Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

14 Aralık '08

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
1166
 

Müzeler ve Kadınlar

Müzeler ve Kadınlar
 

Amsterdam'da kanal kıyısındaki binalar


19. Mayıs. 2005

Bu gün müzeleri gezeceğiz. İlk durağımız Hollanda’nın en büyük sanat müzesi olan “Rijksmuseeum”... Kentin merkezine uzak olduğu için tramvaya biniyoruz. Amsterdam kartımızı gösterince biletimizi damgalıyor vatman. Ayrıca tramvay ve otobüslerin yol haritasını tutuşturuyor elimize. Bu haritada gidilebilecek yollar ve duraklar yazılı. Nereden aktarma yapılabileceği de... Bundan böyle bu kartla her yere parasız gideceğiz.

Bir yer bulup oturuyoruz. Tramvayda sabah kalabalığı... Kentin merkezinden uzaklaşıp yan mahallelere dalıyoruz.Caddenin iki yanında Türk dükkanları... Bakkallar, dönerciler, restoranlar, tatlıcılar, hediyelik eşya dükkanları, hepsi Türkçe tabelalı... Kaldırımlarda başörtülü kadınlar...

Birkaç durak sonra iniyoruz tramvaydan. Müze tam karşıda... Geniş bir parkın içinde sivri kuleleriyle, süslemeli cephesiyle göz alıyor. Kapıda palyaço kılığında bir adam, bir yüksek eşiğe çıkmış, elindeki tel halka ile sabun baloncukları üflüyor. Yanından geçerken el sallıyor bize... İçerisi kalabalık... Öğretmenler, öğrencileri getirmişler. Çocuklar bağrış çığrış itişip duruyorlar giriş holünde. Turistler çoğunlukta... Kartımızı gösterip içeri girmeden önce müze planını ve müzeyle ilgili bilgileri içeren broşürü alıp bir köşede inceliyoruz. Labirenti andıran salonlarıyla geniş bir müze burası. Bu nedenle gezi planını iyi yapmamız gerek.

Güvenlik kapısından girer girmez sağda siyah bir panonun önünde dört kadın heykeli karşılıyor bizi. Artus Quellinus’un yapıtı bu... Enselerinde sütun başlıkları taşıyan ve sütun görevi gören kadın heykeller bunlar... Belden yukarıları çıplak... Sadece kalçalarına sardıkları, düşecekmiş gibi duran peştamallar var üzerlerinde. İlginç olan kadınların yüzlerinin utanç ve acı dolu olması... Sanki günahlarından dolayı cezalandırılıyorlarmış, cezaları da bu sütun başlıklarının ağırlığı altında ezilerek, yarı çıplak dikilip durmalarıymış gibi... Kimi eliyle yüzünü kapamış, kimi boynunu bükmüş, kimi yüzünü iyice eğerek saklamış... Öylesine ezik ve zavallı halleri var ki etkilenmemek elde değil.

Tam karşıda ise bütün duvarı boydan boya kaplayan bir Rembrandt tablosu... Bir erkek eğlencesini anlatıyor. Önde, yere bırakılmış bir davul, arkada asilzadeler, subaylar, güç sahibi erkekler masalara oturmuş içki içiyorlar. Hizmet edenler ya da daha alt konumda olanlar ayaktalar. Hepsi de neşeli görünüyorlar. Hiç kadın yok aralarında... Erkek egemen toplumlara has bir eğlence... Tablonun adını okuyamıyorum. Bir grup öğrenci tablonun önüne toplaşmış öğretmenlerinin anlattıklarını dinliyorlar.Bir yandan da bağırışa çağrışa konuşuyorlar... Bu kalabalıkta ve gürültüde sergiyi doğru dürüst gezmemiz olanaksız. Asansöre binip en üst kata çıkıyoruz. Oradan aşağı doğru dolaşacağız müzeyi...

Geçmiş yüzyıllara ait tabloları seyrederken bu resimlerin, hep o dönemlerin tanığı olduklarını düşünürüm. Yapıldıkları dönemin sosyal ve ekonomik göstergeleridir bence. Fotoğrafın olmadığı dönemlerde tarihin saptanmasıdır. Bu nedenle sadece resim tekniği ve estetik açıdan değil, asıl bu yönden incelerim resimleri. Buradaki tablolar da Hollanda’nın 17. Yüzyıldaki günlük yaşamının kanıtları... Sadece giysiler değil, mekanlar, insanların yüzlerindeki anlatımlar da o dönemin özelliklerini yansıtıyor.

17. Yüzyıl... Osmanlı Devletinin isyanlarla boğuştuğu, Rusya ve Avusturya ile savaştığı, yönetimin Haremdeki hanım sultanların elinde olduğu duraklama dönemi... Osmanlı korsanlarının, diğer gemilere soluk aldırmadığı Akdeniz egemenliği sona ermek üzere... Anadolu’dan geçen ipek yolu önemini yitirmeğe başlamış. Doğuya sefer yapan Portekizli gemiciler ipek ve baharat ticaretini ellerinde tutuyorlar artık.

17. Yüzyılda İspanya egemenliğinin ve engizisyonun baskısından kurtulan, deniz ticareti ile zenginleşen bir Hollanda var. Portekiz’in İspanyollar tarafından ele geçirilmesinden sonra ipek ve baharat ticaretine el atan Hollandalılar, batıya da yöneliyorlar. Şimdiki New York kıyılarından başlayarak, Karaiplere dek uzanarak bu toprakları Hollanda sömürgesi haline getiriyorlar. Hollanda’da “Altın Çağ”başlıyor. “Doğu Hindistan Kumpanya”sını kurarak Avusturalya’dan, Japonya’ya, Çin’den, Afrika’ya dek uzanıp ticaret yapıyorlar. Bu kumpanya, daha sonra toprak işgalleriyle sömürgeciliğe uzanıyor. Hollanda, dünyanın en zengin ve en güçlü imparatorluğu haline geliyor.

İşte Rembrandt bu dönemde yaşıyor.Bir değirmencinin oğlu olarak 1606 da dünyaya gelen Rembrandt, 15 yaşında ressam olmaya karar verip Jacop van Swannenburg’un yanına çırak giriyor.Amsterdam’a yerleştikten sonra resimleri büyük ilgi görüyor. Belediye Başkanı’nın kızı Saskia ile evlenince zengin bir drahomaya da konuyor. Bir yandan da ünü giderek artıyor.Çok kazanan bir ressam olmasına karşın gemi hisselerine yaptığı yatırımların kötü sonuçlanması, borsa oyunları, antika eşya, değerli porselenler ve mücevherlere duyduğu merak yüzünden beş parasız kalıyor ve 1669 da ölüyor.

Müzede sadece Rembrandt’ın değil, 17. yüzyılda yaşamış pek çok Hollandalı ressamın eserleri var. Öğrencilerinin de... Bu arada Rembrandt’ın adının aslında Rembrandt Harmensz van Rijn olduğunu bu müzede öğreniyorum. Cahillik işte...

Frans Hals’ın “Isaac Abrahamsz Massa ve Beatrix van der Laen’in düğünü” adlı tablosu karşımda... Bir asilzade düğünü bu… Adlarından da belli... Heykellerle süslü geniş bir bahçede bir ağacın altında oturan gelinle damat... Bizim alışık olduğumuz gelinlik yok kadının üzerinde. O zamanın modası farklıymış. Kocası gibi o da siyah satenden bir elbise giymiş. Sadece, şimdilerde palyaçolarda gördüğümüz kabarık yakalığı, başlığı ve dantelli kol ağızları beyaz... Kolunda bordo bir şal... İlginç olan kadının yüzünün anlatımı... Çok bilmiş, hesaplı, kitaplı bir gülümseyişi var. “Sonunda başardım” der gibi parlıyor gözleri. Aşk değil gözlerdeki pırıltı... Zafer haykırışları... Belli ki çıkara dayalı bir evlilik bu. Adam ise mutlu görünüyor. Yüzü yumuşak bir gülümseyişle gevşemiş. İstediğini elde etmenin rahatlığı okunuyor gözlerinden. Ressamın bunca yoğun duyguları, yüzyılları aşarak bize ulaştırması büyük bir başarı.

Yanıbaşında Rembrandt’ın “Maria Trip” adlı portre çalışması duruyor. Burada da asilzade olduğu anlaşılan, süslü giysiler ve mücevherler içinde genç ve güzel bir kadın görülüyor. Onun da gözlerinde benzer anlatım... Güç ve paranın getirdiği kendine güven ve zafer parıltıları... Başarının getirdiği doygunluk anlatımı... “Acaba zengin birer koca buldukları için mi böylesine başarılı buluyorlar kendilerini bu kadınlar?” diye düşünmeden edemiyorum. O dönemi düşündüğümde kadınların toplumsal yaşamdaki yerlerini, kocalarının konumu belirliyor. Bu zengin ve asil kadınların, eşlerine kadınlık yapmak ve çocuk doğurmanın ötesinde görevleri yok. Asil olanların aileden gelen güçleri ve isimleri bile bu kadınların konumunu fazlaca değiştirmiyor. Olsa olsa yine asil bir koca bulup oturuyorlar. Bu yüzden yüzlerdeki bu doygun anlatımı yadırgıyorum. Demek ki o dönemin kadınlarının beklentileri de farklıymış.

Bir başka Rembrandt tablosu... Yine genç bir kadın... Bu da zengin; ama yüzünde o mutlu, başarmış anlatım yok. Daha çok hüzün, kuşku ve korku var bu gözlerde... “Kimbilir, belki de sevdiği erkekle evlenmesine izin verilmeyen, çıkar evliliği için zorlanan bir genç kız bu” diye düşünüyorum önce. Oysa tablonun adı “Saskia’ın portresi”... Ancak Rembrandt’ın yaşamını anlatan kitaba baktığımda sağlıksız bir yapıya sahip olan Saskia’nın, bir doğumdan sonra genç yaşta öldüğünü öğreniyorum. “Gözlerdeki bu anlatım mutsuz bir evliliği mi simgeliyor acaba, yoksa ölümden korku mu bu?” diye düşünüyorum.

Bir başka resimde, bir ziyafet sofrasında, Rembrandt’ın kucağına oturmuş Saskia... Üzerinde ağır, ipekli bir giysi, boynunda ve başında mücevherler... Kadehini kaldıran çakırkeyif Rembrandt’a göre daha bilinçli bakıyor Saskia... Belli ki içki içmemiş. Eğleniyormuş gibi yapsa da gözlerindeki yalnızlık ve hüzün çok belirgin. Rembrandt’ın içki, eğlence ve pahalı zevklere düşkünlüğü düşünülürse mutsuz oluşu anlaşılabilir. Belki de sağlıksız yapısı onu böyle melankolik yaptı, kimbilir? Öykücü yanım her tabloda yeni öyküler kurduruyor bana.

Bir başka Rembrandt tablosu... “Yahudi Gelin” diye tanınan bu tablo aslında ressamın komşuları İsaac ve Rebecca’nın resmi... Zengin giysiler ve mücevherler içindeki çiftin duruşları ve yüzlerindeki anlatım çok ilginç. Bu resimde bir cinsel taciz görülüyor sanki... Adam, kadına sarılmış, bir eli ile omzundan tutmuş, diğer eli ile kadının göğsünü okşuyor. Bundan dolayı da yüzünde keyifli bir anlatım var. Kadın ise hiç de hoşnut görünmüyor bu durumdan. Eli ile adamın elini itmeye çalışır gibi... Öte yandan kocası olduğundan sesini çıkaramıyor. Tiksintiyle de olsa katlanırmış gibi bir anlatım okunuyor yüzünden... Hoşnutsuz; ama çaresiz... Belli ki sevgisiz ve zoraki bir evlilik bu...

Bir başka ilginç tablo Johannes Cornelisz Verspronck’un “Mavili Kız” tablosu... Altı- yedi yaşlarında bir kızın portresi bu... Giysi ve mücevherlerinden bir asilin ya da zengin bir tüccarın kızı olduğu anlaşılıyor. Biçimli dudakları gülümsese de iri lacivert gözlerinde hüzün ve can sıkıntısı var. Belli ki model olarak kıpırtısız durmak çok sıkmış onu. Yaşıtlarıyla oyun oynamayı yeğlerdi, eminim.

Tek tük hüzünlü örneklere karşın asilzadelerin yaşamını gösteren resimlerde kadınlar genelde mutlu görünüyorlar. Pieter de Hooch’un “Çamaşır Dolabı Önünde Kadınlar” tablosu ile Vermeer’in “ Aşk Mektubu” tablosundaki kadınlar yaşamı daha kolay ve tasasız yaşayanlar... Oysa yine Vermeer’in hizmetçileri resimlediği tablolarında aynı mutluluk ve gamsızlık görünmüyor. Yorgun ve çaresiz kadınlar bunlar...

Ceasar Boetius van Everdingen adlı bir ressamın tablosunda alt tabakadan bir kadın görülüyor. Kat kat şallara bürünen kadın, küçük bir mangalın başında, üzerine örtü örttüğü ellerini mangala uzatmış ısınmaya çalışıyor. Bulunduğu odanın soğukluğunu içimde hissediyorum adeta... Bu kadının yorgun görünümü asil kadınların yüzlerinin anlatımından çok farklı. Nikolaes Maes’ın “Sofra Duası Yapan Kadın” tablosunda da öyle. Bir parça balık ve patatesten oluşan oldukça fakir bir sofrada, boynunu bükmüş dua eden kadın da aynı yorgun, mutsuz anlatımı taşıyor yüzünde ve bedeninde... Gabriel Metsu’nun “Kediyi Besleyen Kadın” resminde de kadının gözlerinde yalnızlık ve hüzün var. Bir yandan da kediye yönelen sevgi ve ilgi...

Fakir halkın yaşamı, bulundukları mekan pek görünmüyor.Bu, ressamların ısmarlama tablolar dışında genellikle çevrelerindeki hizmetçileri model yapıp resmetmelerinden olsa gerek. Oysa orta tabakanın yani küçük burjuvanın resimlerinde mekan da değişiyor. Asillerin gibi olmasa da yine de bir zenginlik seziliyor bunlarda. Örneğin Jan Steen’in tablolarında Hollandalı tüccarların yaşantısı görülüyor. “Noel Kutlaması” adlı tabloda çoluk çocuk eğlenen bir aile var. Oda, giysiler çok süslü ve gösterişli değil; ama sofrada ve yerlerde pastalar, çörekler... Çocukların elinde oyuncaklar... Herkesin yüzü gülüyor. “Sevinçli Aile” tablosu da öyle... Masada sadece et ve ekmek var; ama ailecek çalıp söyleyip eğleniyorlar. Aynı ressamın “Tuvalet Yapan Kadın” tablosunda da mutluluk ve huzur var. Yatağın kenarına oturmuş, çorabını çıkaran kadının ve yastığın üzerinde kıvrılıp uyuyan köpeğin yüzünde bu huzur ve mutluluk çok belirgin. Kadının üzerinde kenarları kürklü bir ceket var. Oysa oda basit eşyalarla döşenmiş.Karyolanın kenarında kocaman bir oturak, yerde rasgele çıkarılmış terlikler... Hafif topuklu ve sivri uçlu terliklerin günümüzdekilerin benzeri olması ilginç. Demek ki ayakkabı ve terlik modasında 17. yüzyıldan bu yana fazla bir değişiklik yok.

Hendrick Avercamp’ın kalabalık tabloları ise Hollanda’nın 17. Yüzyıl başı yaşamını seriyor gözler önüne... Örneğin bir kilise ve birkaç evden ibaret Amsterdam’da, buz tutmuş kanallar üzerinde kayanları gösteren “ Kış Manzarası ve Buzda Kayanlar” tablosu o dönemin kış eğlencesini anlatırken aynı zamanda giysiler ve eşyalarla dönemin tipik ayrıntılarını da gösteriyor bize.

Dikkatimi çeken bir başka şey, resimlerdeki kadınların çoğunun okuma - yazma bilmesi... Vermeer’in mektup okuyan kadınları gösteren bir çok resmi var. Frans van Mieris’in “Mektup Yazan Kadın” resmi... Rembrandt’ın “Kitap Okuyan Yaşlı Kadın” portresi... Bunlar genellikle zengin kadınlar...17. Yüzyıl’da Osmanlı topraklarındaki kadınları düşünüyorum da saraylı kadınların bile okuma yazma bileninin pek az olduğu bu dönemde Avrupa’da kadınların mektup yazması, kitap okuması eğitimde daha ileride olduklarını gösteriyor. Sergiyi biraz daha dolaşınca okur- yazar kadınların gizi çözülüyor. Gerard Dou’un “Gece Okulu” tablosu her şeyi aydınlatıyor. Bir masa başına toplaşmış, mum ışığında okumayı, yazmayı öğrenen insanlar... Çoğu kadın...

Bu ressamlar Hollanda’nın altın çağını resmediyorlardı. Bu yüzden resimlerde insanlar genellikle gülüp eğleniyorlar... Açlık, sefalet ya da şiddet yerine bolluk, mutluluk ya da huzur var.Kadınların gözlerindeki hüzün de olmasa herşey çok güzelmiş diye düşünebilir insan. Oysa tarihin her döneminde kadınların payına hep hüzün ve yalnızlık düşmedi mi?

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 26
Toplam yorum
: 15
Toplam mesaj
: 19
Ort. okunma sayısı
: 870
Kayıt tarihi
: 03.12.08
 
 

1946 yılında doğan ve tıp doktoru olarak Türkiye ve Almanya’da çalışan Gülseren Engin’in ilk öyküsü ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster