Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

29 Aralık '13

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
2022
 

Mimoza sürgünü yaşamlar

Mimoza sürgünü yaşamlar
 

Mimoza Sürgünü


Okumalarınız sırasında birçok yazarla tanış olur, tek taraflı bir dostluk kurarsınız. Kimiy le frekanslarınız tutar, sıkı bir gönül bağı oluşur aranızda. Kimi yazar arkadaş kimi de dost sınıfına girer akıl kitaplığınızda...

Nazan Bekiroğlu’nun ekim ayında çıkan son kitabı Mimoza Sürgünü’ndeki satırlarını  hayranlıkla okudum. Öyle ince, öyle naif, öyle birikimli satırlar bunlar. Şiir gibi satırlar. Mısraların satırlara dönüşmüş şekli sanki. Yazar, ipek bir sicime inci dizer gibi özenle sıralamış kelimelerini. Her birinin buram buram yaşanmışlık kokan satırlar olması da cabası.    

Tecrübelere, duyguların esansı damlatılmış. Kiminde yoğun bir yasemin kokusu, kiminde nergis...Bekiroğlu, duygularla kokuların bağını keşfetmiş ve bizzat deneyimlemiş bir yazar.

Kitabın adını aldığı mimoza da, kış bitiminde açarak baharı muştulayan ve rayihasıyla etrafından geçenleri âdeta mest eden çoğumuzun sevdiği o sarı renkli  çiçek...Bu yüzden yazar, eserine çok da yakışan bu adı koymakta haksız değil. Gelgelelim, işin aslı başka, bir divan şiirini çözümler gibi zevkle inceleyerek okuyoruz cümleleri:

‘’Öyle bir uzağa düştü ki gönlüm/ Buna sürgün derler a canım, ayrılık değil...Ben bu ezgiyi de bu dizeleri de defalarca dinlemiştim oysa. Ama o zamanlar böyle değildim. Böyle kırılmamıştı dallarım, ceplerim boş, akçelerim geçersiz kalmamıştı. Şimdi işte ilk kez anlar gibi fark ediyorum ki sürgündeymişim. Bahçede bir mimoza ağacı var. Az ötede deniz ve neşeli, eğlenceli kalabalıklar. Ağacın altında daha çok kendi içime kapanıyor, bir mimoza ağacı ütopyasına dalıyorum.''

                ‘’Mimoza Sürgünü’’, ilk etapta algıladığımız gibi bir ağacın baharda verdiği sürgün değil, uzaklar hissinin yarattığı mecburi ve çaresiz bir sürgün...

                 ‘’...Bir bahçe. Sessiz. Sakin. Ve kimsesiz. Canımın bütün yangınlarından uzakta...Bir ömür özlenenlerin hepsini ve var olduğu bile bilinmeyenleri saklayan bir bahçe. Öyle bir yerin varlığından tam ümit kesildiği yerde. Ben Sen’den razı Sen Ben’den razı. Girilen bir bahçe. Sahi var mıdır? ‘’             

                Kitap, insana, doğaya, her çeşit varlığa olabileceği en yüksek değeri veren, sevdiklerini, sevdiği tüm nesneleri bir sanatçı ve edebiyatçı gözüyle görüp yansıtan denemelerden oluşuyor. Bu yüzden de  içindeki hemen her deneme, sanki ayrı bir sanat eseri. Hepsi ayrı ayrı nakış gibi işlenmiş ve rengârenk kelimelerle, şiirsel  söz sanatlarıyla,  imgelemelerle dolu. Ne hoş bir anlatım tarzı, diyorsunuz okurken. Meraklı okuyucuyu yazmaya teşvik edecek kadar özendirici bir tarzı var Nazan Bekiroğlu’nun.

                Kalp Sathı, Defter Kâğıdı, Seyahat Albümü ve Dünya Yüzü adlı dört bölüm altında toplanmış yazılar bunlar.

                Kelimelerle resim çizme, duygulara kelimelerle renk ve koku verme sanatı var bu kitapta. Okurken kokluyorsunuz, dokunuyorsunuz, anlatılan her ne ise, iliklerinize kadar hissediyorsunuz. Kimi temalar öylesine içtenlikle dile getirilmiş ki sırtınızdan yayılan ürpertiyi ancak ayak uçlarınızda sonlandıracak kadar içten... Kirpik uçlarınızı ıslatıverecek kadar siz...

                Bir denemesinden yapılan alıntıyla kitabın arka kapağında da yazar, bu özelliğini kendi kelimeleriyle gerçekçi ve hoş bir şekilde şöyle dile getiriyor: ‘’ Tamam, estetize ediyorum, idealleştiriyorum biliyorum. Düpedüz yazıyorum. Romantik olduğum da bir yafta gibi boynuma asılı. Ama ben gördüğümü söylüyorum. Neticede şu yazdıklarımda ben hem mecazlı hem de gerçekçiyim. Yani düpedüz kinayeliyim. Eğer öyle değilse ya ben hayal görmüşümdür ya bana hülya anlatmışlardı.’’

                Bu minik yazıları okurken bazen yazılanların ardındaki asıl anlamı arayarak ‘’acaba? ’’ sorusuyla birlikte okuma zevkini de yaşıyorsunuz zaman zaman.

                Özellikle her denemenin sonuç bölümü büyük bir özenle oluşturulmuş. Nokta koymadan önce etkili bir anlam noktasıyla zaten sonlandırılmış. Bu yüzden denemelerin sonunu da ayrı bir  merakla ve zevkle bekliyorsunuz.

                Yazar; kalbin, aşkın ve şiirin zamanını ‘’cennet zamanı’’ yani ‘’zamansızlık’’ olarak nitelendiriyor ve ‘’zamansızlığı’’ yalnızca çocukların, âşıkların ve şairlerin tecrübe edebildiğini dile getiriyor.

                Kitabın ‘’Seyahat Albümü’’ bölümünü oluşturan yazılarından özellikle Rusya gezilerini okuduğum sırada mevsimin karanlık ve yağmurlu olmasının da etkisinden midir bilinmez, gidip görmediğim halde Rusya canlanıyor gözlerimin önünde. Bozkırlar, stepler, Hermitage...Rusya’yı aralık ayında ve bulunduğum sıcak ortamda gezmek apayrı bir zevk veriyor.

                Gezi yazılarının yer aldığı bu üçüncü bölümde ‘’Eyvah, diyorum, yazarın duyguların sihirli değneğinde parlayan kelimeleri yok oldu! Ama gezi yazılarına da mutlaka duygu katmak gibi bir zorunluluk yok.’’ diye de düşünüyorum bir yandan. Rusya yazılarının hemen ardından Kudüs ve Mekke geliyor ve duygular birden canlanıyor; canlanmakla da kalmıyor, coşuyor da coşuyor:

                ‘’Öyle bir seyahat nasip et ki bana ya Rab, güzergâhım sadece mekânda değil, zaman içre de olsun. Ne ilkbahar ne sonbahar, zamansız olsun. Aynı anda ilk ve son olsun. Ama ilk ve sonlukta her zaman olsun...Öyle bir olsun ki ilk kez görür gibi, dönüp de geriye son kez bakar gibi olsun...Ben Kudüs’ü özledim, arz ü sema şahit olsun. Gelgeç olmasın bu görüşme. Aramızda bir gül bağı olsun. Su üzerine yazılmış yazı olmasın. İzi kalsın, alnımda yazı olsun. Ben Kudüs’ü göreyim Kudüs beni görsün de varsın kıyametim kopsun. Ondan sonrası olursa sessizlik olsun.’’

                 Okuduğunuz bir şehir yazısı mı yoksa bir aşk hikâyesi mi, yazar şehre mi sesleniyor yoksa sevgiliye mi diye âdeta bir akıl oyununa sevk edildiğiniz kelimelerin raksı başlıyor. Yazarlar, kendilerinde çeşitli nedenlerle iz bırakmış şehirleri veya ülkeleri anlatırken tarzları da doğal olarak farklılaşabiliyor elbette. En güzeli Bekiroğlu’nun yaptığı gibi her şeyi kalemin akışına bırakmak. Çünkü o anlarda kaleme,  yazan kişi değil duygular hâkim oluyor ve kalem, farklı dünyadan gelmiş bir ruh gibi yazıyor da yazıyor...

                Sürgünlerden uzak, mimoza, yasemin, nergis kokulu yaşamlar dileğiyle...   

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 26
Toplam yorum
: 10
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 1870
Kayıt tarihi
: 31.07.13
 
 

İ.Ü Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster