Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

23 Eylül '12

 
Kategori
İnançlar
Okunma Sayısı
3662
 

Muhyi'ddin Arabi-1

Muhyi'ddin Arabi-1
 

İbnu’l-Arabi, sözlerinin Kur’an olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmiştir. “Bu, bundan dolayı O’nun zikridir ve Kur’an’dır.”


Muhyi'ddin Arabi 17 Ramazan 560 (1165) tarihinde Endülüs’ün Mürsiye şehrinde doğdu. Sekiz yaşında babasıyla beraber İşbiliye (bugünkü Sevilla) geldi. Henüz çocuk denecek yaşta kendisiyle görüşen İbn Rüşd, onunla görüştüğünden son derece memnun kalmıştı. Birçok şeyhlerden istifade eden İbnu’l-Arabi’nin ilk şeyhi, okuması yazması olmayan fakat maneviyatta çok ileri mertebelere yükselmiş olan Ebu Ca’fer al-‘Uryani’ dir. Bundan başka 55 şeyhten feyiz almıştır.

Arabi 590 (1194) yılında seyahate başlamış, Tunus’a gelmiş 591 (1195) de Fas’a geçmiştir. 595 (1199) de Kurtuba’da İbn Rüşd’ün cenaze merasiminde hazır bulunmuş, 597 (1201) de Mağrib şehirlerinde gezmiş, ertesi yıl hac gayesi ile Mısır’a gelmiş, Kahire’de Takiyyu’d-din Abdurrahman’ın elinden Hızır’ın hırkasını giymiştir. Mısır’dan Kudüs’e geçmiş buradan da yaya olarak Mekke’ye varmış, 598 (1202) yılı hac farizasına yetişmiştir. İki yıl Mekke’de kalmıştır…

601 yılı hac mevsimi sonunda Anadolu hacılarının daveti üzerine onlarla birlikte Bağdad üzerinden Anadolu’ya gelmiştir. Malatya’da hacdan beraber geldiği Mecdu’d-din İshak’ın evinde kalan İbnu’l-Arabi, onunla beraber Konya’ya gitmiştir. Daha sonra Bağdad’a uğrayıp 602 (1205) de Kudüs civarında, 12 Şaban 603 (22  Mart 1207) de Mısır’da, 604 (1208) de Mekke’de bulunmuştur. 606 (1209) da Konya’da Risaletu’l-Envar’ı yazmıştır. İki yıl sonra 608’de Bağdat ve Halep’te bulunmuştur. 612 (1215) de Konya Aksaray’a gelmiş, aynı yılın Ramazan ayında Sivas’ta bulunmuştur. Daha sonra Malatya’ya gelmiştir. Burada dostu Mecdu’d-din İshak’ın oğlu Sadreddin Konevi’yi yetiştirmeye başlamıştır. Oğlu Sadu’d-din Muhammed 618 de burada doğmuştur. Nihayet 627 yılında Şam’a yerleşmiştir. 638 (16 Ekim 1240) tarihinde 78 yaşında iken vefat etmiş, Kasiyun Dağı eteğinde bulunan türbesine defnedilmiştir.

Dörtyüzden fazla eser veren İbnu’l Arabi, ilmini doğrudan doğruya Allah’tan aldığını söylemektedir. Ona göre kendisinin hiçbir iradesi yoktur. Kendisi Allah’ın kapısında boynu bükük, O’nun emrine muntazır durmakta, o kapıdan ne sızarsa onu yazmaktadır. Kalbine gelen bilgileri yazmak hususunda o, muhtar değil, mecburdur.

İbnu’l-Arabi, sözlerinin Kur’an olduğunu söyleyecek kadar ileri gitmiştir. “Bu, bundan dolayı O’nun zikridir ve Kur’an’dır.”

At-Tanazzulatu’l-Mavsılliyye’sinde şöyle diyor: “Ruhu’l-Emin kalbime inince terkibim dağılıyor, bana zan, tahmin ve şüpheden uzak bilgiler veriyor.” Burada inen meleğin Hz. Rasulullah’a (s.a.v)  inen Cebrail olmayıp sadece bir melek olduğunu, bütün melekler emin olduğu için kendisine gelen meleğe Ruhu’l-Emin dediğini ve asla Rasulluk iddiasında bulunmadığını söylüyor.

İbnu’l-Arabi, kendisine Hatemu’l-Velaye ünvanını vermiştir. Nasıl Hz. Muhammed (s.a.v), Nebiliği tamamlamışsa o da veliliği tamamlamıştır. Hz. Rasulullah’ın (s.a.v) bir teşbihi vardır: “Ben Nebi ve Rasuller arasında tıpkı bir ev yapıp bir tek kerpici eksik gelen adama benzerim. İşte, o kerpiç benim. Benden sonra Nebilik yoktur.” İşte İbnu’l-Arabi de kendisini velayet evinin duvarına konan son kerpiç sanmaktadır.

Fususu’l-Hikem’de 27 Nebi/Rasullere her birine bir fasıl ayırmıştır. Kendi ifadesine göre bu kitabı Hz. Muahmmed’e (s.a.v.) 627 yılı Muharreminin son on gününde yani kendisi 65 yaşında iken Şam’da kendisine vermiş ve faydalansınlar diye bunu insanlara duyurmasını emretmiştir.

Bilginler O’nun hakkında üç gruba ayrılmıştır:

1 ) Birinci gruba göre İbnu’l-Arabi büyük bir alim, bir mürşid-i kamildir. Yazdığı kitaplar, onun kudretinin büyüklüğünü gösterir. Gerçekten O şeyh-i ekber denmeye layıktır. Kadi Şihabu’d-din Ahmed az-Zebidi, Cemalu’d-din Muhammed al Kirmani, Mecdu’d-din Firuzabadı, Şeyhu’l-İslam İbn Kemal bu görüşte olan bilginlerdendir.

2 ) İkinci gruba göre İslamın itikadi, ameli ve ahlaki esasları Kur’an, Sünnet ve büyük müctehidlerin icmaiyle sabittir. Gerçek mutasavvıflar ve bütün bilginler dini tabirlere riayet edegelmişlerdir. Yanlış telakkilere, sapıtmaya sebep yazılar ve sözler kabul edilemez. Hele zarurat-ı diniyye  denilen Allah’ın ezeliliği, yaratıkların sonradan oluşu gibi inanç sorunlarına aykırı sözler söylemek, İslam ile ilgiyi kesmektir.

Muhy-i’d-din Arabi kuvvetli bir bilgindir ama dini ölçülere aykırı sözleri vardır. İbnu’l-Arabi, bütün akidelerin doğru olacağını, bütün putların bir parça tanrılığa sahip bulunduğunu, tanrılık iddia edenin davasında doğru olduğunu, Fir’avn’in tertemiz gittiğini, mescitte cünüp ve hayz halinde durmanın mubah olduğunu iddia etmekle dinden çıkmıştır. İbnu’l-Arabi’nin en kuvvetli muhalifi İbnu Teymiyye’dir.

İslam aleminde muhalifleri çok olmakla beraber, İbnu’l-Arabi’nin fikirleri geniş bir yayılma alanı bulmuştur. Muhalifi olan bilginler dahi onun fikirlerinin etkisinden kurtulamamışlardır. İbnu’l-Arabi’nin en çok muhalefete sebep olan görüşleri özetle şöyledir:

- 1- Adem Fassında: “O’nu tesbih ederim ki O, tıpa tıp insanın kendi kendine nisbeti gibidir.”

- 2- “İnsan ezeli, sonradan olmuş (hadis), daimi, ebedi neş’edir.”

- 3- “Biz Hakkı ne ile niteledikse biz de o niteliğin aynıyız, Hak da kendisini bizimle niteledi. Ne zaman O’nu görsek, kendimizi görürüz; ne zaman O bizi görse kendisini görür.”

- 4- İsmail ve Eyyub Fassında ve Futuhat’ta: “Kafirler nardan çıkmazlarsa da sonunda azap kendilerine tatlı olur. Cehennemin ateşinden, kızgın sudan zevk alırlar; nasıl cennettekiler ebedi nimetten lezzet alıyorlarsa.”

- 5- Musa Fassında ve Futuhat’ta: “Fir’avn mü’min olarak öldü, tahir ve mutahhar (tertemiz) olarak ruhu alındı. O’nun “Alemlerin Rabbi nedir?” diye Hakk’ın hakikatinden sorması doğrudur.”

- 6- Musa Fassında: “Yüce melekler dolaylı olarak unsurlardan yaratılan bütün yaratıklardan üstündür. İnsanlık rütbe itibarıyla yersel ve göksel meleklerden üstündür. Yüce melekler de “Böbürlendin mi, yoksa yücelerden mi oldun?” .... tanrı nassının ifadesi gereğince bu insan türünden üstündür.”

- 7- Futuhat’ta : “O Allah’ı tesbih ederim ki icadettiği eşyanın aynıdır.”

- 8- Nuh Fassında: “Hakikat ehli yanında tevhid de tenzih, tecrid ve takyidin aynıdır. Allah’ı tenzih eden, ya Rabbi bilmiyor veya edebi az, gafildir. Zira Hak, bütün yaratıklardan meydana çıkmıştır. Her kavramda görünen O dur. Teşbih edip Hakk’ı kayıtlı ve sınırlı gören, O’nun mabud olduğunu bilmeyen, tenzih etmeyen de böyledir. Teşbih ile tenzihi birleştirenlerdir ki Hakk’ı gereği gibi bilmişlerdir. Yalnız bir tarafı görmek eksikliktir.”

- 9- Nuh Fassında: “Büyük bir tuzak yaptılar” ayetinde “Allah’a davet, çağırılan bir tuzaktır.” Birkaç satır sonra: Mekirlerinde dediler ki: “İlahlarınızı bırakmayın” eğer onlar tanrılarını bıraksalardı bunlardan terk ettikleri kadar Hakk’ı bilirlerdi. Zira Hakk’ın her mabudta özel bir vechi vardır.

3) Üçüncü gruba göre Şeyhi Ekber’e güzel zan beslemeli fakat kitaplarını okumamalıdır. İbnu’l – Arabi hakikaten büyük bir insandır. İbadet ve taat konusunda son derece gayret sahibidir. Eserlerinin çoğu da kitap ve sünnete uygundur. Ama İttihat ve Hulul’e dair yazıları da vardır. Bunları okumak zararlıdır.

İbnu’l-Arabi’nin, yanlış anlaşılan sözleriyle bilinen manayı kasdetmediğini pekiştirmek için şu misali verirler:

Bir gün müritlerinden biri onun şu şiirini okumuş:

Ey beni gören ve benim kendisini görmediğim! Ne kadar O’nu görsem, O beni görmüyor.

Dinleyen biri itiraz ederek demiş ki: “O’nun seni gördüğünü bildiğin halde nasıl görmediğini söylüyorsun?” Ibnu’l-Arabi, hemen şöyle demiş:

Ey beni suçlu gördüğü halde kendisini cezalandırıcı görmediğim: Ne kadar ben kendisini nimet verici olarak görüyorum da o beni tevbe edici görmüyor.

Bu da gösteriyor ki şeyhin sözünde zahir mana kastedilmemiştir.

İbnu’l-Arabi’nin savunucusu olan ve Futuhat’ı özetleyen Abdu’l-Vahab Şa’rani de şöyle diyor:

“Futuhat’ı özetlerken ehli sünnet mezhebine aykırı düşen birçok şeyler gördüm. Bunları muhtasara almadım. Ben sanıyordum ki bu attıklarım, Şeyh Muhyi’d-din’in kendi sözleridir. Nihayet bize değerli alim Şemsu’d-din Seyyid Muhammed ibn as-Seyyid Ebi’t-Tayyib al-Medeni (955/1548) geldi. Bu hususu onunla konuştuk. Bana Konya’da Şeyh Muhyi’d-din’in el yazması nüsha ile karşılaştırdığı bir nüsha çıkardı. Orada benim ehli sünnete muhalif bulup kaldırdığım şeylerden hiçbirini göremedim. Anladım ki bugün Mısır’daki nüshaların hepsi şeyhe iftira için ehli sünnet inançlarına aykırı şeyler sokulmuş, tahrif edilmiş bir nüshadan yazılmıştır. Onun Fususuna ve öteki kitaplarına da aynı şeyler yapılmıştır.”

İbnu’l-Arabi’nin devamlı sekir halinde yazdıkları, onun vahdet-i vücud görüşünü meydana getirmiştir. Bu görüşe göre alemde tek bir varlık vardır. Bu varlık Allah’a aittir. Alem, Allah’ın  isim ve sıfatlarının görünümlerinden ibarettir.

Keşfu’z-Zunun’da tasavvufi açıdan sadece Kehif suresine kadar bir tefsiri olduğuna işaret edilir. Genel tefsirciler metoduna göre yazılmış bir tefsiri de vardır denilir.

İbnu’l-Arabi, Konya Yusuf Ağa Kütüphanesinde bulunan mecmuadaki 9 ncu risalesinde kitaplarını sayarken bu tefsiri hakkında aydınlatıcı bilgi vermektedir.

Bu risaleden anlıyoruz ki Kehif suresine kadar olan tefsirinin adı “Kitabu’l-Cem’i va’t-Tafşil fi Esrari Ma’ani’t-Tenzil” dir.

Bu tefsirinde şöyle bir metod takib etmiştir: Her ayete üç türlü mana vermiştir. Önce celal makamından, sonra cemal makamından, sonra itidal makamı olan berzah makamından. Bu makam Hz. Muhammed’in olgun varisinin makamıdır:

“Ayeti celal ve heybet makamından alıyorum, üzerinde konuşuyorum, nihayet en güzel bir işaretle o makama getiriyorum. Sonra aynı şekilde cemal makamından alıyorum. Bu makam, birincisinin karşıtı olan makamdır. Ayet üzerinde cemal makamından konuşuyorum, sanki ayet özellikle o makamdan inmiş gibi. Sonra ayeti yeniden alıp kemal (berzah) makamından tefsir ediyorum. Bu tefsir, önceki vecihlere hiç benzemiyor. Bu makamda ayetteki harflerin ve kelimelerin; küçük harfler olan harekelerin diri sükunun ve ölü sükunun – tabii varsa- nisbetlerin, izafetlerin, işaretlerin ve benzeri şeylerin esrarından bahsediyorum. Bu ayeti bitirince ondan sonraki ayete geçiyorum.”

“Bu tefsirde başka hiçbir kimsenin tek kelimesi yoktur. Yalnız istişhad kabilinden bazı sözler alınmışsa da bunlar çok azdır.”

Malesef bu tefsir bugün elimizde yoktur. İbnu’l-Arabi’nin tefsiri diye bilinen tefsir ise onun değil, Abdurrazzak Kaşani’nindir. Goldziher, bu tefsiri, İbnu’l-Arabi’ye mal ederek onun hakkında fikir yürütmüş, hataya düşmüştür.

[Devam edecek.]

Ahmed F. Yüksel

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 633
Toplam yorum
: 2054
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 9976
Kayıt tarihi
: 14.12.11
 
 

Araştırmacı Yazar.. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster