Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

17 Eylül '10

 
Kategori
Dünya Şehirleri
Okunma Sayısı
6547
 

Moena... İtalya'daki Türk Köyü

Moena... İtalya'daki Türk Köyü
 

Moena'yı Türk Köyü Yapan Adam


Seyahat planımızda bir değişiklik yapıyoruz. TV’den duyduğum İtalya’daki Türk köyü Moena'nın fazla uzakta olmadığını öğreniyoruz. İlk planımız Insbruck üzerinden Lichtenstein’a, oradan İsviçre’ye girmek şeklindeydi, şimdi Lienz’den İtalya’ya girecek, oradan önce İsviçre’ye geçeceğiz. Bu karar, geçtiğimiz yolun çetinliğinden dolayı ciddi gerilimler yaşamamıza sebep olacak…

Ertesi gün Graz’ı son kez dolaştıktan sonra, hemen her şehirde bulunan kaleye çıkmayı es geçerek Klagenfurt’a doğru yola çıkıyoruz. Kentin çıkışındaki bitpazarını görünce birkaç saatlik rötar yapıyoruz. Pazar günleri hemen her Avrupa kentinde bitpazarları kuruluyor. Profesyonel ya da amatör tüccarlardan bir hayli işe yarar eşyaları oldukça makul fiyata temin etmek mümkün…

Klagenfurt’ta kent merkezini ararken bir anda kendimizi şehir dışında buluyoruz. Geldiğimiz yerde bir hayli araba park etmiş. Dikkat edince buranın müzeyiandıran bir yer olduğunu anlıyoruz. Uygun bir yere park ettikten sonra, önünde durduğumuz yerin Miniatürk benzeri bir yer olduğunu öğreniyoruz. Adı Minimundus. Dünyanın en önemli yapılarının minyatür maketleri sergileniyor. Türkiye’den Ayasofya ve Süleymaniye Camii var. Maketlerin içinde onu çağrıştıran müzik yayını yapılıyor. Camiden yayınlanan ise oldukça güzel sesli bir hafızdan Kuran-ı Kerim…

Minimundus’un bitişiği sürüngen ZOO’su (Hayvanat bahçesi). Böyle yerlere kim gider diye düşünürken, kızım illa gireceğim diye tutturuyor. Annesiyle giriyorlar. Çektikleri fotoğraflar yılanlar, kurbağalar, sürüngenler, hamamböcekleri… Gençlerin acayip kitaplara neden ilgi duyduklarını daha iyi anlıyorum.

Klagenfurt fazla büyük bir kent değil, iki saatte önemli yerleri dolaşıp, az zamanda çok yer görmek niyetiyle Villach’a doğru yola çıkıyoruz. Yol üzerinde, gölün diğer ucundaki Velden’de kısa bir mola veriyoruz. Klagenfurt’tan sonra uğradığımız yerleşim yerlerinin hepsi göl kenarı kasabaları ve Avrupa’nın kalburüstü insanları tatillerini buralarda geçiriyor.

Avusturya’nın güney bölgesi Tirol diye tanınıyor. Tabiat muhteşem. Küçüklü büyüklü göller, nehirler, vadiler, dağlar. Orta Avrupa’da büyük nehirler bir acayip, ne tarafa aktığını anlamıyor insan. Eminim nehirler de aynı duyguları hissediyordur: “Yahu, biz ne tarafa gidecektik, bir bilene sorsak. Hah, şurada aval aval bize doğru bakan Türk bilir, ona danışalım.”

Dereler ise genelde Karadeniz derelerini andırıyor, dağlardan çağlayarak süzülüyor ve yolunu kaybetmiş nehirlere kavuşuyor. Villach’ta konaklamaya karar veriyoruz. Genelde ilk durağımız hariç otel rezervasyonlarını önceden yapmıyoruz, kalacağımız yeri kentin güzelliğine ya da yorgunluk düzeyimize göre kararlaştırıyoruz. Her gittiğimiz otelde pazarlık yapıyoruz. Çoğunlukla işe yarıyor, ya fiyat indirimi alıyoruz ya da büyük oda temin ediyoruz. Bazen sürprizle karşılaştığımız, kentte spor ya da kongre aktivitelerinden dolayı yer kalmadığı da oluyor. Altımızda araba olduğundan sıkıntı çekmiyoruz, en yakın kasabaya yollanıyoruz.Orta-Avrupa’da köylerde bile otel bulmak mümkün. İç turizm o kadar canlı ki, her taraf otel dolu.

Villach, diğer kentler gibi bir nehrin etrafına kurulmuş, küçücük ve şirin bir çarşısı olan bir kasaba. Şansımıza restoranlar açık. Sebebini sonradan anlıyoruz. Civar kasabalarda bir hayli İtalyan turist var. Sıcaktan bunalan İtalyanlar atlıyorlar arabalarına, ver elini dağlar. Hava bir hayli soğuk, sıcaklık 10 derecenin altında.

Ertesi gün Spittal’e doğru yola koyuluyoruz. Niyetimiz, broşürde gördüğümüz dağa çıkmak, ancak yağmur engel oluyor. Alp eteklerinde kâh kıvrılarak kâh kilometrelerce dümdüz giden yolda yavaşça sürüyoruz arabamızı. Manzara doyumsuz, kartpostallık. Heidi’nin köyü buralarda bir yerlerde olmalı, şimdi muhtemelen torun torbaya karışmış bir kocakarı olmuştur, ona rastlarız umuduyla bir köye giriyoruz. Köyde sadece evler var. İnsandan vazgeçtik, tek bir köpek yok etrafta, havlasın, saldırsın, heyecan yaşayalım.

O da ne? Dağlarda kar var. İki günden beri devam eden yağış Alp dağlarına kar olarak düşmüş. Tepeler bembeyaz. Bıraktığımızda İstanbul’da kavruluyorduk, şimdi ise, kısa şort ve tişörtle yola çıktığımızdan donuyoruz.

Spital’de duraklamadan Lienz’e sürüyoruz. Lienz muhteşem bir kent, Insbruck’u andırıyor. Etrafı karlı dağlarla çevrilmiş, ortasından yolunu bilen bir nehir akıyor. Diğer kentlerin aksine insan kaynıyor. Herkes dağ kıyafetleri içinde, ellerinde “Nordic walk” değnekleri, ya dağdan yürüyüşten dönüyorlar, ya da yürüyüşe hazırlanıyorlar.

Kızılay’a bildirdiğimiz acil battaniye talebimize cevap almayınca, en hesaplı mağazadan birer polar kazak satın alıyoruz.

Otellerde yer yok, zaten fiyatlar bir hayli yüksek. İnsanların yürüyerek tırmandıkları tepeye biz teleferikle çıkıyoruz. Alp Dağlarının her tepesi, her vadisi öyle güzel değerlendirilmiş, insanlığın hizmetine öyle güzel sunulmuş ki, ne binalar doğaya aykırı, ne de insanın ulaşamayacağı tek zirve kalmış. Araba ve bisiklet yolları, patikalar, teleferikler bir şekilde insanla doğayı bütünleştirmiş. Hem de asla tahrip etmeden.

Çıktığımız zirve, daha sonra mecburen geçeceğiz dağların yanında tepecik kalıyor. Tepede keçileri sevip kahvemizi içtikten sonra hemen yakındaki göle gidiyoruz. Göl dediysek, öyle büyük bir şey değil. 1970’li yılların İstanbul’unda yağmur yağınca sokaklarda oluşan su birikintilerinden azıcık daha büyük desem mübalağa olacak. Abant kadar diyelim. Farkı, şehirden 1500 metre yükseklikte olması. Etrafta onlarca otomobil, bisikletli, yaya… Gölün kenarında adeta gizlenmiş otel ise ahşap cepheli. Doğaya doyuyoruz, fazla oksijenden “ciğer fesadına” uğruyoruz…

Ertesi gün İtalya’ya girip Moena’ya gideceğiz. Hem bu yüzden hem de Lienz’de otel bulamadığımızdan, sınıra en yakın Sillian’da konaklamaya karar veriyoruz. Harita’da gören adam zanneder, ama burası bir köy. Gerçi köy deyip geçmemek lazım, sekiz-on oteli, marketleri, barları olan bir yer burası.

Kazaya uğramamak için otel arıyoruz. Bir ailenin işlettiği apart otelin son odasını tutuyoruz. Fiyat kent otellerinden pahalı. Bölgede yüksek sezonmuş. Etraf sıcaktan “Yandım Allah!” diye kaçan İtalyan turistlerle dolu. Zaten birkaç kilometre güneyi İtalya.

VE MOENA

Ertesi sabah erkenden İtalya’ya girdikten sonra Toplach, Cortina, Arabba yolunu takip ediyoruz. Bölgede bütün tabelalar İtalyanca ve Almanca. Burası Güney Tirol ve Birinci Dünya Savaşı sonuna kadar Avusturya toprağı. Avusturyalılar da tıpkı bizim gibi, Almanlar savaşta yenilince, mağlup(!) sayılıyor ve bölge İtalya’ya veriliyor, ancak aradan geçen yüzyıla rağmen doku fazla değişmemiş. Mimari İtalyan değil, İtalyancadan çok Almanca konuşuluyor, okullarda dileyene Almanca eğitim veriliyor.

Yolların haritada bol zikzaklı gösterilmesinden kıllanmıştım doğrusu ama bu kadarını asla beklemiyordum. Her ne kadar bariyerlerle güvenli hâle getirilmiş olsa da, yollar keskin virajlarla yüksek tepelere tırmanıyor, tırmanıyor, sonra yine aynı şekilde aşağıya iniyor, ardından tekrar tırmanış. Benim gibi yükseklik korkusu olanlar için korkunç bir durum bu. İki kilometrelik tepeden aşağıya bakmaktan avuçlarım terliyor, ikinci vitesten yukarı çıkamıyorum, ayağım devamlı frende, sağ elim tedbiren el freninin üstünde.

Keskin virajlar en az otuz derece içeriye doğru meyilli, yokuş iniş ise kırk beş dereceden aşağı değil. Zaten bu, motorlu araçların geçişi için maksimum eğimmiş…

Araya bir es verelim. Türkiye’de yollar yapılırken o eğimi tespit için teknik aletler kullanan Alman mühendisler Türklerin yöntemine şaşırıyor. Bizimkiler teknik alet yerine eşek kullanıyor. Eşeği salıyorlar, indiyse meyil kırk beşin altında, aksi halde eşek gidemiyor. Almanlar şaşkın, soruyorlar, “İyi de eşek bulamayınca ne yapıyorsunuz?” Bizimkilerin cevabı: “O zaman çaresiz, Alman mühendis kullanıyoruz.”

İşte eşeğin bile inmeye, çıkmaya tereddüt edeceği o yollardan geçiyoruz, eşekliğimizden…

Bu korkunç yollara rağmen korkuyla karışık keyif içindeyiz. Adrenalin had safhada, kıçımda korku terleri. Manzara müthiş. Dağ tepeleri sisler içinde, vadilerin şırıltısı Mozart’ın senfonilerini andırıyor.

Yollarda yüzlerce bisikletli. İçimden “Aklınıza şaşayım, ” diyorum. Motorlu aracın güç bela tırmandığı yollara insan kası nasıl dayanır? Motosikletliler ve otomobilliler kadar yayalar da var. Otobüsler de caba. Yüzlerce turist otobüs yolculuğunu tercih etmiş. Yollar Hacca giden kafileler gibi kalabalık. Ancak otobüsler, karşıdan araba gelince virajları dönmekte zorlanıyor, mecburen trafik duruyor, otobüsün geçişi sağlanıyor. ’60 yıllarda Samsun-Trabzon oto yolunu kullananlar bilir. Armenik tepesi diye bir yer vardı, çık çık bitmez, in in tükenmezdi. Bazen sürücü tedbiren yolcuları aşağı indirir, düzlüğe kadar boş gider, yürüyerek gelen yolcularla orada buluşurdu. Burası da aynen Armenik!

Yol üzerindeki köyler cıvıl cıvıl. Her birinde onlarca otel. Otellerin önünde hengâme. İnsanlar dağlara tırmanma hazırlığı içinde. Pso di Falzarego adlı bir tepeye geldiğimizde gözlerimize inanamıyoruz. Tepe karlar içinde. Eylül başında ortalık bembeyaz. Derhal arabadan iniyoruz, kendimizi karlara atıyoruz. Polar kazaklarımız valizde kalmış, kısa kollu tişörtler, kısa pantolonla dibimiz donuyor. Sıcaklık üç derece. Soğuğa rağmen değiyor. Yaz ortasında kartopu oynamanın keyfi doyumsuz.

Tepeden inişte, tıpkı uçak alçaldığı zaman olduğu gibi, kulaklarımızda büyük bir basınç oluşuyor…

Moena’ya ulaşım için çok daha uygun yollar var elbette, ama Avusturya’dan gelince daha iyisi imkânsız. Venedik, Zürih ya da Münih’ten otoban kullanma olanağı var. Kat ettiğimiz yol 100 kilometreden az ama tam beş saatimizi alıyor. Bunun iki saati yolda konaklama. Saatte ortalama 30 kilometre hızla gidebilmişiz…

Moena’yı televizyonda izlediğimizde bir köy izlenimi edinmiştik. Oysa Alp Dağlarının eteklerinde kurulmuş bir hayli gelişmiş modern bir kasaba burası. Ortasından büyükçe bir dere akıyor. Gözlerimiz Türk izi arıyor etrafta. Adı Türk köyü ne de olsa. Ancak ne bir cami var, ne tezek kokusu, ne de pınar başında bekleyen kızlar.

Efsaneye göre 1683’teki İkinci Viyana kuşatmasından dönen yeniçerilerden biri yolunu kaybedip kendini Moena’da bulur. Orada evlenir ve anarşik faaliyetlere girişerek halkı, haksız vergi toplayan dükalığa karşı ayaklandırır. Zamanla Türk geleneklerinin köye yerleşmesine vesile olur.

En nihayetinde bu bir efsane. İşin içinde İtalyanların marketing cinliği olma ihtimali yüksek. Viyana ile Moena arasındaki mesafe bir hayli fazla. Bugün ulaşımda zorluk çektiğimiz yere o günün koşullarında ulaşmak fazla olası gelmiyor bana. İtalyanlar bu iş iyi biliyor. Kız Kulesinden azıcık büyük Pisa Kulesini, sırf eğiliyor diye öyle bir pazarlıyorlar ki, binlerce turist, maketten azıcık büyük kuleyi görmek için Pisa’ya koşuyor. Moena’nın da öyle bir olay olduğuna dair ciddi şüpheler içindeyim. Hani her Türk’ün öbür tarafta cenneti garanti altına almak için cami yapma alışkanlığı burada da sürse, bir nebze daha inandırıcı gelecek. Kim bilir, belki de yeniçeri ateistti…

Aracımızı saati üç Euroluk bir parka bıraktıktan sonra yürümeye başlıyoruz. Parkın azıcık yukarısı Strata De Turchia (Türk Sokağı) ve Piaz de Turchia (Türk Meydanı). Meydan denilen yerde Taksim gibi bir alan aramayın, bir evin salonundan azıcık büyük bir yer.

Evlerden birinin duvarında yeniçerinin Moena’ya ulaşımı resmedilmiş. Duvar gibi dümdüz kayalıklardan tırmanıyor. Besbelli Akut üyesi…

Biraz daha ileride, yandaki resimde gördüğünüz büst var. Yeniçeriyi gösteren büstün sütununa ay yıldız işlenmiş. Önünde bir yalak ve yalağı suyla besleyen bir musluk. Öyle ya da böyle, İtalya’nın bir dağ kasabasında ülkemize ait bir iz görmek insanın hoşuna gidiyor.

Her yıl eylül ayında karnaval yapılıyor. Duvarlardaki yazılardan anladığımız kadarıyla eylülün ilk pazarı. Karnaval uğruna beş gün daha kalamazdık, Arnavut kaldırımlı, çoğunlukla daracık, şirin mi şirin diğer sokakları hızla dolaşarak kasabadan ayrılıyoruz…

Niyetimiz en yakın kent olan Bolzano’da konaklamak. Ara yol Auer adlı bir kasabadan sonra otobana kavuşuyor. Buraya kadar yine tepelerde dolaşıyoruz. Otobana inmek üzereyken tepenin birinde çok sayıda araç park etmiş , yolcular aşağıyı seyrediyor. Biz de niyetleniyoruz ama park yeri kalmamış. Bunca izleyicinin nereye baktığını dönemecin bir alt kıvrımında anlıyoruz. Aşağıda tarifi güç müthiş bir manzara var. Birbirine paralel iki yüksek ve düzenli dağ silsilesi ve bu dağların ortasında geniş bir vadi düşünün. Gelin birlikte sallayalım, ben diyeyim vadinin eni beş, siz deyin on kilometre. Uzunluğunu ise gözle görmek mümkün değil, onlarca kilometre.

Daha sonra aynı yeri maket üzerinde görünce nasıl bir yerden geçtiğimizi ancak anlıyoruz. Gerçekten de devasa ve “Vadim o kadar yeşildi ki, ” denilecek türden bir vadi. Tepeden bakınca çarpılıyorsunuz. Düze inince bu yeşilliğin milyonlarca elma ağacından kaynaklandığı anlaşılıyor. Ağaç demeye dilim varmıyor, elmaların sarktığı dallar bir asma sanki. Ağaçlar üzüm asması boyunda. İtalyanların “Çocukken ağaca tırmandım, elma çaldım, ” diye nostalji yapmaları imkânsız. O kısacık ve cılız ağaççıklardan sarkan onlarca elmayı görünce insanın nutku tutuluyor. Bolzano’ya kadarki 30-40 kilometrelik yolun her iki tarafındaki milyonlarca dönümlük arazinin tamamında elma yetişiyor. Ve o tarlalarda yetişen elmayla tüm dünyanın ihtiyacı karşılanır, milyonlarca ton reçel yapılır, hatta hoşafa bile artar. Dileyen suyunu içer, tanesini bırakır!

İtalya’da olduğumuzu ancak Bolzano kent merkezine girince anlıyoruz. İtalyan sürücüler bizden farklı değil. Yayalara yeşil yanınca hemen geçmemek lazım. Bir de bakmışsınız İtalyan bir sürücünün çarpmasıyla kanatlanmış uçuyorsunuz. Yere konmayabilirsiniz de… Omzunuza takılan kanatlar sizi göklere çıkarabilir.

Oysa diğer ülkelerin tamamında kurallara uyuluyor, yayalara haddinden fazla saygı var. Aracın durması için, yayanın yolu yarılaması gerekmez, karşıdan karşıya geçmeye niyetlenmesi bile fazlasıyla yeterli. Bunu hissetmediğinizde ana avrat düz gidiyorlar. Şahsen iki defa başıma geldi, arkamdan hiç anlamadığım bir dilde sopranolar söyleyen adamın biri, yüzümün kızarmasına neden oldu.

Yayalar gösterilen bu saygı sürücülere yok ne yazık ki. Diyelim yan yoldan gireceksiniz ya da benzinciden çıkıyorsunuz. Sinyalinizi veriyorsunuz, elinizi rica anlamında dışarı çıkarıyorsunuz, ama kimse yol vermiyor. Bu derece de gaddarlar. Kurallara harfiyen uyarlar, vicdanları ise körelmiş.

Bir arkadaşım anlatmıştı: Yanlışlıkla ters yola girdiniz mi, yandınız. Domuzluğuna gelip çarparlar. Hasarı siz ödeyeceksiniz çünkü.

Biliyorum fazla Hıncallaştık, sadede gelelim: Bolzano’da iki saat kadar mola veriyoruz. Kent büyükçe ve güzelce. Ancak o kadar güzel kasaba ve köyler görmüşüz ki, biraz tatminsizlik yaşıyoruz ve mutlaka daha iyisini bulacağız diye 30 kilometre daha kuzeydeki Merano’ya hareket ediyoruz.

İyi ki öyle yapmışız. Burası gördüğümüz kentler içinde en güzel olanlardan biri. Sıralama yapsak TOP 5’e kesin girer…

İtalya’nın kuzeyinde, Avusturya sınırına yakın güzel mi güzel, şirin mi şirin bir dağ kasabası olan Morena !918’e kadar Avusturya toprağı olduğundan Almanca konuşanlar İtalyancadan fazla. Kente girdiğimizde akşam olmak üzere. Dükkânlar kapalı olsa da, sokaklar cıvıl cıvıl. Dağlardan yürüyüşten dönenler bunlar.

Otel arıyoruz. Fiyatlar bir hayli yüksek, birkaç otelden “Biraz düşünelim ve tschüss!” diyerek ayrılıyoruz. Araba kullanmaya takatim olsa, başka yere gazlamaya tereddüt etmeyeceğim. Beşinci otel diğerlerine göre makul, kalmaya karar veriyoruz. Fiyatların yüksekliği binlerce Alman’ın kuzeyden buraya doğru akmasından. Bir-iki ay sonra kar bastırınca başka yerler tercih edilecek.

Kentin güzelliği, Alplerden gelişini ve şehri tam ortadan bölüşünü izlediğiniz çay, Avusturya mimarisiyle inşa edilmiş binalar, şirin çarşı, Arnavut kaldırımları ve çay üzerindeki köprülerden geliyor. Derenin kesintisiz şırıltısı insanın içini huzurla dolduruyor. E, yan etkisi de kasıklara basınç yapan idrar. Dikensiz güle burada rastlamak imkânsız…

Hava kararınca içimi hüzün kaplıyor. Eşim ve kızım yanımda, ama memleketi özlüyorum. Zerzevatçının sesini, araba kornalarını, caddelerdeki hengâmeyi, bir türlü açılmayan trafiği, köpek havlamalarını, sabahın köründe çalışmaya başlayan şantiyelerin gürültüsünü… Mazoşist miyim, neyim?

Büyükannem köyden İstanbul’a gelse, iki haftada sıkılır, geri dönmek isterdi. “Bülbülü altın kafese koymuşlar, gene vatanım, demiş, ” diye izah ederdi özlemini. Ben daha haftasını doldurmadan altın kafesten sıkılmaya başlıyorum…

Devam edecek…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 167
Toplam yorum
: 296
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 1723
Kayıt tarihi
: 03.10.07
 
 

1958’de Trabzon’da doğdu. Darüşşafaka Lisesi ve M.Ü. Siyasal Bilimler Fakültesi'nden mezun oldu. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster