Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

07 Aralık '08

 
Kategori
Güncel
Okunma Sayısı
2249
 

Münazara ve eleştiri adabı..

Münazara ve eleştiri adabı..
 

Lise yıllarımdı..

Okulumuzda bir bilgi yarışması yapılmıştı. Tüm hazırlıklar tamamlanmıştı. Öyleki yarışmaya katılacak arkadaşlarımızın arasında “A’dan Z’ye” türü ansiklopedileri ezberleyenler bile vardı. Zaten oraya da ezber kapasitesi güçlü olanlar seçilmişti. Okullar arasında kıyasıya bir mücadele olacağı belli idi. Ne olduysa yarışma saati geldiğinde oldu. Ekibimizde demirbaş olan arkadaşlardan birisi yarışma saati geldiği halde henüz ortada yoktu. Bir paniktir başlamıştı; yerine kim geçecekti.. O anda parmakların yönünün bana dönmesiyle birlikte kendimi yarışmacıların oturduğu sıralardan birinde buldum.

“Çenesi düşük” olmanın ceremesini çekiyordum şimdi. O değil bir şey bildiğimiz de yoktu. İçimden “Şimdi hapı yuttuk” diye geçirmedim dersem yalan olur. Öğretmen soru soracak diye kafasını neredeyse sıraya gömen ben; bir okul dolusu adamın önünde bilgi yarışmasına katılıyordum. Zaten “çene düşüklüğü” oldum olası vardı bende. Hatta ilkokulda erkek öğrenciler arasında çok konuştuğumdan dolayı öğretmenim (kulakları çınlasın) beni kız öğrenciler arasına oturtmuştu da; onların arasında daha çok konuşunca “pes” demişti kadıncağız..

Neyse.. Olan olmuştu bir kere.. Hezimeti de peşin olarak kabullenmiştik tabi. Derken yarışma başladı; bir, iki, üç derken sorular arka arkaya soruluyordu. Yanımdaki hafıza dehası arkadaşım bildiklerini söylüyor bilemediklerin de kaderimize razı oluyorduk. O da çok zor durumda kalmıştı; tek başına sırtlanmıştı ekibi. Yarışmadan geriye hafızamda kalan iki soru oldu: Birisi o günkü dışişleri bakanının adı, diğeri de güncel bir vakfın adının kısaltması idi. O kadar zor sorulara cevap veren ekipler güncel yaşamdan soruları görünce el freni çekilmiş araba gibi oldular. Bereket versin hafızam iyi olmasa da gündemi iyi takip ediyordum. Bunun faydasını da kırk yılda bir gördüm ve tam “tabiri caizse” çuvallamak üzereyken üçüncülüğe oturmuştuk. Yarışma bitince sevincimizi görmeliydiniz.

Bu konuyu durup dururken niye anlattım? Söyleyeceğim şu ki az da bilsek çok da bilsek, bir şekilde ortama bir katkı sağlayabiliyoruz. Ve bu katkının boyutu ne olursa olsun bize mutluluk veriyor. Ben bir konuyu iyi bilirken, yanımdaki başka bir konuyu, öbür taraftaki ise daha başka bir konuyu daha iyi biliyor olabiliyor.

Ben ne o yarışmadan önce ne yarışma sırasında, ne de sonrasında o hafıza dehası olarak gördüğüm arkadaşları kıskanmadım. Aksine örnek alınmasını gerektiren bir özellikleri varsa örnek aldım. Sonuçta birbirimizden alacağımızla bir yerlere varacaktık. Bu bağlamda okulda yıl sonu geldiğinde not ortalamaları hesaplanırken dereceye girecek olanlar dahi ortalaması az yüksek olsun diye öğretmenlere yalvarma seanslarına katılırken biz hiç umursamadık. Bu umursamazlık(!) öyle bir boyuttaydı ki anlatamam. Lise son sınıfta dersaneler birliğinin yurt çapında yaptığı deneme sınavında okul birinciliğini açık bir puan farkıyla almıştım; sonucun açıklandığı gün sınıfa giren bir öğretmenimiz okulun ilk üç derecesine sahip olan arkadaşlara –ki üçü de bizim sınıfta idi- sırayla hangisinin birinci olduğunu soruyordu. Ben yine sıraya gömülmüştüm. Muzip sıra arkadaşım ise ayağa kalkıp parmağıyla, meraklı meraklı birinciyi arayan öğretmenime beni gösteriyordu.Öğretmenim ise beni kutlamakla birlikte şaşkınlığını bir türlü gizleyemiyordu. Ben de utanılacak bir şey yapmış olmanın verdiği sıkıntıyla tekrar kafamı sıraya gömdüm. O yüzdendir ki bazı insanlar yaşlandığı halde dik gezerken, biz kırkına gelmeden kambur olduk çıktık. Ama olsundu; yere yakın olmak her zaman iyidir ve ayağınızı yerden kesmemeniz lazımdır.

Evet.. İnsanların başarılı olma, başarılı görünme duyguları her zaman vardır. Bir parça gururun okşanması belki motivasyon açısından olumlu etkiler gösterebilir. Fakat bu duygu haddini aşıp; insanı, enaniyet kıyılarındaki kayalara çarpıp heder etmemeli.

Günümüzde gençler arasında bir rekabet ortamıdır gidiyor hırsla ve hınçla.. “Ben bileyim” derken “o da bilsin” diye gelmiyor tekerlemenin sonu; “o ne bilir ki” diye tamamlanıyor. İnsanlarımız birşeyi paylaşmaya çalışıyor sanki.”Paylaşın” diyeceğim ama paylaşmayı “benimsemek, onaylamak” manasına kullanacaklarına nedense “üleşmek” manasına kullanıyorlar. “Hep bana” diyorlar kısaca.. Halbuki paylaşmaya çalıştıkları şey limitli değil ki biter diye korkulsun. “Bana da, ona da” dediğimiz gün bu millet tekrar ayağa kalkmış olacak sanırım. Netice itibariyle şunu bilmeliyiz ki bilgi paylaşıldıkça çoğalır. Ve her bilgi de ansiklopedilerde yok maalesef. Okuyarak öğreneceğiz elbette. Ama okuduklarımızı güncel bilgilerle, tecrübelerle donatacağız ki okuduklarımız verimli olabilsin.

Ülkemizde münazara deyince akla gelen ilk şey “birbirini altetmek” oluyor. Bunu da inanılmaz bir hırsla yapmaya çalışıyoruz. Galibiyet için paralıyoruz kendimizi ve herşeyi de yapıyoruz bunun için; yalan-dolan, iftira dahil.. Oysa münazara doğruyu bulmak için yapılır ve bulurken de fikirlerimizdeki yanlışları bulup temizleriz.

Yine lise yıllarından bir hatıra geldi aklıma: Bir gün öğretmenlerimiz iki münazara ekibi kurdu ve “ İnsan mı doğaya hükmeder, yoksa doğa mı insana hükmeder?” diye patadanak da bir problem attılar ortaya.. Bizim kısmetimize de problemin “İnsan doğaya hükmeder?” kısmı düştü. Neyse oturduk çalıştık konumuza. Benim bahtıma da böyle şeylerde hep teorilerin zayıf olan kolu düşer. “Öldürmeyen darbeler güçlendirir” felsefesine toz kondurmamak için sineye çektik mecburen.

Düşündüm taşındım; olacak iş değildi.. Nasıl derdim “insan doğaya hükmeder” diye. Pinokyo bile burnu uzamadan böyle bir iddiayı dile getiremezdi. Tamam; insan doğaya büyük zararlar verebiliyordu; etkilerinden nisbeten korunabiliyor, kısmen de olsa kontrol altına alabiliyor ve ondan faydalanıyordu. Ama geniş anlamda düşündüğümüzde buna hükmetmek denemezdi. Yeryüzü “öfkelendiğinde!” ne insan dinliyordu, ne canlı, ne de cansız. Öte yandan doğanın da insana hükmetmesi söz konusu değildi; çünkü doğa bunu bilinçli yapmıyor, belli kurallar çerçevesinde şartlar olgunlaşınca olaylar vuku buluyordu. Yani anlayacağınız bizim teori baştan sakat bir durumdaydı.

Gün geldi çattı; çıktık iki grup “meydane”.. Açılış konuşması yapılacak, herkes bana bakıyor.. Belki de en son söylenecek can alıcı cümleyi açılış cümlesi olarak söyleyiverdim bir anda: “Burada insanın doğaya hükmettiğini söylemeyeceğim elbette, ama en az onun kadar etkilidir”. Yüzleri görmeliydiniz.. Büyük bir mücadele bekleyen öğretmen ve öğrenciler hayal kırıklığı içinde uzun bir “oooooooo” çektiler. Sanırım münazara başlamadan bitmişti onlara göre. Ben ise hiç istifimi bozmadan konuya geçtim ve “kahramanca!” mücadelemize başladık.. Ne olursa olsun yalan söylenemezdi. Neyse yine de büyük bir mücadele oldu. Kendi teorimizin yanlışlığını b aştan kabul ettiğimiz halde münazarayı kıl payı kaybetttik; çünkü karşı tarafın teorisi de doğru değildi.

Neticede ben alacağımı almıştım bu durumda.. Karizmaya halel getirmeden görevimizi yerine getirmiştik. Yalan da söylememiş olduk..

Okullarda münazaranın nasıl yapılacağı öğretilmeye çalışılıyordu ama kuralları konusunda pek bir bilgi edinemedik nedense.. Münazarada amaç nedir? Ne tür yöntemler kullanılabilir? Neler mübahtır?.. Eksik kaldığımız bir çok konu vardı; neyi neden nasıl yapacağımızı bilmiyorduk kısaca..

Bu eksiklikler elbette; ülkemizde bir çok platformda karşı karşıya gelen fikirlerin tekamülünü olumsuz yönde etkiliyor. Televizyonlarda ciyak ciyak bağırarak birbirine karşı üstünlük kurmaya çalışan üniversite öğrencilerinin halini endişe ile izlemekteyiz. Çok bağırınca daha haklı olacaklarını zannediyorlar sanırım; ya da karşıdakini susturunca.. işin ilginci bu yanlışa koca koca nerdeyse emekliliği gelmiş akademisyeler de düşmez mi saçımızı başımızı yoluyoruz. Birbirlerine bağıran çağıran neyse de küfür edenleri mi ararsınız, kalkıp yumruk sallayanları mı? “Koca koca!” adamlar.. Adları büyük.. Bir de herşeye muhalefet bizim gençlik.. Bir şeye karşı çıkıyor, yanlış olduğunu iddia ediyorsan o işin doğrusunu bilmelisin. “Yanlış işte!” demekle haklı olunmaz. Önce karşındakini dinleyeceksin, ne dediğini anlayacaksın; sonra kendin o konuda ne biliyorsan düşünüp tartacaksın, doğru olduğunu düşünüyorsan nasılıyla niçiniyle adabı ile anlatacaksın. Haa! Karşındaki seni anlamıyorsa kendini paralamak yerine bir gün anlayacağını umarak tekrar tekrar anlatacaksın. “Anlama özürlü(!)” taklidi yapanlara da gülüp geçecek kendini yormayacaksın..

Yediden yetmişe herkes avaz avaz bağırır bizde mikrofonu görünce.. Vatandaşından haber spikerine, memurundan siyasetçisine kadar herkes.. Mikrofonla karşılaşınca vatandaş belki de ömrü boyunca bir defa ayağına gelen bu kısmeti tepmek istemezcesine verir veriştirir; hükümete, devlete, kurumlara.. Herşeyi eleştirir, yerden yere vurur. Sağlık ocağındaki doktoru beğenmez; okuldaki öğretmeni, camideki imamı, belediyedeki başkanı, kabinedeki bakanı vs… Herşeyi kendisi daha iyi yapar; herşeye de bir fikri vardır ama memlekette tesis yoktur fikirlerini değerlendirecek..

Çiftçimiz kahvehanede oturur birbirini eleştirir. Kendi zahmet edip tarlasına gitmez ama komşusunun ne ekip diktiğiyle, ne kazandığıyla yakından meşgul olur. Akıl vermekten de geri kalmaz; tarımsal stratejilerle ilgili.. Bazen hızını alamaz tüccarı eleştirir, biz çalışıyoruz o kazanıyor diye.. Oysa kendisi her sene veresiye ekerken tarlasını, tüccar onun sözü üzerine servetini riske atıp sermayesini karşılıyordur. Kendisi ise bir ömür boyu tarla ekip bir türlü peşin ekmek için sermayeyi bir araya koyamamıştır. Yokluktan mı? Hiç sanmıyorum.. Hasat zamanı gazinoları, birahaneleri hıncahınç doldurup; sigaranın en pahalısını içen, evde ailesiyle yemek varken “kendin pişir kendin ye” tarzı et lokantalarında karnını doyuran, yolda-belde çalımlı çalımlı yürüyen, evde çoluk çocuk aç mı susuz mu bakmayan, sonra kazandığını bir sonraki hasada kadar çoluk çocuğu ile yemek varken 3-5 günde içkiye kumara veren adam kahvehaneye oturup çiftçi komşularını, tüccarı, memuru, hükümeti eleştiriyor ise; kusura bakmasınlar ama onlara “dönün önce bir aynaya bakın” derim. Yapacağımız eleştiri eğer bize veya yönelttiğimiz kişiye bir fayda sağlayacaksa eleştiridir. Yoksa dedikodu, iftira, laf salatası kavramları ile ifade edilmelidir..

Futbolcular hakemleri eleştirir; kuralları öğretir yeri gelir onlara.. Kendi görevini hakkıyla yerine getirmiş gibi gözü hep onun görevini yapıp yapmadığıyla ilgilidir. Yine mikrofon uzatılınca kendi yaptıklarını/yapamadıklarını değil de takımı anlatır durur. İyi de kardeşim onu bırak da teknik direktör anlatsın; herkes teknik direktörlük yapınca takım iflah olmuyor işte.. Yorumcular çıkar ardından sahneye.. Hakemin saha içinde bir iki saniyede görüp karar vermesi gereken ve tekrarı olmayan bir sahneyi belki 20 defa geriye sarıp sarıp bakarlar da belki anlarlar kararın doğru olduğunu. Ama hakem bir defa yanlış karar verdi mi birbirlerinin saçını başını yolarlar o masanın etrafında. Bir de sanki babasının oğluymuş gibi oturup hakemleri, futbolcuları, teknik direktörleri istedikleri gibi fırçalamaya kalkmazlar mı?

Tartışma programı yaparlar furya halinde. İlahiyatçı hocalarımızı çıkarırlar.. Bize dinimizin güzelliklerinden bahsedeceklerine; birbirinin kafasında sandalye-masa kırmadan programı bitirsinler diye dua ederiz.

Siyasetçilerimizin zaten bir masa etrafında toplanması mümkün değil; kaskları ile geliyorlar açık oturumlara.. Biri “gık” dese de icabına baksam der gibi bakıyorlar birbirlerine. Aralarından bazen sakin olanlar çıkıyor çıkmasına da, onu sağolsunlar basınla elbirliği edip kısa zamanda çıldırtıyorlar. Bu arada bazı basın mensuplarının da siyasetçilerin soğukkanlılığını kaybetmesi için olmadık entrikalar çevirdiklerini bilmiyor değiliz.

Örnekleri uzatabiliriz.. Ama bunun bize bir faydası olmaz. Şunu bilmeliyiz ki toplumumuzun büyük bir kesiminde birbirine karşı bir tahammülsüzlük var. Bunu vicdani ve kültürel değerlerimizdeki eksikliklere bağlayabiliriz. Çocuklarımıza karşısındakinin bir insan olduğunu, daha doğrusu insanın ne demek olduğunu öğretmeliyiz. Medeniyetin birbirini dinlemek, anlamak ve paylaşmak olduğunu da öğretelim. Eleştirinin; birbirine “gol atmak” için değil, yanlışların düzelip toplumumuzun bozulmasına yol açmamasını sağlamak için yapılması gerektiğini öğretelim. Yanlışı gösterirken de bir zahmet doğruyu biliyorsak onu da söyleyelim. Yoksa bazı siyasetçilerimizin yaptığı gibi bunlar yapamıyorlar-edemiyorlar dedikten sonra doğrusunu kendisinin bilip bilmediği sorulduğunda cevap vermeye tenezzül etmemek; ya bilmiyorum ama atıp tutuyorum demektir, ya da biliyorum ama beni seçmezseniz söylemem demektir. İyi de kardeşim madem memleketin selamete çıkmasının formülünü biliyorsan bunu seçime kadar saklamak bu memlekete zulüm değil mi? Halbuki bildiğin çözümü iktidarla paylaşsan bu halk seni de bağrına basar. Hatta o kadar çok çözüm ortaya koy ki halk ne kadar çok çözüm üretebildiğini anlasın ve iktidar bu çözümleri kullanmıyorsa ona hesabını sorsun. İktidar senin çözümlerini kullansa da kullanmasa da sen daha kârlısın. Heyhaaat!...

Son olarak şunu söylüyorum: Münazara bir haklı çıkma yarışı değil, doğruyu bulma yöntemidir. Bunu tarihteki alimlerimiz başarıyla uygulamıştır. Biz de onları örnek alırsak iki kişinin oturduğu her ortam ilim meclisi haline gelir. Bu da bu günlerde memleketimizin en çok ihtiyacı olan şeydir…

17.11.2008 saat 01.18

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 32
Toplam yorum
: 6
Toplam mesaj
: 13
Ort. okunma sayısı
: 822
Kayıt tarihi
: 04.12.08
 
 

Hayatı yaşanabilir kılan bilgidir... Vakit buldukça yazmaya çalışıyorum. Yazılamayan, kaydedileme..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster