Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

24 Şubat '11

 
Kategori
Ben Bildiriyorum
Okunma Sayısı
39
 

Muhteşem Yüzyıl, gerçekten muhteşem mi?

“Muhteşem Yüzyıl” ve o yüzyılın “Muhteşem Hükümdarı”nı, şöyle bir mercek altına almaya ne dersiniz? Bilirsiniz; İstanbul’da “Şehzadebaşı” diye bir semt vardır. Aksaray’la Unkapanı, Vezneciler ile Saraçhane arasında… İstanbul Büyükşehir Be-lediye Binası’nın karşısında da Şehzadebaşı Camisi ve külliyesi… (Kusura bakmayın, camisi demek dururken “camiî” demiyorum ben.) Düşündünüz mü hiç, o cami ve külliyeye niçin “Şehzadebaşı” adı verilmiştir? Şehzadenin padişah oğlu demek olduğunu biliriz de hepimiz, “Şehzadebaşı” ne demek oluyor ki? Bu camiyi Kanûnî Sultan Süleyman’ın yaptırdığını söylersek, bu size bir şey ifade eder mi? Şöyle bir deşelim bakalım, o yılları, ne çıkacak karşımıza: Kanûnî’nin bilinen hasekileri (yani eşleri) Mahidevran Sultan (Gülbahar), Hürrem Sultan ve Gülfem Hatun’dan olma sekiz şehzadesi var: Mahmut, Mustafa, Murat, Mehmet, Abdullah, Selim, Beyazıt ve Cihangir… Bunlardan ilk üçü dışındaki beş şehzade, Hürrem Sultan’dan doğma… Yani öz kardeşler… Sekiz Şehzade’den beşi, Kanûnî sağken, ecelleriyle ölür. Böylece, üç şehzade kalıyor geriye. Biz, dizide gördüğümüz, Mahidevran (Gülbahar) Hatun’dan olma Şehzade Mustafa’-nın öyküsüne bakalım önce: 1544’te bir divan toplantısında (divan toplantısı, bir bakıma bugünkü Bakanlar Kuru-lu toplantısı) Veziriazam Hadım Süleyman Paşa ile Deli Hüsrev Paşa’nın hançer çekerek kavga etmeleri üzerine Kanûnî ikisinin de görevine son verip Hürrem Sultan’dan olma kızı Mihrimah’la evli olan damadı Rüstem Paşa’ya verir mührü. 1547’de bir buçuk yıl süren İran Seferinde, Manisa’daki şehzadesi Selim’le, Akşehir’-de Beyazıt’la, Sivas’ta Mustafa’yla görüşür. Tebriz’i işgal eder, Şirvanşahlar Osmanlı Dev-leti’ne bağlanır. İran hükümdarı Şah Tahmasb, Osmanlılarla savaşmayı göze alamayıp iç bölgelere çekilir. Bunun üzerine Kanûnî de İstanbul’a döner. Üç yıl sefere çıkmayan Padi-şah, “Sultan Süleyman Kanunnâmesi”ni hazırlar. (Kendisine “Kanûnî” sanının verilmesi bu yüzdendir.) İran’ın, doğu sınırlarımızı ihlal ettiğini öğrenen Padişah, 1553 Ağustos’unda yeniden İran’a yönelerek Nahçıvan Seferi’ne çıkar. Daha önce Anadolu’ya giden Sadrazam Rüstem Paşa, Şehzade Mustafa’nın tahtı ele geçirmek için fırsat kolladığına ilişkin raporlar gönderir. Ve hep iddia edilir ki, Rüstem Paşa, bu tür raporları kayınvalidesi Hürrem Sultan’ın teşvik ve talimatıyla yazmıştır. Rüstem Paşa’nın komplo ürünü olan bu tür raporlarından haberi olmayan Şehzade Mustafa, askerleriyle birlikte Konya Ereğlisi’nde orduya katılır. Babasının elini öpmek üzere padişah çadırına (otağa) geldiğinde, Kanûnî’nin emriyle dilsiz cellâtlara boğdurulur. Bu sırada Sultan Süleyman 59, Şehzade Mustafa 35 yaşlarındadır. Kendisine Kanûnî sanı verilmiş bir padişahın, hiç araştırıp soruşturmadan, suçlanan şehzadesine hiçbir şey sormadan, onu yargılamadan ölüme mahkûm etmesini aklım almıyor benim. Nitekim Yeniçeriler, Şehzadenin boğdurulmasını bir cinayet sayarak sadrazamın cezalandırılması için harekete geçerler. Padişah, aynı gün, Rüstem Paşa’yı azlederek İstanbul’a gönderir. Bu cinayetten (ki, Yeniçeriler gibi, ben de cinayet diyorum Şehzade’nin boğdurulma-sına) en çok etkilenen, Kanûnî’nin yanından ayırmadığı küçük oğlu Cihangir olur. Bu aşırı duygulu şehzade, üvey abisinin boğdurulmasından 50 gün sonra Halep’te ölür. (Acaba, bir suikasta mı kurban gitmiştir o da?) İran Şahı, yine savaşamayıp geri çekilir. Sonunda Tebriz ve Irak’ı Osmanlı’ya bıra-kan Amasya Antlaşması imzalanır. İstanbul’a dönen Padişah, Rüstem Paşa’nın yerine Sadrazam yaptığı Kara Ahmet Pa-şa’yı Hürrem Sultan ve kızı Mihrimah’ın telkinleri sonucu boğdurup mührü yeniden Rüstem Paşa’ya verir. Hürrem Sultan, 1558’de ölür. Oğulları Beyazıt ve Selim, taht kavgasına tutuşurlar. Beyazıt, Konya’da yapılan savaşta yenilerek Amasya’ya çekilir. Kanûnî, bu kavgada Selim’in yanında yer alır. Âsi saydığı oğlu Beyazıt’ı tepelemek üzere harekete geçmeye hazırlanırken, şehzadenin iki bin kişilik bir kuvvetle İran’a sığındığını öğrenir. Barış antlaşması imzaladığı Şah Tahmasb’la mektuplaşıp Beyazıt ile oğullarını boğ-durtup cesetlerini Sivas’a getirtip gömdürür. Çevresinde eğilip bükülenleri ve haremi düşünerek padişahlığın çok zevkli bir iş ol-duğunu zannediyorsunuz siz, değil mi? İki oğlunu ve torunlarını, (sebep ne olursa olsun) boğdurtmak zorunda kalan, isterse cihan padişahı olsun, hangi baba ızdırap çekmez ki? “-Haklısın muhterem, haklısın da… Şehzadebaşı Camisi’ne niçin Şahzedebaşı den-diğini açıklamıyor ki bu yazdıkların.” diyorsunuz, öyle mi? Haklısınız… İşte, tam o sorunun cevabına geldi sıra: Kışı Edirne’de geçiren Sultan Süleyman, 1543 baharında Estergon Seferi’ne çıkar. Estergon ve Belgrat kaleleri alınır. Barbaros da Akdeniz’de başarılar kazanır. Ancak bu ba-şarıların sevinci kursağında kalır padişahın. Zira oğlu Mehmet’in Manisa’da öldüğü habe-rini alır. Cenaze İstanbul’a getirilir. Padişah, “Şehzadeler güzidesi Sultan Mehmet’im” di-yerek tarih düşürdüğü şehzadesi için büyük bir külliye* yapılmasını emreder. Ve Şehzadenin na’şı türbesinin yapılacağı yere gömülür. Mimar Sinan’ın eseri olan bu cami ve külliyenin yapımına 1544’te başlanmıştır. Dört yılda tamamlanan caminin iki şerefeli iki minaresi vardır. Kanûnî’nin, İran Seferi sırasında Halep’te bulunduğu sırada ölen küçük oğlu Şehza-de Cihangir’in cenazesi de İstanbul’a gönderilmiş ve abisi Şehzade Mehmet’in Şehzadebaşı Camisi’nin yanındaki türbesine gömülmüştür. Osmanlı Devletinin 10. Padişahı Sultan Süleyman’ın sekiz şehzadesinden beşi kendi eceliyle, ikisi de babalarının emri sonucu boğdurularak öldürülmeseydi ne olurdu; dersiniz? Bildiğiniz gibi, elbette şansı yaver giden biri tahta çıkar, “devletin saadet ve selameti için” (!) emir vererek yedi kardeşini öldürtür idi. Kusura bakmasın kimse, 16. yüzyıl, benim için, söylendiği gibi, öyle “muhteşem bir yüzyıl” falan değil… Benim muhteşem yüzyılımda, iktidar olmak için, ya da iktidar olduktan sonra, o koltukta ömür boyu kalmak için, ne kardeş katli var, ne oğul katli… (*) külliye: Cami ile birlikte medrese (okul), kütüphane, imaret (muhtaçlara yardım kuruluşu), türbe, aşevi, kervansaray (otel), çarşı ve hastane topluluğu…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 263
Toplam yorum
: 50
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 263
Kayıt tarihi
: 21.02.11
 
 

1942'de Antalya'ya bağlı Akseki ilçesinin Gödene (Menteşbey) adlı kuş uçmaz kervan geçmez bir köy..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster