Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

04 Eylül '06

 
Kategori
Müzik
Okunma Sayısı
1421
 

Minik Serçe ile Firuze'yi istiyorum

Minik Serçe ile Firuze'yi istiyorum
 

Bilgisayar yok, dijital kuşatma yok, mix yok ve bir sürü adını dahi öğrenmekten imtina ettiğim insanı insandan uzaklaştıran insan icadından eser yok. Ama ortada üzerinden yıllar geçmesine rağmen değerinden hiç ama hiçbir şey kaybetmemiş bir eser var, aşk olsun Sezen.

Evde geçirdiğim bu pazar gününü “Sezen” günü ilan ettim ve koleksiyonumda ne kadar Sezen Aksu albümü varsa kronolojik sıra ile dinledim. Ama ilk ikiden sonrasında biraz zorlandım.

Dört-beş yaşlarımdan çok net hatırlayabildiğim birkaç hatıradan biri, radyoda duyduğum her bayan sanatçıya Sezen Aksu diyor olmamdı. İstisnasız, şarkı söyleyen tüm bayanların Sezen olduğunu sanıyordum.

Sezen’in Minik Serçe olduğu yılları, Barış Manço’yu, Ersen ve Dadaşları, İlhan İrem, Erol Evgin, Cem Karaca gibi değerleri ucu ucuna yakalamış ve yaşamış bir neslin üyesi olarak; müzikteki teknolojik altyapının, ön plana çıkmasından son derece rahatsızım. Tamam, dijitalleşen ve teknolojik teknoparkları ile modernleşen stüdyoların müzikaliteye olan son derece olumlu etkilerini kesinlikle yadsımıyorum. Ancak yetmişli yılların şartlarında kayda alınmış, basları, akustikleri, davulun ve zilin en ince tınılarını kana kana içebildiğim bir “Gülpembe”den aldığım hazzı maalesef müthiş bir harmonik yapısı olmasına rağmen dijital, bilgisayar ortamında kaydedilmiş ve doğa dışı elektronik seslerle sözümona renklendirilmiş bir “domates, biber, patlıcan” dan almam mümkün değil.

Gelelim Sezen’e. İlk dinlediğim albüm 1986 yılı kaydı, “Serçe” (Kent Müzik). Yani bizim kalbimize “Minik Serçe” adıyla taht kurmuş Sezen Aksu’muzun çıkış albümü. Hepinizin olur eminim. Albümleri dinlerken birkaç tane parçayı atlama ihtiyacı hissederiz, ısınamamışızdır şarkıya ve dinlemeden pas geçeriz her seferinde. Bazı albümler de vardır ki sadece içindeki bir ya da iki şarkı için alınır ve sadece o parçalar dinlenir. Bu albümde ise bir şarkıyı bile bırakın atlamayı, es dahi geçemiyorsunuz. Kaybolan yıllar, minik serçe, kaç yıl geçti aradan, ölürsem yazıktır, silemezler gönlümden ve daha neler neler. Müzikalite o kadar doğal ki enstrümanların her birini kana kana içebiliyor, sanki canlı performans dinliyorsunuz. Bilgisayar yok, dijital kuşatma yok, mix yok ve bir sürü adını dahi öğrenmekten imtina ettiğim insanı insandan uzaklaştıran insan icadından eser yok. Ama ortada üzerinden yıllar geçmesine rağmen değerinden hiç ama hiçbir şey kaybetmemiş bir eser var, aşk olsun Sezen.

İkinci albüm; 1987 yılı kaydı “Firuze” idi (Kervan Plak). İşte hiçbir şarkıyı atlamadan dinlemek zorunda hissettiğiniz kendinizi ve bininci kez dinlediğiniz halde ilk kez dinliyormuş gibi içinizin kıpır kıpır ettiği ve heyecanlandığınız bir başka albüm daha. Yine Sezen’in o dupduru sesi, yine enstrumanlar sanki karşınızdaymış gibi, gitar çalan tırnakların tel gıcırtısı, uda vuran mızrapın, bağlamanın tezenesinin tel tınısı. Hepsi doğal, hepsi gerçek. Firuze, ikinci bahar, beni unutma, bir acı kahvenin, dilimin ucunda kelimeler, şöyle yürekli bir sevda, uzaklarda bir çizgide ve daha neler neler. Her biri en az, bugün ki Sezen şarkıları kadar güzel ve değerli.

Daha sonraki albümlerde artık yavaş yavaş dijitalleşme etkilerinin arttığını hissediyorum. Ve bu durum acayip canımı sıkıyor. Bu albümler böyle diye söylemiyorum ancak bir kişinin, uçak kokpitlerini andıran stüdyolara girip, oturup tek başına bir albüm çıkarmasını ve bu çalışmanın da bir sanat eseri olarak ad almasını ben nedense içime sindiremiyorum. Ben, bir albümü elime aldığımda, daha müzik setinin “play” tuşuna parmağımı götürmeden ilk yaptığım şey oturup albüm kapağını incelemektir. Yapımcı, stüdyo, müzik yönetmeni, orkestra, şarkıların söz yazarları, bestecileri, aranjörleri, enstrumanlar ve icracıları, harfi harfine inceler önce bir tanımaya çalışırım elimdeki malzemenin hamurunu ve kalitesini. Sonra dinler ve klasmanına göre değerlendiririm.

Ne kadar, sözümona modernize olmaya başlasa da, sonraki Sezen albümlerinde de müthiş çalışmalar tabi ki var. “Gülümse”de; Ara Dinkçiyan bestesi ve icrası Vazgeçtim’i, “Deli Kızın Türküsü”nde; Kalbim Ege’de Kaldı’yı, Dert Faslı’nı, Küçüğüm’ü, daha yakın dönemlerin; İstanbul İstanbul Olalı’sını, Keskin Bıçak’ını, Belalım’ını ve müthiş beste Adı Bende Saklı’yı söyler misiniz nasıl yabana atabiliriz? El cevap: Kesinlikle atamayız.

Biliyorum imkansız ama yine de söylüyorum: Ben çocukluk yıllarımın Minik Serçe’sini, Firuze’sini istiyorum. Sezen bugün de büyük sanatçı, hiç şüphem yok. Benim isyanım, o bas gitarın attığı akoru, akustiğin inleyişini, klasik gitarın sololarını, udun ve kemanın tutkulu iç içe geçmişliğini doya doya hissedememek, Sezenimizin buğulu sesinin altyapısında.

Müzik diye sunulan ve güzelim melodilerin tüm tılsımını alıp götüren dijital katledicileri kabul edemiyorum, nokta.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 928
Toplam yorum
: 2451
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 3586
Kayıt tarihi
: 09.06.06
 
 

İzmir'de yaşıyorum.    Çok uzun yıllar öncesinden başlayıp, hiç ara vermeden bugünlere kada..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster