Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

21 Ocak '08

 
Kategori
Arkeoloji
Okunma Sayısı
1367
 

Mitolojik bilgiler ışığında tarihsel değerlendirme

Mitolojik bilgiler ışığında tarihsel değerlendirme
 

Yazılı kaynaklarda mitoloji; Yunanca bir nevi masal hikâye demek olan (mythos) ile söz anlamına gelen (logos) kelimelerinden türetilmiş birleşik bir söz olduğu belirtilir. Çok eski zamanlarda yaşamış olan ulusların inançlarından, kahramanlarının hayat ve maceralarından söz eden hikâyeler olduğu, aynı zamanda gerçek hayata uymayan bu efsanevi hikâyelerin, masalların nasıl doğduğunu, nasıl geliştiğini, güzelleştiğini ifade ettikleri anlamı, inancı ve bu alanda yetişen bilginlerin düşüncelerini bildiren ilim olarak tanımlanmaktadır. 

Kavramların adlandırılması, algılanması, aynı inançtan ve meslekten olan meslek grupları içinde olan kişilerce dahi farklılık gösterirken günümüzden binlerce yıl önce yaşamış olan kişilerin algı ve adlandırmalarının gerçek manasının ne olduğunu nasıl anlayacağız? Ortadan kalkmış olan bir dilin, kültürün farklı zaman ve uygarlıklardaki kişiler tarafından yapılan tercümelerinin asılı ne derece temsil ettiğini nasıl ölçeceğiz? 

İnsan, toplumsal yaşayan bir varlık olması nedeni ile ait olduğu toplumun değer yargılarına göre yetişmiş olduğu ve eylemlerini o topluluğun inancına – adetlerine göre değerlendirdiği kabul edilmektedir. Evrensel boyut kazanmış mitolojik ifadelerin evrensel boyut kazanmış kişilerin değerlendirmesi ile anlam kazanacağı düşünülmektedir. 

Mitolojinin kaynağı insandır. Hitap ettiği kesim de. Amacı ne olabilir sorusuna verilecek yanıt ise insanın kendi geçmişini, kendi inancını, adetlerini, değer yargılarını, amaçlarını vb. yeni nesillere aktarmak denebilir. 

Mitolojide, var oluş sürecindeki insanlığın tarihi, inancı aranabilir. Algımız çerçevesinde değerlendirdiğimiz ve efsane, uydurma masal vb. adlarla adlandırdığımız insanlığın ilk evrelerine ait bu bilgiler hala güzel sanatlarda yaşatılıyorsa bu sözlerin çok değerli kültürel birikim olduğu ve insanlığın, acısını – sevincini, korkusunu – başarısını sıraladığı ortak paylaşım alanı olduğu yargısını çıkartabiliriz. 

Yapılan arkeolojik çalışmalar sonucunda insanların günümüzden yaklaşık 10.000 yıl öncesinden itibaren yerleşik yaşama geçtiği anlaşılmıştır. Bu yaşamın oluşturduğu yerler ise genel adı ile yurdumuzun da içinde bulunduğu Ortadoğu olarak adlandırılan bölge. Buzulların erimesi ile birlikte kişilerin akarsu kenarlarındaki alüvyonlu topraklarda ilk yerleşimlerini kurdukları kabul edilir. Avcılık – toplayıcılık – üreticilik eyleminin birlikte yürütüldüğü bu evrede insanların çoğalması ile birlikte inanç ve amaç birliği içinde olan kişilerin bir araya kümelenerek siyasi birlikler kurduğu, kurallar koyarak kurumsallaştığı ve günümüz toplum yapısına ulaştığı kabul görmektedir. 

Muhakkak ki insanlar yazmadan önce konuşuyorlardı. Konuşmanın, adlandırmanın şartlara – gereksinime göre geliştiği, coğrafik koşulların bu konuda etmen olduğu, ulaşımın iletişimin olmadığı dönemlerde bu olgunun bireyselleşip kısırlaştığı, üretimin, iletişimin ve ulaşımın olduğu bölgelerde ise etkileşim sonucu konuşma dilinin yayıldığı bilinmektedir. Günümüzde dahi dünyanın herhangi bir yerinde üretilen bir eşya yöresellikten kurtulduğunda diğer bölgedeki kişilere ulaştığında o topluma artı değer katmakta, toplum ona ya kendi yapısına göre bir ad vermede ya da ait olduğu toplumdaki anılan adı kendi lehçesi ile anarak diline katmaktadır. 

Küçüklüğümüzde ninelerimizden – dedelerimizden çeşitli masallar dinlerdik. Kendimizi dinlediğimiz masal kahramanı yerine kor, olayı kendi çevremizdeki coğrafyadaki yerlerle örtüştürerek kendi değer yargımız çerçevesinde bir kahraman olurduk….. sonra dışarı çıkar çalı süpürgesinden atımızın üzerine biner elimize bir değnek alır meydanda cirit atardık…. Enstrümanlarımız değişse de belki de insan olarak aynı oyunun içindeyiz? Veya bize anlatılanların bir gerçeği var. Nedir o gerçek? 

Gerçek dediğimiz olgu toplumsal değerler çerçevesinde iyi veya kötü eylem olarak tanımlanmaktadır. Bir toplumun iyisi diğer toplumun iyisi ile çelişebilmektedir. Öyleyse aynı mitolojik ifade farklı toplumlar tarafından farklı algılanıp farklı manalar yüklenebilir. 

Yapılan arkeolojik çalışmalarda ortaya çıkan yazılı belgelerin çözümünde, Yunan – Grek mitolojisi dediğimiz metinlerdeki (mit’lerdeki) konuların Mezopotamya – Akdeniz – Mısır ve Anadolu mitolojilerindeki konular olduğu anlaşılmıştır. Üstelik bu metinlerin Greklerin bu topraklara gelmeden 1000 yıl önceye dayanmaktadır. 

Genel adı ile Grekler – Yunanlar denilen bu kavimler M.Ö 2000 yılından itibaren Ön Asya bölgesine gelmeye başladıkları anlaşılmıştır. Bu konu Yunan mitolojisinin ana kaynaklarından olan Hesiodos’un İşler ve Günler adlı kitabının soylar bahsinde anlatılmaktadır. Ancak anılan kitaptaki bilgiler insan – zaman – mekân boyutundan soyutlanarak okunduğunda masallaşmakta – simgeleştirilmektedir. 

Evreni ve evrendeki nesneleri, kendi kendini tanımlayan ve adlandıran insan, tüm tanım ve adlandırmaları kendi birikimine - konumuna göre yapmıştır. Bir örnek vermek gerekirse güneşin doğumu ile bu yöne doğu adını, bu eyleme ise doğum adını vermiştir. Daha sonra bu gerçeği süsleyerek kültürleştirmiştir. Mitolojik ifade ile Doğu Dünyasında M.Ö 3.000 de Sümerlerin Tanrıçasısı olan İştar M.Ö 2000 de Astarte’ye dönüşmüş, Batı’da Girit Adasında oturan Grekler ise daha doğuya yayılmadan önce kendi kültürlerine temel olması için konuyu soyutlaştırarak inanç boyutuna taşımış ve Şafak Tanrıçası Astrai’i yapmış daha sonra da Astai’yi Perses ile evlendirerek çocuklarını Tanrıça Hekate ve Priamos’un Karısı Hekate olarak kendi kültür dünyasına katmıştır. Muhakkak ki bu terimlerin yaşamsal boyutu vardı. 

Gerek yazılı kaynaklar, gerekse arkeolojik bulgular çerçevesinde yapılan değerlendirmeler, Deniz Kavimleri diye adlandırılan halkların M.Ö 2000 den başlayarak Ege Adalarına ve Anadolu’ya yerleşmeye başladıkları anlaşılmaktadır. Bu tarihte tüm Avrupa Kıtası neolitik çağını yaşarken Ön Asya topraklarında imparatorluklar kurulmakta, Mezopotamya’da, Mısır’da anıtsal yapılar yükselmektedir. 

Bu deniz kavimlerinin ilk yerleşim yerlerinden birinin Girit Adası olduğu anlaşılmıştır. Yeni gelen halk uluları bu durumu bir milat, bir doğum olarak tanımlamıştır. Günümüzde dahi soğuk – sisli denizler olarak tanımlanan İngiltere, Danimarka, İzlanda, Norveç, İsveç ülkelerinin çevrelediği Denizlerde yaşayan ve sıcak güneşe (Helios’a) hasret bu insanların arayışları kendilerini sıcak Akdeniz’e çekmiştir. 

Kutsal Kitap’da şöyle bir ifade bulunmaktadır: ‘Başlangıçta söz vardı ve söz yaratıcı idi, tanrının ruhu suların üzerinde yüzüyordu’. Muhakkak ki bu ifadeler farklı boyutlarda değerlendirilebilir. Ancak kendi ulusunun tarihini yazan bir kişi kendi başlangıcını, kendi geliş yerini, yaptıklarını, yapacaklarını, inançlarını, ideallerini söyleyecek – yazacaktır. 

Yeni gelen bu halklar ilk geldiklerinde yerleşik halkın içine girememiş dağlardaki mağaralara sığınmışlardır. 

Yunanca, ‘Büyük Ev’ anlamına gelen (megaron) ve bu adla anılan bir şehir bulunan ‘Megara’ Girit Adası ile birlikte bu halkların yerleştikleri yerlerden biriydi. Mitolojiye göre, Grek Teolojisin Baş Tanrısı Zeus, Girit’te bulunan bir mağarada dünyaya gelmiştir. Grek Dini bu mağarada şekillenmiştir. Günümüzde Grek Tapınaklarının kökeni olarak megaron gösterilir ve bu yapı da M.Ö 3000–2000 yıllarına tarihlenen Burdur - Beycesultan’daki yapı ile I. Binin başına tarihlenen Hatay – Reyhanlı’daki Tel Tayinat’taki yapı köken olarak gösterilir. Nedense kimsenin aklına her yönü ile anılan kelimeye işlevsellik kazandıran MAĞARA kelimesi gelmez. 

Mağaranın ortasına yakılan ateş çevresinde toplanarak ne yapacakları konusunda istişare eden kabile erkekleri kendi gelecekleri için Girit içine, Girit Adasını var eden Akdeniz uygarlıkları içine girmeye karar vererek mücadeleye girişmişlerdir. İlk isyan da Kronos’un oğlu Zeus tarafından öldürülmesi ile başlamıştır. Bu konunun mitolojik anlatımı ‘Kronos’un kendi çocuklarını yemesi, çocuklarından olan Zeus’un da var olma mücadelesi olarak anlatılmaktadır. Minos Uygarlığının iç karışıklıklar nedeniyle sona erdiği bilinmektedir. 

Pagan Kültüründe kral – imparator halkına faydalı işler yaptığında hayatta iken veya öldükten sonra tanrı olarak adlandırılmakta idi. Bu bağlamda Kral Zeus da takip eden halk önderlerince Tanrı ilan edilmiş ve Zei olan adı tanrı anlamına gelen ‘Diu – Die ile birleştirilmiştir. Bu halk başlangıcını Zeus’un isyanı ile başlatmış, takip eden süreçte ise dönemin dini inancını – teolojisini kabul ederek millileştirmişlerdir. 

Tanrılar Devler – Tanrılar Titanlar, Amazonlar savaşı olarak tanımlanan savaşlar bu halkın yayılma savaşlarıdır. Çünkü ilimize ‘Dev’ diye çevirdiğimiz ve hayali bir varlık olarak algıladığımız söz Grekçe’de ‘Demon – Halk’ anlamına da gelmekte, Titan ise hem ‘yayılma’ hem de büyük yılan – ejder anlamına gelmekte. Yılan, mitolojik bir simge olup insanı sokup kaçan hayvandır. İşgalcilere karşı gerilla harekâtı düzenleyen kişilerin ve bu kişilere karşı yapılan mücadele, kendilerini tanrı yerine koyarak hak sahibi gören bu halkların koloni savaşından başka bir şey olmadığı söylenebilir. 

Günümüzde de Irak Savaşına direnen kişiler terörist olarak tanımlanmakta. Aynı kişi başka biri tarafından veya bu eylemi yapanlarca ‘Direnişçi’ olarak anılmakta ve saygı duyulmaktadır. 

M.Ö 1200 yıllarında yapılan bu göç ve sonrasında başlayan talana, dönemin Anadolu halkı 400 yıl kadar mücadele etmiş sonunda hiçbir evladını geride bırakmayacak şekilde tüm erkekleri yok olmuş, kadınları Tanrıça – Kraliçe Astarte önderliğinde bu mücadeleye girmiş, neticede Tarhun rehberliğinde bir boy İtalya’ya, biri takım halk ise Karadeniz’in kuzeyine, Orta Anadolu’da yaşayan halklar Güneydoğu Anadolu’ya göçmüş, Ege, Akdeniz, Suriye ve Karadeniz kıyılarına Yunan Kolonileri kuran, ticaret yaparak gelişip uluslaşan bu halkları günümüzde Türkler, İyonlar – Yunan) modern dünyayı şekillendirenlerden İngiliz bilim adamları ise ‘Grekler’ diye adlandırmışlardır. 

Günümüzde yaşayan Yunanlıların bu halklar olmadığı bilinmesine karşın kendine Klasik Çağ denilen uygarlığı temel alan modern dünya düzeni tüm kavram ve tanımları bu çağı öz olarak algılayıp yorumlamaktadır. Bu dünyanın mitoloji yazarları da çok iyi bilirler ki mitolojik terimler tek tek ele alıp yorumlandığında bize dayatılan hikâyelerden çok farklı bilgilere ulaşılmakta ve bu durum da Klasik Çağ ile ilgili tüm bilgilerimizi değiştirmektedir. 

Greklerin milli kahramanı Perseus’un Medusa’yı öldürmesi önemli mitolojik konulardan birisidir. Kimdir Medusa ve milli kahraman bir kadını öldürerek neden ün kazansın? Mitolojide Medusa ‘gorgo’lar olarak adlandırılan ve dilimize, algımıza çirkin - acuze koca karılar olarak algılattırılan üç kadından ölümlü olanıdır. Ölümlü olmak ve ölümsüz olma durumları birer tanımdır. Anadolu’da hala doğal tıp ile uğraşan, doğum yaptıran, dua okuyan, vb. eylemlerde bulunan ‘ocak’ diye tanımlanan kişiler yaşamaktadır. Bu kişilere ve bu kişilerin eylemlerine modern tıpa inanan kişilerce koca karı düzmesi veya koca karı ilacı denmektedir. Ancak bu kişilerin işlevselliği toplumsal bir gerçektir. 

Bir başka mitolojik konu ise Greklerin Milli Kahramanı Herakles tarafından Amazonların Kraliçesi Hippolite’nin altın kemerinin getirilmesidir. Hippolite kelimesi çok kalçalı, geniş kalçalı anlamındadır. Yani Hippolite Medusa gibi bir kişinin ismi değil sanıdır. Ortaya çıkan Astarte figürlerinde ve takip eden çağlarda Artemis figürlerinde, bereketi simgeleyen yumrular bulunur. Astarte’de sadece genital bölgesinde bulunan bu yumrular Artemis’te tüm vücudu kaplamaktadır. Mitolojiye göre Amozon Kraliçesi Hippolite’ye altın kemeri Savaş Tanrısı Ares vermişti. Yani Greklere karşı yapılan mücadelede Amazon Tanrıçası ünlenmişti. Herakles, cesur Yunan gençleri ile giderek Amazon Kraliçesini öldürüp kemerini almıştır. Bu mitoloji üzerine pek çok yorum getirilebilir. Ancak Greklerin, günümüzde Holywood’un yaptığı gibi milli kahraman yaratarak tarihsel olayları ve kişileri farklı adlarla yineledikleri gerçeğini ortadan kaldırmamaktadır. Selinus C Tapınağı bezemelerinde bulunan Perseus’un Medusa’yı öldürme sahnesinde, Anadolulu yüz hattı ile koca kalçası ile koltuğunun altında bir at yavrusu ile betimlenmiş Medusa’nın gerçekte kim olduğu konusunda açık ipuçları vermektedir. Bu kişi, yazılı kaynaklarda; Amazon, Asyalıların Savaşçısı, Keçi Besleyici, kutsal hayvanı at olan çok güzel bir kadın diye ifade edilen Astarte’den başkası değil. 

M.Ö 1200 sonrasında Anadolu ve Suriye’nin tarihini Klasik Çağı yaratanlar yazdığından Astarte’nin, Hippolite’nin öcünün alınıp alınmadığı bilinmemektedir. Ancak Helenistik Dönemi yaratan İskender’in Anadolu’yu yaklaşık 200 yıl işgal eden Perslerden öcünü aldığı bilinmektedir. 

Kültürel alt yapının ait olduğu toplumu bir arada ve güçlü tuttuğu gerçektir. Kendini Anadolu kültürü ile kaynaştıran halkların varlıklarını devam ettirdiği de gözlemler arasındadır. Ancak bizler Anadolu kültürünü ne kadar tanıyoruz? Bu kendi kendimize sormamız gereken en önemli soru. Bireysel gücümüz sınırlı, ancak tarihsel – kültürel gücümüz sınırsız olduğunun farkına vardığımızda asıl gücümüze kavuşacağımıza inanıyorum. 20.01.2008 

Ahmet BEYAZLAR 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

Bu blog Editör'den Öneriler alanında yayınlanmıştır

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 13
Toplam yorum
: 5
Toplam mesaj
: 3
Ort. okunma sayısı
: 593
Kayıt tarihi
: 24.12.07
 
 

Anadolu'da var olan, varlığını Anadolu'nun yaşamına vermiş kişiler için var olanlara. Atatürk Ünive..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster