Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

19 Nisan '07

 
Kategori
İnançlar
Okunma Sayısı
657
 

Mutluluk dersleri-6: Klişeleri kırın! Ne sosyetik inançsız, ne de başörtülü yobaz!

Mutluluk dersleri-6: Klişeleri kırın! Ne sosyetik inançsız, ne de başörtülü yobaz!
 

“ Sizi tanıdıktan sonra başı açıklara bakış açım değişti” diyordu Aynur’un mesai arkadaşı Yusuf; “ben eskiden başı açıklığı dinsizlikle ve ahlaksızlıkla eş tutardım ”.

Yıllar önce de bana İngiliz ev sahibem “sen benim tanıdığım Müslümanlara benzemiyorsun” demişti.

Aslında iki cümleyle özetlenen bu durum, günümüzde ülkemizdeki paralel yaşamların öyküsü. İnancını bir yaşam tarzı halinde ödünsüz sürdürenlerle, örtünmeyi, dindarca bir yaşam sürmeyi, bağnazlık, hoşgörüsüzlük, kabalık ve cahillikle özdeşleştiren laik düşünceye sahip olanların birbirine teğet geçen, nadiren kesişen ama genelde paralel giden dünyalarının öyküsü.

Hangi anlayışa, inanca ve bakış açısına sahip olursanız olun, kendi zihninizdeki diğer dünyaya mensup insan tipini bir yoklayın. “Ötekileştirdiğimiz” insanlarla ne kadar ayrı yaşamlar sürdüğünüzü göreceksiniz.

Peki neden? Çünkü hep medyanın, çevremizdekilerin ve bizi yetiştirenlerin bize dikte ettiği klişelere göre düşünüp yargılıyoruz. Birebir temas kurmadığımız için “öteki” dünyayı asla tanıma fırsatı bulamıyoruz.

Yusuf’un Aynur’da gördüğü, onun başının örtülü olmamasının inanç sahibi olmadığı anlamına gelmediği idi. Bu önyargı kurulan temasla ortadan kaldırılmıştı.

Ahmet Altan’ın çok sevdiğim bir yazısı var. “Cami Işıklarına Bakan Çocuk” başlıklı bu yazısında Altan, bu temasın zihninde neleri değiştiğini çok güzel anlatıyor:

“Yirmili yaşlarımda Ankara’da bir işçi kooperatifinde karımla birlikte epeyce sıkıntılar çekerek yaşarken komşularımız olan bir ‘inançlı insanlar’ grubuyla karşılaşmıştık.

Gerçekten çok hoş insanlardı, yumuşaktılar, hoşgörülüydüler, benim gençlik saygısızlıklarımı kibar bir sabırla karşılıyorlardı.

Aralarından bir tanesi eski bir kabadayıydı, iriyarı, güçlü kuvvetli bir adamdı, epey kavgaya karışmış, günahın her türlüsüne batıp çıkmıştı, sonra ‘inancı’ bulmuştu.

Beni sessizce dinler, ben sözümü bitirince ‘Ahmet, kardeşim’ diye başlardı lafa, beni ‘doğru yola’ getirmek için uğraşırdı.

Dini korkuyla değil sevgiyle anlatırdı.

Zor günlerdi, babam hapisteydi, kız kardeşim hastaydı, karım hamileydi, beş kuruş para yoktu, bir yayınevinin zemin katında düzeltmen olarak çalışıyor, kazandığım paranın çoğunu kiraya veriyordum.

O sırada hayatımdaki en iyi şey o dindar insanlardı.

Dindarları sevdim.

İnançlarını paylaşmadım ama onlara ve inançlarına imrendim.

Bana çocukluğumu, teravih namazlarını, sahurları, iftar sofralarını, huzuru hatırlatıyorlardı.

Öfkeli değillerdi, çıkarcı değillerdi, haramdan ölesiye korkuyorlardı, muhtaçlara yardım ediyorlardı, inançlarıyla böbürlenmiyorlar, dini bir gösterişe döndürmüyorlardı.

Onlara saygı göstermeyi öğrendim.

Kendi inançsızlığımla onları kırmamaya özen gösterdim.

Zor günlerde bir ‘inançsıza’ bağışladıkları dostluğu hiç unutmadım.

Din hakkında düşünmeye başladım, ‘din bir afyondur’ ezberinden ‘din nedir’ sorusuna geçtim, insanların ve toplumların hayatında dinin yerini merak ettim.

Gerçek bir dindarla, bir müminle, dini gösterişli bir rozet gibi yakasına takanlar arasındaki farkı gördüm.

İçinde bir vahşetle, bencillikle hatta kötülükle doğan ve ölüm gibi karanlık bir yok oluşla varlıkları sona eren insanların gelişiminde, yaşama gücü buluşunda, ahlakı yaratışında, vahşetini sınırlayışında dinin çok önemli kültürel bir değer olduğunu fark ettim.

Dindar olmadım, inançlı olmadım.

Hálá da değilim.

Hiçbir zaman da olmayacağım herhalde.

Ama din fikrini, gerçek dindarları seviyorum”.( http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/3424465.asp?yazarid=150&gid=61)


İşte toplumsal huzur için, yalnızlık duygusundan kurtulmak için yapmamız gereken bu aslında. Çevremizdeki insanları görüntülerine göre değerlendirmekten vazgeçip, kabuğun içini görmek.

89 daireli bir apartmanda insanların yalnızlığına hergün tanık olarak yaşıyorum. Özellikle de yaşlı kadınların. O lüks gibi görünen yaşamların içine girdiğinizde aslında son derece mütevazı, yalnız ama verecek sevgisi ve tecrübesi bol insanlar buluyorsunuz.

Gelin bu paralel yaşamlar arasındaki kesişim noktalarını artıralım. Mutluluğun bir sırrı da burada yatıyor. Temasla, tanımayla, ötekilerin sayısını azaltmayla, her insanın küçük bir dünya olduğunu ve bir çok zenginliği içinde taşıdığını unutmamayla…

Gelin şimdi hemen o dış görünüşünden dolayı selam bile vermediğiniz komşunuza “Merhaba” diyerek başlayın…

Sayın Altan’ın dediği gibi, inançlarını paylaşmanız gerekmiyor, yalnızca saygı duyun ve farklı inançlar ve değerlerinizde birlikte yaşamayı öğrenin yeter…

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

"her insan ayrı bir dünyadır keşfedilmeyi bekleyen" diye tanımlıyorum fikirlerimi kendi tanıtım yazımda. İnsanları sevmek lazım, tanımak, anlamaya çalışmak...İnanın her yeni keşif yeni bir kazanç ve mutluluk oluyor. Ve en önemlisi ayırım yapmadan Saygı duymak yaşam tarzlarına. İfade etme şekli farklı olsada İnanılan Ruhani Varlık aynı aslında...Gerisi mi onunla bizim aramızda:)) sevgiyle kalın.

Tülay TERZİOĞLU 
 19.04.2007 14:29
Cevap :
Söylediklerine aynen katılıyorum ve katkınız için çok teşekkür ediyorum. Özellikle yüreklerimizi parçalayan Malatya cinayetinin işlendiği bir günde bu konuyu tartışmak ayrı bir anlam katıyor insanların birbirini tanıması, inancını paylaşmasa da saygı duyması ve birlikte yaşamayı öğrenmesi gerçeğine. Gerçek toplumsal zenginlik ancak o zaman ortaya çıkacak. Sevgiyle kalın.  19.04.2007 17:53
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 51
Toplam yorum
: 97
Toplam mesaj
: 27
Ort. okunma sayısı
: 2705
Kayıt tarihi
: 15.07.06
 
 

1961 yılında Çorum’un Osmancık ilçesinde dünyaya geldim. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesinde li..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster