Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

30 Aralık '07

 
Kategori
Anılar
Okunma Sayısı
2587
 

Murt bahçesinde

Murt bahçesinde
 

Murt, sazak, mersin, hambeles diye de bilinen bir Akdeniz yöresi bitkisidir.


Sabahtan beri yağan yağmur durdu sonunda. Dama çıktım, çevreye bakmak için. Kara bulutlar çekip gitmiş, güneş de sıcak yüzünü göstermişti. Aşağıda deniz maviliğini kaybetmiş, kızıl deryaya dönüşmüştü. Üzerinde odunlar yüzüyordu, kış yaklaşırken. Birkaç sandal açılmış, balık yerine yakacak avlamaya çalışıyordu. Bahçedeki portakal ağaçlarının yaprakları, meyveleri pırıl pırıldı. Yukarıda ise tarlalardan yer yer buhar yükseliyordu. Kül rengi kayaların da rengi değişmişti.

Gözlerim, çevrede bir murt ağacı aradı. Ucu sivri, sert, tüysüz, yaprakları ne hoş kokardı bu yağmur sonrası. Bizim mahallede var mıydı bu ağaçtan? Belleğimi zorladım ama anımsayamadım. Yıllar öncesine gittim bir an ve oralarda buldum aradığım ağacı.

Böyle bir kasım sonuydu; akşamüzeri, hava kapalı, ince ince de yağmur çiseliyordu. Yaşlanmış bir ata dostu dolmuş bekliyordu evine gitmek için. Onun orada öyle beklemesine gönlüm el vermedi. Aldım arabaya. Yolda başladı benim hakkımda konuşmaya: “ Bir gün bir taksi durdu, dükkânımın önünde. İçinden inen iki kişi, babanı tanıyıp tanımadığımı sordu. Tanıyorum; yörenin en sevilen insanlarından biriydi. Dini imanı bütün, yardımsever, adam gibi bir adamdı, dedim. Ardından senin hakkında da bazı sorular sordular. Öyle ağacın öyle meyvesi olur. Hayrola neden soruyorsunuz dedim. ‘Biz bankacıyız. Oğluna büyük bir kredi vereceğiz de ondan’ dediler. Anladım hemen. O ticaretle uğraşan biri değil ki neden kredi alsın, dedim kendi kendime. Bu olsa olsa bir kız işidir diye düşündüm. Seni bir övdüm, bir övdüm ki sorma. İsterseniz, başkalarına da sorabilirsiniz, dedim. ‘Yok, gerek kalmadı. Biz öğreneceğimizi öğrendik’ diyerek çekip gittiler. Daha sonra ağabeyinle karşılaştım; ona anlattım durumu. Öğrendim ki gerçekten bir kız işiymiş ve seni araştırıyorlarmış.”

Gelmiştik evinin önüne. Yavaş yavaş indi arabadan. “Sakın gitme, hemen geliyorum” dedikten sonra sulama kanalının üzerindeki bir köprüden geçerek uzaklaştı yanımdan. Bir süre sonra elinde bir poşetle geri döndü. “Göleviz ve murt var poşette. Canın ne zaman isterse, biz evde olsak da olmasak da gel al” demişti.

Anımsadım şimdi murt ağacını nerede bulacağımı. Damdan indim. Atladım arabama. Bir süre sonra oradaydım. Arabayı park ettim ve yürümeye başladım. Girdim birkaç sekiden oluşan tarlaya.Taş duvarların üstünde, maki görünümünde ağaççıklar vardı. Bir dal kopardım; kenarları düz, kısa saplı, koyu yeşil, oval yaprakları karşılıklı diziliydi ve aralarında beyaz, üzeri morumsu siyah lekeli boncuk boncuk meyveleri vardı. Birini koparıp attım ağzıma. Bol çekirdekliydi, kekremsiydi. Yaprağından da bir parça ısırıp çiğnedim. Anam dikiliverdi karşıma. “ Oğlum, haydi koş, deredeki sazaktan birkaç dal kopar da gel, hoşafa koyacağım. Ne güzel olurdu anamın kuru üzümlü, erik kaklı hoşafı!

“Hayrola, evlat! Neden kopardın dalı” dedi “ yoksa anan, saçını mı boyayacak?” Bu ses de neyin nesiydi? Etrafıma bakındım. Kimse yoktu. Ama o davudî ses, kulağımı kaşındırarak ilerliyor ve beynimi yumrukluyordu: “De bakayım, o dalı teneşir tahtasına mı sereceksin yoksa ölü suya mı daldıracaksın?” Bu ses de nereden geliyor diye murtun çevresini dolaşmaya başladım: Koca çalının yanında bir yavru mersin gördüm, üzerinde siyah meyveleri vardı. Dallarını çırpıyordu sürekli. “Kurtar beni” diye de bağırıyordu. Sen de kimsin, dedim. “Ben, murtun oğlu, yeraltına girince kışı, yeryüzüne dönünce de baharı getiren Adonis.” Murtun oğlu mu? Nasıl yani, anlamadım dedim. “Ben, Sandokos’un torunuyum. Kıbrıs Kralı Kirynas’ın da oğlu” diye yanıtladı. “Daha çok erken ölüler diyarına gitmem için. Yalvarırım, çek elimden de kurtar beni.”

Murt köklerin kaybolduğu karanlıklardan geliyordu, yalvaran bu tiz ses: “Dinle beni” diyordu “dedem Sandokos, Suriye’den gelip bir liman ve ticaret kenti olarak burada Kelenderis’i kurmuş. Babam Kirynas da adamlarıyla Kelenderis’ten Kıbrıs’a geçmiş ve orada Baf kentini kurmuş. Sonra güzelliği dillere destan kızı Myrrha dünyaya gelmiş. Bir gün babam, kızının Afrodit'ten daha güzel olduğunu söylemiş. Yanındakiler yememiş, içmemiş, babamın lafını aşk ve güzellik tanrıçasına iletmişler. O da Myrrha’yı kıskanmış ve intikam almak için onu babama aşık etmiş. Myrrha dadısının aracılığı ile fark ettirmeden geceleri babamın yatağına girmiş. Babam, birkaç kez birlikte olduğu kadının kızı olduğunu fark edince bu aile içi yasak ilişkiden büyük bir utanç duymuş ve kandırıldığı için kızını öldürmeye karar vermiş. Hamile kalan Myrrha korkudan sarayı terk etmiş. Babam da elinde bıçağı, peşine düşmüş. Myrrha kurtulmak için tanrılara yalvarıp yakarmış. Zeus, Myrrha’ya acımış ve fırlatmış onu Toroslar’a. Burada da onu murt ağacına dönüştürmüş. Bir süre sonra bu ağacın kabuğu yarılmış ve ben Adonis dünyaya gelmişim. Afrodit beni ölüler tanrıçası Persefon’a emanet etmiş. Ben büyüyünce de bana aşık olmuş. Sadece o mu? Persefon da bana aşıkmış. İki tanrıça benim yüzümden kavgaya tutuşmuş. Zeus girmiş araya. Üç ay biriyle, üç ay ötekiyle ve üç ay da istediğim yerde kalmama karar vermiş. Şimdi ise ölüler diyarına, Persefon’un yanına gitmem gerekiyor. İstemiyorum karanlığa gömülmeyi. Aydınlıkta yaşamak dururken ne işim var benim karanlıkta. Bir şey daha var: Ben oraya gittiğim zaman, kış gelecek buraya. Ne olur kurtar beni.”

Karanlık, adı bile korkunç! Karanlığa yöneliş, ürkütücü. Karanlığa yolculuk da diken diken ediyor insanın tüylerini. Herkes şikayetçi karanlıktan, herkes ona sövüyor ama Konfiçyus’un dediğini yapan da az. “Karanlığa küfredeceğine bir mum da sen yak” demişti Çinli düşünür. Bugüne kadar karanlıkla savaşan çok insanımızı kaybettik, çok acılar yaşadık, içimiz kan ağladı, yas tuttuk. Karanlıkta kaldı cinayetler. Hep korktum karanlıktan. Dayanamadım bir insanın daha karanlığa gömülmesine. Ve bağırdım, ver elini Adonis, yollamayacağım seni karanlığa, diyerek yapıştım küçük murt çalısına. Var gücümle de asılmaya başladım. Çalı kopup geldi, düştüm sırtüstü ıslak toprağa. Üstüm başım çamur içinde kaldı. Gözlerim takıldı kısa bir süre de olsa birikmeye çalışan kara bulutlara.

Yol kenarında birikmiş çor çocuk, kadın erkek, genç yaşlı, gülüyordu düştüğüm duruma. Ayağa kalktım. Yürüdüm arabaya doğru. Bana gülenlerin yanından geçerken kopan murt çalısı havaya kaldırdım ve insanları karanlığa gömmeye çalışanların teneşir tahtasına koyacağım bunları, dedim yüksek sesle…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Beni çocukluğun özlemle anılan günlerine götürdünüz teşekkür ederim. O günleri Mersin de yaşamış biri olarak, murtun hafızamda ve anılarımda nasıl bir yeri olduğunu siz anlayabilirsiniz. Hele yerli malı haftalarında okula mutlaka götürülmesi gereken baş meyvelerdendir. Yemekten karnıma ağrıların girdiğini hala hatırlarım. Mesudiye mah ta otururduk ve Kocatepe ilkokulu na giderdim. Çok sevdiğim Ayşe öğretmenim. Biliyor musunuz otuz yıl sonra yeniden murt yediğimde ağladım. Tuhaf belki ama geçmişe özlem ağlatıyor insanı nedende. Offff, neyse. Tekrar teşekkür ederim size. Bu vesile ile sevdiklerinizle birlikte, sağlıklı, huzurlu yıllar dilerim. Her şey gönlünüzce olsun.

Ayda 
 30.12.2007 10:57
Cevap :
Merhaba, Teşekkür ederim. Ah o anılar! O anılar var ya, alır eline bir tokuç vurur durur insanın belleğine bazen acıtarak bazen güzellikleri sergileyerek. Güzelliklerin sergilenmesi dileğiyle, iyi yıllar  01.01.2008 22:58
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 95
Toplam yorum
: 70
Toplam mesaj
: 21
Ort. okunma sayısı
: 1566
Kayıt tarihi
: 12.06.07
 
 

Emekli öğretim görevlisi, çevirmen, öykü yazarı, kültür ve düşün dergisi Gerçemek'in sahibi ve ge..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster