Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

25 Mayıs '14

 
Kategori
İnançlar
Okunma Sayısı
1927
 

Miraç Kandili (Bin yıllık yanılgı)

Miraç Kandili (Bin yıllık yanılgı)
 

resim görsel netten alıntı


Miraç kelime anlamı olarak merdiven, yükselmek, yukarı çıkmak anlamına gelmektedir..

Miraç olayı Kuranda “ Kulu Muhammedi, geceleyin, Mescid’i Haram’dan, kendisine bazı Ayetlerimizi göstermek için, etrafını mübarek kıldığımız Mescid’i Aksa’ya götüren Allah, her türlü noksanlıklardan münezzehtir. Her şeyi hakkıyla işiten hakkıyla gören O’dur. “ (İsra suresi)  geçmektedir.

Üç aylar diye bilinen ve bu aylarda kutlanılan Miraç kandili, Regaip kandili ve Beraat kandili kutlaması ülkemizde ve tasavvuf kültürünün yoğun yaşandığı bazı İslam ülkelerinde, Kadir gecesinden sonra en kutsal gece sayılmış ve bu gecenin ibadetle geçirilmesi bir gelenek haline gelmiştir. Bu gelenek Osmanlı dönemine dayanmaktadır. Osmanlı padişahı 2. Selim zamanında minarelerde kandiller yakılarak duyurulup kutlandığı için "kandil" olarak anılmaya başlanmıştır.

Kandil kutlamalarının dinde sonradan ortaya çıkarılmış bir bidat olduğunu "Kandil Geceleri ve Bin Yıllık Yanılgı” isimli kitabında anlatan Mehmet Emin Akın, Kandil geceleri ve üç aylarla ilgili yüzyıllardır yanlış bilinen ibadetlere dikkat çekmektedir. Kitabında İslam dininin iki temel dayanağı Kur'an ve Sünnetler de bu kutlamaların yer almadığını ayetlerle ve hadislerle anlatmaktadır

Allah Azze ve Celle bize kitabında dinini kemale erdirdiğini ve kullarına verdiği nimetlerini tamamladığını haber vermiştir.

“Bugün sizin için dininizi kemale erdirdim ve size nimetimi tamamladım ve din olarak ta sizin için İslam’dan razı oldum.” (Maide:3)

Bu dinin nasıl yaşanması gerektiğini de, O’nun Rasulü Muhammed (s.a.v) bize apaçık biçimde Sünneti ile öğretmiştir. Öyleyse yolumuzu bize tanıtan, aklımıza, kalbimize ve tüm hayatımıza yön verip onu terbiye edecek olan Kur’an ve O’nun Rasulü (s.a.v) tarafından anlaşılıp hayata uygulaması demek olan Sünnet-i Nebeviye gibi iki rehberimiz var.

Kur’an Allah Rasulü’nü hem imanda, hem de amelde bizim için uyulması gereken yegane örnek olarak tanıtır. Allah O’na “Usve-i Hasene” adını vermiştir.

“Andolsun ki sizin için Allah’ın Rasul’ünde en güzel bir usve vardır.” (Ahzab:21)

Allah böyle söyledikten sonra İslam’ın yaşanmasında kim O’ndan daha iyi bir örneğin olduğunu söyler veya kim O’nun getirdiklerine yine bir şeyler eklenmesi gerektiğini iddia ederse, kendisine Allah’ın dinininden başka bir din seçmiştir.

“Rasul size neyi getirmişse onu alınız ve sizi neden de alıkoymuşsa ondan da sakınınız.” (Haşr:7)

Ey iman edenler Allah’a itaat edin ve Rasul’e de itaat edin ve sizden olan Ulu’l emre de.

Eğer herhangi bir şeyde çekişmeye düşerseniz, onu Allah’a ve Rasul’e götürünüz” Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsanız, bu sizin için işleri aslına çevirmede en iyisidir.” (Nisa:59)

Her hangi bir meselede bile onu Allah ve Rasul’üne götürmemiz emredilirken, bunu eğer Allah’a ve ahiret gününe iman ediyorsak yapmamız gerektiği vurgulanmakta.

Kuran'a ve Rasul’ün (s.a.v.) Sünneti’ne iman ettiğini söyleyip de Kitap ve Sünnet’te olmayan (İçtihadi amel hariç) bir amel veya ibadeti İslam’a maletmeye çalışanlar ise bid’at ehlidirler. Bunların bir kısmı kafirdir, diğer bir kısmı ise kebair (büyük günah) sahibidirler. Ne yazık ki Müslümanlar arasında bin yıldan fazladır sayısız bid’at ve hurafelerle amel edile gelinmektedir. Bunun ortaya çıkmasının yegane nedeni, insanların heva ve heveslerine uyup, Kitap ve Sünnet’te yaptıklarına bir delil olmadığı halde; yeni ibadet, dua, zikir ve tevessül türleri icad etmeleridir.

Kabir ve türbeleri ziyaret, Mevlid, Reğaib, Mirac ve Beraat gecelerini kutlama, artık dini bir ibadet ve zaruret halini aldı. Ve böylece avam halk zamanla bunu dindenmiş zannetti. Halbuki, bu ibadetlerin veya amellerin kaynağı Sünnet değil Allah Rasulü (s.a.v.) adına uydurulmuş “Mevzu” hadislerdi.

Mesela; her ne kadar Receb ve Şa’ban aylarının faziletlerine delil olacak zayıf, Hasen ve kısmen de kimi alimlerin dediğine göre, sahih hadisler olmasına rağmen, bu konuda hiç aslı ve eseri olmayan hadislerle de amel edile gelindi.

Ne yazık ki burada siyasi fırkaların (Bermekiler, Fatimiler vb.) eli olduğu gibi, özellikle de tasavvufi kurumların etkisi vardır. Bunu IV. Hicri asırdan itibaren yazılmış olan yüzlerce kaynakta çok açık olarak görmekteyiz.

Böylece Muhammed (s.a.v.) Ümmeti uydurma veya çok zayıf hadislerde bize dini ibadet gibi gösterilen şeylerle, amel ede ede, hem Rasul’ün Sünnet’ini saptırdı hem de ibadette Tevhid-i İlahiyeye şirk karıştıracak bir hale geldi.

Hepimiz biliyoruz ki, ne Allah Rasulü ve ne de O’nun ashabı ne Mevlid-i Nebevi’yi ne Miracı, ne Reğaibi ve ne de Beraat Gecesini kutladılar. Belki bu günlerden bazıları geldiğinde, bunun fazilet ve nimetini hatırlıyorlardı. Ama yaklaşık olarak Hicri IV. yüzyıldan bu yana kesintisiz olarak devam eden bu merasimlerin hiçbirisini yapmıyorlardı. Çünkü Sünnet, Kur’an’î bir yaşayışı tanzim etme ve ve beyan etmede henüz etkisini yitirmemişti.

Ancak hadis uydurucuların her tarafta çoğalarak, bid’at olan bir çok ibadeti yaymaları ile bugünkü şekliyle dini birer hurafe bayramları koleksiyonu haline getirdi. Daha sonra sultanlar ve emirler de bunu çeşitli biçimlerde istismar etmeye başlayarak, sultanlıklarını daha da kökleştirmek amacıyla şehirlerde cadde ve camiler de bu geceleri kutlamak için “Kandil” geceleri ihdas ettiler.

Zamanla ahlaki bozukluklara bile sebep olan törenler her tarafa yayıldı. Öyle ki kimi İslam beldelerinde, kimi evliyayı anmak için binlerce insan dergah ve makamlara, türbelere akın edip, sanki küçük bir “Hac ibadeti” eda ediyorlarmış gibi bir konuma geldiler. Üzülerek belirtmek gerekir ki, bu törenler tıpkı hıristiyanların dini kutlamalarına benziyor. Hele tarihi kaynaklarda, Mısır, Kuzey Afrika, Irak, Şam diyarı, Endülüs, Pakistan, Hindistan ve İran’da olanlar bunun önemli örnekleri arasındadır.

Ne ilginçtir ki gerçekten bu gecelerin “Kandil” adı altında kutlanması ve bu gecelere özgü ibadetlerin uydurulması, özellikle de o gün Irak, Şam, Kudüs ve Kahire gibi İslam beldelerinde Hıristıyanların yoğun oldukları yerlerde ortaya çıkmıştır.

Sonra, bütün bu tarihi ve sosyal birikimlerde insanların farkında olmadan birbirlerinin kandillerini kutlamalarının Sünnet dışı bir davranış olduğunun farkına varmaları elbette mümkün olmazdı. Çünkü, tüm Osmanlı Saltanatı boyunca bugünler kutlanmış ve kutsal bir özen görmüştür. Daha önceleri olduğu gibi.

Hele günümüzde dine karşı kayıtsız olmasına rağmen milyonlarca insanın “kandiller”için hazırlık yapması, çörekler ve börekler hazırlayıp,yılın çoğunda hiç Allah için alınlarını yere koymadıkları halde, bu gecelerde yüzlerce rekat namaz kılıp sabahlamaları gerçekten içler acısı ve ağlanacak bir durumdur. Öte yandan farzlar inkar edilircesine ihmal edilmekte. Din insanların hevasına uydurulmakta, bunun ızdırabı ise çok az duyulmakta.

Ülkede milyonlarca insan sefil, aç, açık, mazlum konumdayken yüz milyonlar belki de milyarlar harcayarak “kandil” kutlamalarını hangi İslami vicdan ve yürek, İslam adına yapılmış bir hareket olarak görebilir. Bunlar bazıları tarafından tıpkı bir günah çıkarma günleri olarak algılanmaktadır. Hatta pavyonlarda Müslüman kızlarının ırzlarını ve vücutlarını satanlar dahi bu gecelerde günah çıkarmayı ihmal etmezler. Üzülerek ifade etmek gerekir ki cami ve mescidlerini kabir haline getirip, Kur’an’a hayatlarında sırt dönenlere, gaflet ve isyan içinde yaşayanlara, Kandiller, Mevlidler değil, Kur’an gerekir. Bu insanlar camilerin yönetimini ve ibadetlerin edasını, İslam’a hayat hakkı tanımayan bir sisteme teslim etmeye razı olduktan sonra, ne “kandiller” onları kurtarır ne de “Mevlidler”.

Bu toplum, Kitap ve Sünnete muhalefetten ötürü, bir karanlığın içine gömülmüştür. Beş vakit namazların, bile bile terk ettikleri halde Cuma günü camilere doluşanlar, kandillerde ucuz ve sahte telaşlar içine giren, yılbaşlarında piyango, ihmal etmeyen, birasından veya çıplaklıklarından vazgeçmeyen insanlar acaba bu törenlerle mi İslami emirleri yerine getirmiş olacaklar?

Müslüman düşünürlere, aydınlara ve ilim adamlarına düşen; insanları, Kur’an’ı ve onun ilmini, ahkamını öğrenmeye çağırmak ve bunu teşvik etmektir. Hayatı boyunca belki hiç Kur’an okumamış veya bir tek Nebevi sözü bilmeyen insanları, böyle şeylerle uğraştırmanın hiçbir değeri yoktur.

Öyleyse bu insanların önce Rabblerini ve O’nun kitabını ve Rasulü’nün (s.a.v.) Sünnetini tanımaya ihtiyaçları vardır. İçine düştüğümüz bu cehalet ve zilletin tek nedeni “İlim”den elimizi çekmemiz ve ona sırt dönmemizdir.

İnsanları “üç aylar” adına sünnet dışı ibadetlere ve hayır işlemeye davet edenler bir bakıma, Allah Rasulü (s.a.v.) adına yalan hadis uyduranların çizgisini ve geleneğini devam ettirmektedirler. Dikkat edilirse insanlar Hristiyanlıktaki gibi, tamamen pasif olan ve Müslümanı, Kur’anî görevinin dışındaki amelleri işlemeye teşvik edilmişlerdir.

Görünen o ki, bize bin yıldır bir gelenek- görenek din olarak dayatılmış ve öyle yaşamaya teşvik edilmiş. Ülkenin en büyük din otoritesi olan Diyanet işleri başkanlığının hazırladığı İslam Ansiklopedisinde bu kandillerin gelenekleştirilmiş olduğu ifade edilmiştir. Buna rağmen  Kandil gecelerini bizzat organize eden, camilerde mevlid ve dua merasimleri düzenleyen, bu geceler münasebetiyle kutlama mesajları yayınlayan ve halkın kandilini kutlayan da yine Diyanet’in kendisi. Anlaşılır gibi değil...


Yararlanılan Kaynak:Kandil Geceleri ve Bin Yıllık Yanılgı(Mehmet Emin Akın)

             


Muhabbetle

Hanife Mert

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

(dvm) bir duygu-duyarlılık uyanıyorsa faydası bile var denilemez mi? Ama tabii ki yine ifrata kaçmaksızın, amaçtan sapmaksızın! O yüzden alıntıladığınız yazarın da konuyu, hiç olmaması gereken bir tarzda abarttığını ve hatta kimi cümlelerinde son derece yanlış, öyle ki kendisinin bizzat günaha girdiği sövgüye-gıybete giren yergilerde, yargılarda bulunduğunu da belirtmeden edemeyeceğim. Kandillerin ve sair bazı hususların kaynağını Kur’an ve sünnetten almayıp bunların sadece birer gelenek olduğunu belirtmek ayrı şeydir, bu yazarın konuyu bu şekilde işlemesi ise bunların gelenek olmasından çok çok daha vahim ciddi ve yanlış ilave bir durum oluşturmaktadır maalesef. O nedenle bir takım doğruları-gerçekleri belirtirken, her zaman olduğu gibi işte ölçüye/hakka-hadde kesinlikle dikkat etmekte büyük yarar vardır. Alıntılanan şahsın yazısı, hele de kimi ifadelerinde fazlasıyla amacını aşmış, kaş yapayım derken göz çıkartmış maalesef. O yüzden de beğenmek ne mümkün tabii. Selam ve selametle…

Filiz Alev 
 28.05.2014 9:40
Cevap :
Merhaba Filiz Hanımcığım, Öncelikle sizden özür diliyorum. Bazı özel nedenlerden dolayı yorumunuza cevabım gecikti. Yorumunuzda haklı olabilirsiniz. Ancak halkımızın genelini dikkate aldığımızda, okuyan, araştıran, soran soruşturan kişileri ayrı tutuyorum. Genel anlamda düşündüğümüzde okumayı çok sevmiyoruz. Özellikle din konusunda tedirginiz. Bu durum belki de çocukluğumuzdan gelen bir alışkanlık bizi o şekilde telkinde bulunmalarından olacak ki, Kutsal kitabımız en güzel örtülere koyarak evimizin en güzel yerine asarız. Bazı özel günlerin dışında almaya çekiniriz. kaldı ki bülbül gibi arapça okuruz da ne manaya geldiğini anlamayız. Öyle öğütlendik. Türkeçesi tam karşılığı değil, yanlış yorumlarsın mazaallah çarpılırsın şeklinde yetiştik. Yanlış mıyım? Birde diyanet başkanlığımızın değerli hocaları ve çok değerli ilahiyatçılarımız halkımızın ihtiyacı olan manevi anlamda onu rahatlatacak bilgilendirmekten de yoksun olunca. Bu boşluğu fark edenler dine karşı farklı beklentisi olan da.dv  31.05.2014 13:25
 

Kimi insan “okur”, öyle yazar, kimi hiç okumadan yorum bile yazar, kimiyse okusa da okuduğunu da anlamaz, işte kandil, mevlit vs.de de yine aynen böyledir, insandadır bütün mesele, yanlışlarda-yanılgılarda insandır asıl kaynak Hanife Hn.cığım, çoğu kez de işine öyle gelir, öyle yapar! Evet doğrudur, "Kadir gecesi" hariç diğer kandiller, mevlit, kabir ziyaretleri, keza ölümden sonra 7 siydi 40 ıydı 52 siydi veya ölmüşlerimize hatim indirmeler filan, ne Kur'an'en bir fariziye ne de sünnettir, tamamen bir zamanlar birilerinin de işte işine öyle gelmiş ya da içinden öyle gelmiş yapmış, zaman içinde de bir gelenek ve toplumsal bir alışkanlık haline dönüşmüştür. Ancak burda önemli olan da şudur, bunun birilerine veya bir şeylere peki bir zararı var mıdır? Açıkçası ben bir zararını gözlemlemiş de değilimdir bugüne kadar. Hatta dini vecibelerini normalde yerine getirmeyen birilerinde hiç olmazsa bu vesileyle bir hatır sayma, selamlama, anma, anımsama ya da bir dinî veya hatta salt vicdanî (dvm

Filiz Alev 
 28.05.2014 9:36
Cevap :
Ortamı boş bulanlar boş durmadan cahiliye dönemi arap geleneklerini, ya da hıristiyan geleneğini yada ne bileyim dinle belki de çok ilgisi olmayan şeyleri dindenmiş gibi halkımıza benimsetme gayretinde oldular. Oysa bizim asıl kaynaklarımız var, başka şeye ihtiyacımız yok ki. Kuranımızı ve peygamberimiz(s.a.v) sahijh hadislerini sünnetlerini öğrenmekten uzak kaldık. Günümüz teknoloji bilgi çağı istediğimiz her bilgiye anında ulaşmamız mümkün. Hal böyle iken asli görevimizden uzaklaştık. Kuranın emirlerini bilmeden dini gelenek görenek dini haline getirmek ne derce doğru? Yazarın burada açıklamaya çalıştığı konu bana göre, her ne kadar dili ve eleştirleri ağır da olsa insanın aslolan vazifesinin yani farz ve sünnetlerin yapılması yönünde. Bunların dışında dileyen nafile ibadetlerini de yapabilir bu konuda bilgilendirmeye çalışmış. Anladığım kadarıyla. Zira insan önce sorumlu olduğu görevlerini icra etmeli. Yazar değişik örneklerle bunu anlatmaya çalışmış. Teşekkür ediyorum sevgiler.  31.05.2014 22:04
 

slmlr. sorgulayıcı ve aydınlatıcı bir yazı. öncelikle teşekkürler. ancak bir detayı belirtmek isterim. hurafe ile bidat farklı anlam taşımaktadırlar. hurafe; uydurma bidat ise; kuran ve sünnete ters düşmeyen "güncelleme" dir. en basit örnek, Resulullah döneminde uçak yoktu ancak şimdi var. Peygamber (a.s.) ile bizim giyim tarzımız farklı vb. "Kurana ve sünnete aykırı olmayan akla danışmak" aynı zamanda bir Peygamber öğretisidir. siz yine de yazmaya devam edin. güzel bir yazı. sevgi ve saygılarımla.

Kemal Alkan 
 27.05.2014 21:38
Cevap :
Teşekkür ediyorum Kemal Bey. Selam ve saygılar.   28.05.2014 11:32
 

Doğru bildiğimiz yanlışlar ve yanlış bildiğimiz doğrular kavramı günyüzünde her zaman diğer konularımızda da öyle. Zaman içinde sapmalar ve saptırmalar olduğu bilinmekteydi. Esas rehberimiz Kur'an-ı Kerim, selamlarımla...

Yurdagül Alkan 
 27.05.2014 17:16
Cevap :
Çok haklısınız Yurdagül Hanım. Aslına bakarsanız bizi muallakta bıraktıkları için, özellikle bu konularda otorite hükmünde olanlar bizim manevi ihtiyacımıza yönelik bir çalışma öğrenmemizi kolaylaştıracak bir bilgi ortaya koyamadıkları için. Bizler de her duyduğumuza inanıyoruz. Ya inandığımız gibi ya da yaşadığımız gibi inanmaya çalışıyoruz. Yorum ve katkınız için teşekkür ediyorum. Sevgiler size, sağlık ve esenlikler diliyorum.  28.05.2014 11:35
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 144
Toplam yorum
: 944
Toplam mesaj
: 22
Ort. okunma sayısı
: 4127
Kayıt tarihi
: 08.06.12
 
 

Anadolu Üniversitesi İktisat  mezunuyum. Emekli muhasebeciyim. Felsefe, İlahiyat, Sosyoloji ve Ps..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster