Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

16 Eylül '07

 
Kategori
Psikoloji
Okunma Sayısı
3281
 

Mutluluğu, sevgiyi ve güveni yaratabilmek.

Mutluluğu, sevgiyi ve güveni yaratabilmek.
 

Mutlu olmak, Sevgiyi yaşamak ve Güven duymak; bütün davranışlarımıza, bunları elde edebilmek istek ve arzusu ile birbirine bağıntılı olarak şekil ve anlam kazandırdığımız, bütün insanlara ait üç olgusal kavram.İlginç olan ise üçünden herhangi birinin tek başına bir anlam içerme şansının olmaması ve üçünün mutlaka birarada bulunduklarında varolabildikleridir.Oysa kendi içlerinde tümünün nitelikleri farklıdır.Birbirlerinin niteliklerini değiştiremezler, birbirlerinin işlevini göremezler, fakat birbirlerinin doğuşunu hazırlarlar.Bir tekini yitirdiğinizde, diğer ikisinide yitirdiğinizi bilmelisiniz.Bazen bunu anlamak uzun sürebilir;eğer böyle bir şey yaşamadıysanız ve bu günden sonra bunlardan birini kaybedecek olursanız, diğerlerinide kaybettiğinizi o gün kabullenin, zamanın size göstermesini beklemeyin.
İnsanlar için, bir anlamı olmayan yada bizim anlam yüklemediğimiz hiç bir şey bulunmamaktadır; yalnız bu "anlam", bizim nesnel bilgi ve birikimlerimize dayanarak şeylere yüklediğimiz "bizim" anlamlarımızdır.Mutluluğa, sevgiye ve güvene verdiğimiz anlamlar ise, daha farklı olarak bireysel kişiliğimize bağlı bir yargılar bütününden şekillenmiş niteliklere sahiptir.
Bir sıralama yaptığımızda, mutlu olabilmek için sevgiye, sevginin olabilmasi için ise güven duyabilmaya gereksinimimiz var olduğunu görebiliriz.Peki, güven kavramını neler oluşturur, hangi kıstaslar güven duygumuzu şekillendirir?Neden güvenmek zorundayız?Ya da bu sıralamayı tersine niye uygulayamayız.Cevabı oluşturan şey;varolabilmek ve varlığını sürdürebilmek isteğimizdir ve aynı isteği taşıyan "kendimize benzediğini" gördüğümüz, düşündüğümüz insanlarla birlikte bu isteği yapılabilir ve uygulanabilir kılmaktır.
Varolabimenin başlangıcı kadınlar, varlığını sürdürebilmenin zorunluluğu çocuklardır.Erkek ise varolabilmanin anahtarı konumuna sahip, annelerinin, yani kadınların biçimlendirdiği bir unsurdur.Varlığın bu üç niteliğide bu gün için, sözünü ettiğimiz üç "anlama" karşılık olarak gelir.
Mutluluğu çocuk, sevgiyi kadın, güveni ise erkek temsil eder.Basit anlamda değerlendirdiğimizde; bu kurgulamaya rağmen, yaşamın içerisinde karşılaştığımız sorunların oluşmasının ve bu "üç anlamın" eksikliğini duyumsamamızın nedeni; "üç nitelik unsurun" (erkek, kadın, çocuk) birbirlerine yaptıkları aktarım ve yüklemelerde oluşmuş bulunan, nicelik (içsel) bozulmalar ve zayıflıklar şeklinde açıklanabilir.Erkek ve kadını yani güven ve sevgiyi, başlangıç olarak sıfır anlamda sorunsuz ve uyumlu sayalım.Mutluluklarını yarattıklarında ve sonraki gelişmelerde, mutluluklarına yani çocuklarına gösterecekleri her tavır ve davranış, çocuğun belleğine silinmezcesine tamamıyla yerleşecektir, en azından altı yaşına kadar.Kaçınılmaz olarak her insanın yaşadığı bu zaman aralığında, olanların sorumluluğu büyük oranda kadına aittir.Annelik ve kadınlık anlamında, sevgiyi temsil edenin kucağında olan çocuk, o kucakta koşulsuz anlamda 'güveni-sevgiyi-mutluluğu' bulmakve yaşamak ister.Çünkü bu "üç anlama" ne kadar gereksinimleri olduğunu yalnızca çocuklar bilir. İşte bu aşamada yapılan uygulamaların ve davranışların olumsuz nitelikleri, "mutluluğun" ne kadar eksik kalabileceğini belirler.Bir parça sorunlar yüklenmiş olsada, bu "mutluluğun" anlamını 'şimdilik' değiştirmez.Fakat yaşam döngüsel bir mekanizmaya sahip olduğu için, yapılan ve tekrarlanan her yanlış birikim yarattığından, bir kaç döngü sonrasında güven ve sevginin, yani erkek ve kadının karşısına anlayamadıkları, tanıyamadıkları, kendilerine yetmeyen bir "mutluluk" çıkar."Güven ve sevginin" sorumluluğu bu konuda eşittir.Fakat 'anne' her şeye rağmen "sevgisini" esirgemediğinde, kendisinin dışındaki unsurların "mutluluğun" (çocuğun) üzerinde yaratabileceği bozulumları engeller, bu kadar kolay başka bir yol da bulunmamaktadır. İnsanların çevrelerinde kendilerini mutsuz eden unsurlar olabilir, ama o unsurlarında "mutluluk" olarak doğduğunu ve yaşadıkları döngüsel sürecin sonunda bozuluma uğramış olduklarını kabullenirsek, kendi "mutluluklarımızı" yaşamanın yollarını bulabilir ve onların "mutluluklarını" kurtarmalarına yol gösterebiliriz. Çocuklar doğduklarında bizim yargılarımızı, inançlarımızı, iyiliklerimizi, kötülüklerimizi bilmezler, bize öğretildiği gibi bizde onlara öğretiriz.Bu düşünsel gerçeğe dayanarak;devam eden yaşam döngüsü içinde 'kendimize ait halkadan' bir sonraki halkaya, yani çocuklara aktarılması 'gerekenlerin' neler olabileceğine objektif anlamda karar verebilmeliyiz.Kimsenin rededemeyeceği verilmesi gerekenlerin, birinci sırasındaki 'sevgiyi' dahi "kendimize göre" değil, "mutluluğa göreliğini" seçerek vermeliyiz. Çocuklar içgüdüsel becerileriyle, sevgiyi ve sevgisizliği hissederler, verdikleri tepkiler, karşılarındaki varlığın hangi duygularla kendisine yaklaştığını bildiğinin ve hissettiğinin işaretidir.Bütün canlı varlıklar, bütün atalarının birikimlerini taşıyan bir beyine sahiptir, bu tarihsel birikimleri kullanarak yaşamlarını sürdürürler.Yalnıca insanda, bu ilkel beynin dışında ikinci bir beyin yapısı bulunur."İnsan" olmamızın gerekçesi, düşünebilen ve uygulayabilen bu beyinsel yapının işleyiş biçimine dayanır.Ama, insanların önemli bir çoğunluğu, yaşantısının büyük bölümünde, düşünen beyin yapısından daha fazla biçimde ilkel beyin yapısını kullanmaktadır.Bu durumu yaratan gerekçelerin içerisinde, sevgisizliğin yarattığı bozulumun payı, sayılabilecek diğer etkenlerin toplamından daha fazladır.Çünkü diğer etkenleri ortadan kaldırabilmek için de sevginin gücü gerekmektedir.
Yaşamın sosyal işleyişi sırasında, ilişkiler ve iletişimler sonucu, sözünü ettiğimiz bu olgusal kavramlar;kitlesel bütünün ruhsal niteliğinin nasıl oluşabileceğini belirleyen temel etkenleri biçimlendirir.Herhangi bir zaman biriminde insanların büyük çoğunluğu, kendilerine 'görece'mutluluk arayışı veya olabilmenin peşinde ise, bir önceki dönemde yani onların "bilgilendikleri, büyüdükleri" zaman aralığında sevgisizlik hüküm sürmüştür.
Sevgisizlik hüküm sürebilmek için, "sevginin" ihtiyacı olan "güven'in" yokluğundan-zayıflığından-bilgisizliğinden yararlanmak zorundadır, ancak bu şartlarda hayat bulabilir.
Öncekiler bilemedikleri için bu olgusal kavramları doğru anlamda gösterememiş olabilirler!
Fakat yazabilen, okuyabilen insan, karşılıklı fayda, eşitlik ve özgürlük kavramlarını temel dayanak alarak, "kendine görece" tavrını bırakmak şartı ile;yaşadığı her yerde 'mutluluğun sevgiyle elde edilebileceği güvenli alanları' oluşturabilir, yaşayabilir...

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
Toplam blog
: 61
Toplam yorum
: 83
Toplam mesaj
: 1
Ort. okunma sayısı
: 742
Kayıt tarihi
: 06.07.07
 
 

Sosyoloji, psikoloji, kültürel alanlar ve ilişkiler, insan ilişkileri ve ekonomi-politik ilgi ala..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster