçuk, Ovaköy, Dereköy muhtarlarına “siz kalın. Sizlere söyleyeceklerim var” deyince o muhtarlar diğerlerinden ayrılıp kenara çekildi. Öteki muhtarlar köylerine gitmek için üzerine binip geldikleri hayvanları bağladıkları hana yöneldi. Kavak ve Kayaköy muhtarları “bizim az işimiz var” deyip kasaba meydanına doğru gittiler.
 
Kaymakam “siz kalın” dediği muhtarlara katiple birlikte yukarı çıkmalarını ve kendini beklemelerini söyledi ve baş muallim Fehmi beyle çıkıp gitti.
 
Kaymakamın “siz kalın” dediği muhtarlar merak içinde katiple birlikte yukarı çıktılar. Katip yukarı çıkarken “çay içersiniz değil mi?” deyince muhtarlar “içeriz” diye cevap verdi. Muhtarlar yukarı çıkarken katip aşağıdaki çay ocağında beş çay söyleyip muhtarların ardından yukarı çıktı.
 
O sıra muhtarlar katibin odadaki sandalyelere oturmuştu.
 
Yusufçuk muhtarı “a be kaymakam bizi niye geri bıraktırdı?” deyince içlerinde en yaşlısı olan Ovaköy muhtarı “var bir diyeceği her hal” deyince muhtarlar kafasını sallarken Yusufçuk muhtarı “doğru diyorsun be ya. Turşumuzu kuracak değil her hal kaymakam” deyince hepsi gülüştü. Çünkü Yusufçuk muhtarı göçmendi. Çok latife eden şen şakrak biriydi. Şivesi de farklı olunca en ciddi lafı da etse komikleşirdi.
 
Yirmi beş köy içinde yalnızca Yusufçuk göçmen köyüydü. Ve yüz kırk haneden oluşuyordu. Kavak köyünden sonra ikinci büyük köydü.
 
Yusufçuklular Doksan üç harbinden sonra gelen ilk göçmenlerdendi. Bu kasabanın bağlı olduğu sancağa gönderilen göçmenler kasabadaki ovanın Kızıltepe denen bölgesine yerleştirilmiş; padişah arazisi olan ovadan her haneye yirmi beşer dönüm de tarla verilmişti.
 
Gelen göçmenler ilk iş olarak Kızıltepe’nin ovaya bakan yüzündeki kıraç sırta evlerini yapmıştı. Kasabadaki kadı köyün kurulması sırasında içlerinden birini muhtar seçmelerini istemişti. Onlar da geldikleri yerde muhtarları olan Emin efendiyi seçince kadı köyün kurulması sırasında onun görev yapmasını istemişti.
 
Göçmenler Emin efendinin idaresinde Kızıltepe’nin sırtını ‘ovaya doğru’ kendi aralarında paylaşmış ve ev yerlerini belirlemişti.
 
Evlerini geldikleri yerdeki köylerine uyguna olarak aralarında düzgün sokaklar olan arsalarına birbiriyle dayanışarak yapmıştı. Ve her hane evini yaptıktan sonra evinin etrafını duvarla çevirmiş; avlu denilen bu yerlere giriş için iki kanatlı geniş kapı takmışlardı.
 
Yani ‘bu iki kanatlı kapıyı kapadın mı?’ sokaktan geçenin bahçeyi görmesi olanaksızdı.
 
Göçmenlerin avlularının bir köşesinde ‘işlik’ adını verdikleri küçük bir oda vardı. Her evde o odalara yakın yere fırın yapmışlardı. Bu fırınlarda “göçmen ekmeği” denen kendi yiyecekleri ekmeklerini yapıyorlardı.
 
Gelen göçmenlerde her ailenin mutlaka bir mesleği vardı. Hemen hepsi çok becerikli insanlardı. Bu becerilerini evlerini yaparken göstermişler; sonrasında her biri kendi uzmanlık dalında atölyeler açmıştı. Köyde kısa sürede üç at araba atölyesi, dört demirci atölyesi faaliyete geçmişti. Ayrıca üç dört de saraç dükkanı faaliyete geçmişti. Suyla çalışan küçük bir kereste fabrikası kurmuşlar; tüm ovanın biçilmiş kereste ihtiyacını karşılıyorlardı.
 
Zaten vilayetteki kadı bu göçmen kafilesinin özelliklerini bilerek bu kasabaya yönlendirmişti. Çünkü bu yöre halkı göçerlikten kalma özelliklerini bu ovaya taşımış ve buradaki yaşamlarına uydurmuştu. Bu nedenle kasabada ve kasabaya bağlı yirmi dört köyde ve yakındaki kasaba ve köylerde her evde mutlaka at eşek ve katır vardı. Ulaşımı bunlarla ve at arabalarıyla yapıyorlardı.
 
Bu becerikli göçmenlerin zanaatları bütün kasaba ve köylerde duyulmuş ve çok memnuniyet uyandırmıştı. Göçmenler köylerini kurarken ovanın etrafında ve dağ yamaçlarında kurulu diğer köylerin halkı onlara çok yardımcı olmuş; o sıra onların kendilerinden farklı olduklarını görüp çok şaşırmıştı. Çünkü göçmenlerin köylerini kurarken hesap kitap yapması, ev kuracakları arsaların arasında düzgün sokaklar bırakması ve ev yaptıktan sonra bahçenin etrafını düzgün duvarlarla çevirmesi bugüne kadar görüp bilmedikleri şeylerdi.
 
Yusufçuk köyü kurulduktan sonra ovadaki ve çevredeki bütün kasaba ve köylerle çok ilgi çekti. Eskiden Aydın’dan alınıp gelen at arabalarını şimdi Yusufçuklular üretiyordu. Sadece at arabası değil tabi. Koşum takımları, tarımda gerekli tüm tarım araçları da bu köyde üretiliyordu. Ayrıca köyün sırtını verdiği kızıl tepenin kırmızı toprağından da çanak çömlek üretiyorlardı. Artık her evde Yusufçuk işi en azından bir su testisi ve toprak tencere mutlaka vardı.
 
Yusufçukluların bu üretim becerisi, ilişkilerdeki dürüstlük ve kibarlık kısa sürede bu köyü diğer köylerden bir adım öne çıkarmıştı. Ayrıca cumhuriyetin yeniliklerini hiç itirazsız kabul eden köylerin başında geliyordu. Hepsi dindar insanlar olmasına karşın yeniliklere çok açıktı.
 
Tarımda da farklılık yaratmışlardı. Köye yerleştikten sonra kendilerine verilen toprakları işlemeden önce güzelce sürmüşler, tarladaki taşları tek tek ayıklamışlardı.
 
Onların tarlalarının bu özelliği çevrede espri konusu olmuştu. Birbirlerine “Kafa göz yarmadan dövüşeceksen ya da güreşeceksen Yusufçukluların tarlasına git” derlerdi. Çünkü onların tarlalarda kavgada birbirinin kafasını yaracak veya güreşirken insanı yaralayacak kıymık kadar taş bulmazdın.
 
Onların bu hamaratlığı nedeniyle Yusufçuktan gelin almak veya gelin vermek diğer köylerin hepsinin arzuladığı şey olmuştu. Çünkü bilirlerdi ki; gelin giden kızları ‘hoş tutulur ve varlıklı yaşar’ Yusufçuk’dan gelin gelen kızlar da  ‘geldikleri eve bet bereket getirirdi’.
 
Yusufçuk muhtarıyla en iyi anlaşan muhtar Çamdibi muhtarıydı. Yusufçuk muhtarı Hayri efendi buraya anasının karnında gelmişti; burada köy kurulurken doğmuştu. Onun için “sen nerelisin?” diye soranlara “ben yolcu köydenim” derdi. Yaşından umulmayacak hoş sohbet biriydi. Ayrıca çevrede lafı sözü dinlenen biriydi.
 
Çamdibi köyü muhtarıyla tanışması o sıra yeni seçilen Çamdibi muhtarı Ali efendinin kaymakamlıktaki toplantıda vefat eden köy imamı yerine imam aradığını söylemesiyle olmuştu.
 
Zaten Ali efendinin genç; ama ağırbaşlı samimi hali Hayri efendinin dikkatini çekmişti. O gün Ali efendi köye imam aradığını söyleyince “bizim küyde Emin hoca var be ya.  Temiz adamdır. Süyleyem ona; gelsin sizin küye” deyince Ali efendi çok sevinmişti.
 
Bu şekilde tanışmaları daha sonra aralarındaki dostluğu artırmıştı.
 
Çünkü zaten; Yusufçuk köyünün bilinen özellikleri ve Çamdibi köyünde de Goca Hamza’nın kurtuluş savaşındaki güven verici tavrı nedeniyle zaten ünlü olan iki köyün muhtarlarının samimiyeti artırması onları diğer muhtarların arasında bir adım öne çıkarmıştı.
 
Buna cumhuriyetin getirdiği yenilikleri halka benimsetmedeki gayretleri ve becerileri de eklenince kasaba kaymakamının en güvendiği muhtar haline gelmişlerdi.
 
Hükümetin yeni emirleri geldikçe kaymakam bu iki köy muhtarın katkısıyla köylerde çok sorun yaşamamıştı. Hatta çevredeki kasabalar arasında en sorunsuz kasaba da denebilir. Çünkü kasabalarda ve köylerde özellikle hilafetin kaldırılmasına kimi imamların ve ‘eşraf’ diye nitelenen kimi kasaba efradının ‘homurtusu’ eksik olmuyordu. İçten içe kimi yeniliklere karşı halkı kışkırtıyor, gündeme gelen yenilikler için milletin dinsizleştirileceği dedikodusunu ustaca yayıyorlardı.
 
Vali bu tepkilerin ustaca hakkından gelinmesini, bu kışkırtıcıların halk üzerindeki etkisinin kırılarak etkisizleştirilmesini istiyordu. Valilik bu uygulamalar sırasında en başarılı olarak bu kasabayı gördüğü için bu kasabanın kaymakamını diğer kaymakamlara hep örnek gösteriyordu.
 
Tabi kaymakamın başarısında sadece bu iki muhtar değil; onlarla yakın ilişkide olan üç dört muhtarın da katkısı vardı.
 
Bu muhtarlar aralarında itilaf çıkaran kimi muhtarları ustalıkla etkisiz hale getirip onların diğer muhtarları kışkırtmasını şimdiye kadar önlemesini bilmişti. En çok da şapka kanunu çıktığı sırada özellikle Çamdibi imamının görev zamanı dışında kasket giymesi kimi imamların ve özellikle Kavak ve Kayaköy muhtarının şapkaya muhalefetini etkisizleştirmişti.
 
İşte bugün de bu nedenle kaymakam toplantı sonrası onlara ve diğer iki muhtara “siz kalın” demişti.
 
Onlar katip odasında merakla kaymakamı beklerken Çamdibi köyünde çamaşır gününün telaşı daha bitmemişti.
 
Sabah erkenden gelen kadınlar yatak yorgan çarşafları dahil evde yıkanacak ‘öte berinin’ yanı sıra giydikleri bütün çamaşırları yıkamışlar, etraftaki çalı ve taşların üzerine kurumaları için bu yıkadıklarını güzelce sermişler; o sıra etrafta oyun oynayan çocuklarını çağırmış; onları da bir güzel yıkamışlar; yanlarında getirdikleri yeni çamaşırları giydirip, çıkardıklarını biti, piresi ölsün diye küllü su dolu kaynayan kazanlara atmışlardı.
 
Şimdi sıra kendilerine, kocalarına ve yetişkin kız ve erkek çocuklarına gelmişti.
Bu nedenle kadınlar, yanlarında varsa onlara yardım eden yetişkin kızları onlarla birlikte daha önce getirdikleri tenekelere doldurdukları küllü suları ve çamaşır yıkarken çamaşıra sürttükleri kaya gibi sabunları alıp evlerinin yolunu tutmuştu.
 
Evlerde de erkekler ve yetişkin erkek çocuklar çalılara serili yatak yorganı ikişer kere ters yüz ederek onların ‘daha çok tavukların ve kuşların marifetiyle’ bitten arınmasını sağlamışlar ve hemen evin yanına veya önüne yaktıkları ateş üstünde tenekelerde veya Yusufçuk işi toprak güğümlerde ‘yunacakları’ suyu kaynatıyordu.
 
Kadınlar eve geldiklerinde her evde benzeri hengame yaşanmaya başlamıştı.
 
Bekçi Rıza da aynı şekilde çalıların üzerine serdikleri yatak yorgan vb. şeyleri ikişer üçer kere ters yüz etmiş; bu sıra kendinin ve kayın pederinin karnını doyurmuş; daha sonra çamaşır yıkanan yere gidip karısına getirecekleri şeyde yardım etmek üzere çamaşırlığa gitmişti.
 
Çünkü karısı kambur ve çok zayıftı. Her işte Rıza’nın yardımına muhtaçtı. Daha doğrusu Rıza karısına çok değer verdiği için ona yardımı görev biliyordu.
 
Zehra kadın kambur ve çelimsizdi; ama çok hamarat ve gayretliydi. O eksiliklerine rağmen hem Rıza hem de çocukları köyde en temiz giyinen insanlardı. Bir kere öyle delik yırtık pırtık şeyi ne kocasına ne de çocuklarına giydirmezdi.
 
Çorap ve çamaşırlarda sökük dikik bir şey varsa maharetleri elleriyle onları yamar diker yep yeni yapardı. Çok tatlı dilli ve çok fedakardı… Hele çocukları için adeta bir kartal gibi etraflarında döner, onları her gittiği yerde yanında taşır, üstlerinde adeta titrerdi. Kocasına karşı da çok saygılı ve sevgiliydi. Bütün bu özelliklerinden dolayı onun kamburu Rıza’ya hiç kusur gibi gelmiyordu.
 
Onların bu sevdalı halleri bütün köyde ilgi konusuydu. Kadınlar kocalarına ‘yarı şaka’ “olmalı olmalı da Rıza gibi birine varmalıydı” dediklerinde kocaları da “olmalı olmalı Zehra gibi birini almalıydı” diye karşılık verirdi. Yani köyde Rıza da karısı Zehra da çok sevilen örnek karı kocaydı.
 
Şimdi Rıza’nın karısına yardım için çamaşırlığa gelmesi oradaki öteki kadınların hiç gözünden kaçmamış; şaka yollu Rıza’ya “valla Rıza abe. Pes doğrusu. Ha biz yardım ederdik Zehra bacıya” dediler. Rıza da ‘biraz mahçup’ karısının elindeki tenekeyi almış “sağolun yengele; Zehra gine bene beklerdi. Ondan şey eddim” diye açıklayıp karısıyla birlikte evlerine yollandı.
 
O sıra arkalarından diğer kadınlar imrenerek bakarken ‘kimbilir akıllarından neler geçiyordu?’
 
Köyde bu şekilde sıra erkeklere, kadınlara ve yetişkin kız erkek çocuklara geldiğinde kasabada kaymakam katip odasına bekleyen muhtarları odasına çağırmıştı.
 
Muhtarlar odaya girince kaymakam hemen söze girdi. Onlara toplantıda söylenenleri tekrar ettikten sonra “arkadaşlar bu millet mektepleri çok önemli. Gazi paşa halkın çok cahil bırakıldığını, Osmanlının bütün okuma yazma hakkını İstanbul’da oturanlara ve ‘gayrı Müslimlere’ verdiğini söylüyor.  Memlekette okur yazar parmakla gösterilecek kadar az. Köylerde ve kasabalarda imamların verdiği kuran derslerini sayma. Çünkü onlarla insanlar meramlarını yazıp anlatamıyor. Kitap okuyan desen hiç yok. Gazi paşa muasır milletler seviyesine ancak okuyan, yazan bir milletle varılacağını söylüyor. Ayrıca bu millet mektepleri evlerde çocukların okuma hevesini artıracak. Okuma yazmanın zevkine varan ana babalar kısa bir süre sonra açılacak okullarda çocuklarını okutmaya heves edecek” dedi.
 
Bu sırada muhtarların birbirine bakıştığını fark edince “evet yakın zamanda önce büyük köylerde sonra bütün köylerde okullar açılacak. Şimdi onun planları yapılıyor. O okullarda okutacak muallim yetiştirmek için uğraşıyorlar.
 
Yalnız biliyorsunuz; her şeyde olduğu gibi özellikle köylerde bu işe de zorluk çıkaracaklar olacak. Az önce gördünüz. Kavak ve Kayaköy muhtarları yine muhalefet yaptı. Şimdi biliyorum onlar buradan çıkınca doğru manifaturacı Tahsin efendiye gitti. Onları kuran o. Bir de yorgancı Çetin efendi var” deyince Yusufçuk muhtarı Hayri efendi kendini tutamadı “te be. Doğru mu söylersin kaymakam bey. O zaman diyeyim bizim köylülere o pezevenklerle kessin alışverişi” dedi.
 
Onun göçmen şivesiyle bu sözleri kaymakam ve muhtarları güldürmüştü.
 
Kaymakam “doğru söylerim Hayri efendi… Yalnız bu herifleri birden karşıya almak olmaz. Ben Kavak ve Kayaköy muhtarının kimden akıl aldığını bilesiniz diye öyle dedim” deyince yine Yusufçuk muhtarı “anladım kaymakam bey. Düşmanla ilişkini kesmeyeceksin ki onun ne halt yediğini bilesin” deyince kaymakam “hah tam öyle. Ben bu kasabada bunların hepsini tanıyorum ve adımımı ona göre atıyorum. Ben öyle yaptığım için Tahsin efendi sırf beni kandırmak için gitti fötr şapka giydi. İyi de oldu. Kendi giyince aleyhinde olsa bile kimseye ‘şapka giymeyin’ diyemedi, dese bile etkili olamadı. Neyse ben size durumu bilin diye öyle söyledim. Bu millet mekteplerinde de biliyorum zorluk çıkaracaklar” deyince yine Yusufçuk muhtarı “işte o zor kaymakam bey. Millet mekteplerine zorluk çıkaramazlar” dedi.
 
Kaymakam meraklanmıştı “niye?” diye sorunca Yusufçuk muhtarı “bizim tütüne en çok bu iki küyden işçi gelir. Dayı başları da muhtarlar. Ben bir kaş eğdim mi? Basacak yer bulamazlar da ondan be ya kaymakam bey” diye cevap verdi.
 
Onun böyle konuşmasına kaymakam hiç kızmıyordu. Çünkü onun şivesinin böyle olduğunu biliyordu. Bu nedenle içinden “bu muhtarlar oldukça her zorluğu yenerim” diye geçirdi ve “işte ben sizi bunun için ayırdım. Arkadaşlar siz şimdi bu millet mekteplerini açmada diğer köylere ön ayak olacaksınız. Zaten çocuklar için ilk önce okul açılacak köylerin arasında sizin köyler başta geliyor. Sizinle el ele verdik mi? Yapamayacağımız hiçbir şey, aşamayacağımız engel yoktur” dedi.
 
Onun bu sözleri muhtarlarının koltuğunu kabartmış; heveslerini artırmıştı. Can kulağıyla kaymakamı dinliyorlardı.
 
Kaymakam bir süre daha okuma yazmanın faydalarını; çocuklarımıza daha güzel geleceğin ancak onları eğitime kazandırarak sağlanacağını anlattı; sonra o köylerin ve öteki köylerin sorunları üzerinde muhtarlarla konuştu. Köyleri için bir istekleri olup olmadığını sordu.  İsteği olan söyleyince onları not aldı. Sonunda “göreyim arkadaşlar. Bu mektep işini de birlikte başaralım” dedi.
 
Muhtarlar toplantının sonuna geldiğini anlamıştı. Hepsi kaymakamdan izin isteyip çıkarken kaymakam Ali efendiye “Hamza dede nasıl… Sıhhati afiyette mi? Ona çok selam söyle önümüzdeki günlerde onun ziyaretine geleceğim” dedi.
 
Kaymakamın bu sözleri Ali efendiyi gururlandırmıştı. “Şeref veririsiniz efendim. Emriniz başım üstüne. Hamza dedeye selamınızı iletirim” dedi ve diğer muhtarların ardından çıktı. Öteki muhtarlar kaymakamın bu sözlerini duymuştu. Hepsi de teker teker Hamza dedeye selamlarını söyledi.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 182
Toplam yorum
: 8
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 202
Kayıt tarihi
: 12.02.13
 
 

Sanat Enstitüsü yapı bölümünden 1967 yılında Denizli'den mezun oldum. Buca Mimar Mühendislik Özel..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster