Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Ağustos '19

 
Kategori
Yetenekler
Okunma Sayısı
75
 

Müdür Böyle Olur İşte

ister müdür koltuğunda oturayım

ister bakan

benim gibi bir insan

doğmadı henüz anasından!

H. E.

 

       “Müdür dediğin nasıl olmalı?” diye sorsalar, şöyle cevap verirdim:

       “Müdür dediğiniz her şeyden önce çok sert ve çok ciddi olmalı! Kesinlikle hiç gülmemeli! Emir vermek dışında yönettiği kurumun hiçbir çalışanı ile görüşmemeli, konuşmamalı!

       Müdür denen insandan herkes biraz çekinmeli, korkmalı. Kimse O’na her düşündüğünü söyleyememeli. O ne arzu ederse karşındaki, “Emredersiniz efendim, baş üstüne efendim.” demeli. Yasa ve yönetmeliklere, kural ve geleneklere aykırı bir iş bile olsa, asla mazeret bildirmemeli.

       Müdür dediğimiz, sık sık kendini övmeli. Ara sıra da olsa, “Siz benim kim olduğumu biliyor musunuz?” diyerek gözdağı vermeli. Hiçbir personelinin evi, eşi, çocukları ve sorunlarıyla ilgilenmemeli. Duruşu, oturup kalkışı ve dahi bir üstü dışındaki herkesi küçümseyici tavırlarıyla farklı bir insan olduğunu sezdirmeli!”

       Zaten böyle değerli bir insan, böyle üstün niteliklere sahip bir yönetici olmasa, üstleri O’nun bu özeliklerini takdir etmese, onca insan içinden niçin bir başkasını değil de O’nu “müdür” seçsinler; değil mi ya!

       Ben bunu bilir, bunu söylerim de, 1930’lu yıllarda, Hasan-Âli Yücel adında -bu özellikleri taşımayan- bir öğretmeni niçin Ankara Gazi Eğitim Enstitüsü Müdürü yapmışlar, anlayamadım!

       Niçin mi?

       Benim bildiğim ve yukarıda tarif ettiğim müdürlere hiç benzemiyor da onun için…

       Bakın, nasıl bir müdürmüş O.

       Büyük boy 558 sayfalık Piramidin Tabanı kitabının yazarı, Beşikdüzü ve Hasanoğlan Köy Enstitüsü ile Hasanoğlan Yüksek Köy Enstitüsü’nün Kurucu Müdürü Hürrem Arman anlatıyor:

       1930’lu yıllarda Gazi Eğitim Enstitüsü ile Ankara Tren İstasyonu arası bomboştur. İstasyonda “Hacı’nın Kahvesi” denen bir dinlenme yeri vardır. Enstitü öğrencileri sık sık buraya kahve içmeye gider.

       Hürrem’in arkadaşlarından Nejat, Hasan-Âli’nin göreve başladığı ilk günlerde, ikinci dersten sonra Hacı’nın Kahvesi’ndedir yine. Kahvesini içip üçüncü derse yetişmek için hızlı adımlarla okula gelirken, müdür yardımcısı ile bahçeyi gezen yeni müdürle karşılaşır. Yücel, hiç konuşmadan, kalın kaşlarını kaldırarak el hareketleriyle nerden geldiğini sorar.

       Öğrenci Nejat, hiç ıkınıp sıkılmadan, “istasyondaki Hacı’nın Kahvesi’nden kahve içmekten geldiğini” söyleyip şöyle devam eder:

       “-Efendim, görüyorsunuz ya ben ihtiyarım. İki dersten sonra bir kahve içmeden kafam yerine gelmiyor.”

       Siz müdür olsanız, bir öğrencinizin sanki dalga geçer gibi böyle saygısızca konuşması karşısında haklı olarak kızarsınız; değil mi?

       Yeni müdür ne yapmıştır, dersiniz!

       Tahmininizin tersine, öğrencinin gerçeği saklayıp gizleme gereği duymadan, olanı olduğu gibi anlatış biçimi çok hoşuna gider Hasan-Âli’nin. Yanındaki Müdür Yardımcısı Halil Vedat Fıratlı’ya dönüp:

       -Bazı ehibbayı kiramın (temiz soylu, şerefli ve ulu kişi) kahve içmeden kafalarına ders girmiyormuş. Bizim de, tüm öğretmen arkadaşlarımızla birlikte buna ihtiyacımız var. En kısa zamanda okulumuzda bir kahve ocağı açalım; der.

       Halil Fırat Bey, okulda bir çay-kahve ocağı açılması görevini Hürrem Arman’a verir. En kısa zamanda mangal, kömür, çaydanlık, gaz, bardak ve fincan gibi gerekli malzemeler alınır. Çay-kahve ocağının açılışını, kalabalık bir öğretmen grubuyla gelen Müdür Hasan-Âli bey yapar.

       Ne dersiniz?

       Müdür dediğiniz, benim yazının girişinde anlattığım gibi değil, böyle olur işte!

       Yazar Hürrem Arman’ı dinleyelim:

       “Cumartesi günleri öğle yemeğinden sonra, bütün öğrencileri salonda toplayıp “haftanınkritiği” sohbetlerini özlemle beklerdik. Kendisi sahneye çıkar, aralıklı oturmamıza izin vermez, “Dirsek temasımızı kaybetmeyelim.” derdi.

       “Çok etkili hatta sanatkârca konuşmasıyla, hafta içinde gördüğü olumsuz davranışları usta bir eğitimci inceliği ve kırmayan alaycı deyişleriyle sahnede canlandırır, bazen aramızda bulunan tanıdığımız tiplerin taklitlerini yapar, ad söylemeden eleştirirdi. Fakat biz bunların kim olduğunu anlardık.

       “Hasan-Âli’nin içerlediği birkaç şey vardı. Zincir veya tespih kullanmak, lastik giymek, baston veya şemsiye taşımak, tıraşlı gezmek… Daha birçok davranışlarla birlikte bunları doğulu bir karakterin tipik nitelikleri sayardı.

       “Yemekhanede masaları dolaşır, yemeklerden şikâyet ve isteklerimizi sorardı. Bizim masaya geldiği zaman hepimize adlarımızla seslenir,  özelliklerimize göre iltifat eder, sorular sorardı. Hamit de bizim masadaydı. Onu daima sakalları uzamış görürdü ve her seferinde, “Duasını yaptıralım.” derdi.

       “Oysa Hamit her sabah erkenden kalkar, göbeğini eritmek için beden hareketleri yapar ve tıraş olurdu. Fakat çok kıllıydı. Bütün vücudu uzun kıllarla kaplıydı. Her sabah tıraş olduğu halde öğleye kadar sakalları gene uzardı. Fakat bu durumu bir türlü anlatmaya yanaşmazdı. Bir gün Turgut dayanamadı. Hasan-Âli ile konuştu. Hasan Âli’nin, “Ya!..”deyişini hiç unutmam. Hamit’ten özür diledi ve olayı cumartesi günü sahneye getirerek herkesin içinde de bunu tekrarladı.”

       Öğrencisinden özür dileyen bir müdür!.. Hem de tüm öğrencilerin karşısında… Çok merak ediyorum; özür diledikten sonra, boyu bir karış küçülmüş müdür acaba?

        Sözü yazar Arman’a verelim yine:

       “Sürekli olarak aramızda idi. Müsamerelerde, diğer toplantılarımızda bulunurdu. Geniş kültürüyle, ince zekâsı ve anlayışıyla üzerimizde büyük etkiler yapardı. Ölümüne kadar, seyrek de olsa, O’nunla görüşmek mutluluğuna eriştim.”

       Ne yazık ki, bizim İstanbul Çapa Eğitim Enstitüsü’nde mesleğini ve öğrencilerini böylesine büyük bir aşkla seven örnek alınacak bir müdürümüz olmadı. (1959 – 1961)

       Hasan-Âli Yücel, Ortaöğretim Genel Müdürü olarak atanınca, yerine Halit Ziya Kalkancı gelir. Bu müdür de göreve başlar başlamaz gerçek anlamda bir öğrenci yönetimi kurar. Öyle ki, bütün öğrencilerden oluşan genel kurulun aldığı kararlar kesindir. Ve okul idaresinin bu kararları uygulaması zorunludur.

       Genel kurullarda okul bütçesinden temizliğine, ihalelere, derslere, öğretmenlerin eleştirilmesine kadar her şeyi tartışmak serbesttir. Müdür ve öğretmenlerin de katıldığı bu toplantılarda onlar da fikirlerini söyler. Ancak çoğunluk neye karar verirse, müdür ve öğretmenler buna uyar.

       Özgürlük budur, demokrasi budur işte! 1932 - 1933 yıllarında, Hasan-Âli Yücel ve Halit Ziya Kalkancı gibi müdürleri,  İsmail Hakkı Tonguç gibi öğretmenleri olan öğrenciler ne şanslı gençlermiş!

 

                                                                                       Hüseyin Erkan

                                                                  huseyinerkan@dilemyayinevi.com.tr                   

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 259
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 264
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster