Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Nisan '13

 
Kategori
Kitap
Okunma Sayısı
330
 

Nar Ağacı ya da Köklere Dönüş! Bir yolculuk romanı

Nar Ağacı ya da Köklere Dönüş! Bir yolculuk romanı
 

Büyükbabam'ın babası Dağıstan'dan göçmüş. Annesini ise tam bilemiyorum ama ufak tefek bembeyaz tenli bir kadındı. Başka coğrafyalara aitti belli. Son günlerine rastladığımda artık 100 yaşını devirmiş ve hatırlamakta zorlanır haldeydi. Büyükannem Çerkez kökenliydi. Kalem gibi bir kadındı. Erkeğinden  bir şey beklemez evvelallah her şeyin altından tek başına gayet güzel kalkardı. Dedem'in baba tarafı ise Selçuklu Türkleri'nden. Hem de ilk akıncılardan. Malazgirt öncesi gelip yerleşmişler Anadolu'ya. Tüm Selçuklu genetiğini alan babası dedeme de geçirmiş, soluk bir resmi var oradan anladım. Annesinin ailesi ise İran'dan kopup gelmiş büyük ihtimal. Önce Sivas, sonra Tokat derken ver elini son durak. Esmer, yağız, yapılı insanlar hepsi. Saz elden düşmez. Dedem Alevi kökenli olduklarını yarımağız! söylerdi. Anneannem'in ailesi ise bir kan davası uğruna malını mülkün Sofya'da bırakıp bir gece atladıkları gemi ile Karadeniz sahillerine kendilerini atan Hristiyan Türklerden. Dönmüşler sonradan Yeni Mehmetler denir o yüzden sülaleye. Masmavi gözleri, küçük el ve ayakları, bembeyaz teni, nezaketi, görgüsü, genel Karadeniz kadını cabbarlığından  uzak naifliği  ile bambaşka bir kadındı.  Babama bakınca büyükbabamı, anneme bakınca anneannemi görüyor gibi oluyorum. Huylar ise bambaşka kimse kimseye benzemiyor. Aynada kendime bakıyorum.  Ellerim ayaklarım anneannemden, küçümenliğimde ondan, yüz hatlarım babaannemden, cabbar cevvalliğimde ondan sanırım. Birbirinden çok farklı iki kadın ben de birleşmiş.  Kimisi "Kızanım sen bizim oralardansın. Beyaz ten başka nerede olur" der. Kimisi ise, " Sen Karadeniz kızısın belli. Tuttuğun dalı eğiyorsun" der. Peki benim kültürel kimliğim ne gerçekte hep merak ederim. Dört bir yandan Anadolu'ya akın edip, Karadeniz'in küçük bir şehrinde, zor doğa koşulları altında yaşam savaşı verip, tutunmayı başarıp beni ve 40 kadar kuzenimin varolmasına neden olan bu insanlar neydiler ne oldular. Bunlar yaş ilerledikçe çokça düşündüğüm  konular. İşin içinden çıkamadıkça Karadenizliyim diyorum. Kendimi en çok bunun  altından güvende ve rahat hissediyorum. Bütün bunları tekrar düşünmemi, kafamda derleyip toplayıp anlamlandırmamı sağlayan ise bir kitap; Nazan Bekiroğlu’ndan Nar Ağacı.  Aldığıma, okuduğuma, hayatıma kattığıma o kadar memnunum ki. Okumasam eksik kalırdım. O kadar…

Kitabı anlatmak bir blog yazısına sığmaz, o nedenle böyle bahtsız bir çabaya girmiyorum.  Her okur gibi  ancak ben de bıraktığı izlenimleri aktarabileceğimin farkında yola çıkıyorum. Neticede her yazı gibi roman da kayda geçtikten sonra okurun sorumluluğundadır.

Velhasıl, hikayemiz Trabzon’da yazarımızla birlikte başlar.  Ailesinin kökenlerini merak eden yazar, İran asıllı dedesinin izinde onun hikayesinin aslını ve akrabalarını bulmak üzere bir yolculuğa çıkar. Bu sırada bizler hem yazarın macerasına tanıklık ederiz hem de dedesinin zamanına zıplar onunla yollara düşeriz. İki ayrı zamanda iki ayrı öykü aynı nehre akar, biz bulutların üstünde bu akışa tanıklık ederiz. Dede Setterhan’ın bir aşktan kaçarken başka bir aşka doğru koyulduğunu biliriz, İstanbul için çıktığı  yolculuktan önce Batum sonra Trabzon’a gelip orada ömür boyu kalacağını da biliriz. Ama yolların nasıl çatallaşacağını, kararların nasıl değişeceğini ancak onunla omuz omuza yürürken görürüz.  Anneanne Zehra’nın dede Setterhan’ın nihai aşkı olduğunu biliriz. Ama bir sevda ile yoğrulup, nişanlanınca şaşırırız, Rus İşgali ile Trabzon’dan İstanbul’a çıktığı göç yolundan nasıl sağsalim çıkıp  kaderini Setterhan ile birleştireceğine de akıl sır erdiremeyiz. Kitabın en önemli başarısı da işte tam burada yatıyor. Sonu bilmenize rağmen, Setterhan Batum’da kalacak diye telaşlanıyor, Zehra göçe dayanamayacak diye üzülüyoruz. Bu kız İstanbul’da ne olacakta geri dönecek diye meraklanıp, “Setterhan İstanbul’a gitme yoksa birbirinizi bulamayacaksınız” diye hayıflanıyoruz. Bu tempo kitap boyunca hiç düşmüyor, 533 sayfayı bir avazda okuyup bitiriyor. Bu noktada sizi yanıltmış olmak istemem kitap bir aşk hikayesi değil, bir aile üzerinden dönem tanıklığı. Aynı zamanda 72 millet bir arada yaşadığımız Karadeniz için toplumsal bir ayna. Yazının en başında kendi köklerimi paylaştım, sorsanız herkesin hikayesi üç aşağı beş yukarı buna benzer. Dedesi Rum olan, anneannesi  dönmüş Ermeni kızı olan, Batum’dan göçen Gürcüler, Çerkezler… Liste uzar gider.  Eserde de bunu göreceksiniz, yani hepimizin “Laz” olmadığını anlayacaksınız. Bu noktada İran, Batum, Karadeniz gelenekleri ve kültürel kodları hakkında da kuvvetli ipuçları verdiğini de belirtmeden geçemeyeceğim.

Kitabı okurken zaman zaman gözlerimin dolduğunu da söylemeliyim. İran’dan Batum’a, Batum’dan Trabzon’a, oradan İstanbul’a tüm coğrafyayı bilmenin ayrıcalığı ile öykünün buralarda geçen bölümlerinde iyice hikayenin içine girdim. Hatta bazı mekan tasvirlerinde benim bildiğim yer mi diye heyecanlandım. Fotoğraftaki kitabevi mesela, Batum’da görüp çok etkilenmiştim. Bu mudur Setterhan’ın kitabevi diye içimden geçirdim. Ya da Rus işgali ve göç.  Anne tarafından nine anlatırdı. Çocuklarını nehire bırakanları, açlıktan toprak yiyenleri. Parasız pulsuz, başında bir erkek olmadan sırtta bebe elde ihtiyar dede yola düşenleri. Babamın mesleği icabı kaldığımız Artvin'de de bu anıları çok dinlemiştik. Rus'dan kaçarken Çoruh'a yakalananları.  Bizim oranın kaderi mübadeleler, göçler, işgaller sonrası milliyetine, dinine bakılmadan yetim-öksüz kalan çocukların evlat edinilmeleri.  Ve de her zorluk karşısında çözüme yönelen, vakur duran, sızlanmayan, hayata her şeye rağmen bağlı Karadeniz insanını ve hırçın yağmurlu havasını öyle güzel anlatmış ki. O toprakların çocuğu olarak elinizde değil yüreğiniz çoşuyor, burnunuz sızlıyor, gözünüz doluyor.

 

 

Son sözüm, Karadenizliler, Karadenizi merak edenler, ülkenin o dönem tarihine bir de kuzeyden bakmak isteyenler için edebi bir roman. Dili kuvvetli, kelime dağarcığı geniş, tarihi detayları araştırılmış tadına doyulmaz bir eser. Şimdi hevesle Nazan Bekiroğlu’nun yeni kitabını bekliyorum. Kitabı beğenir, yazarımızı severseniz size La isimli eserini de şiddetle tavsiye ederim.

 

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 6
Toplam yorum
: 5
Toplam mesaj
: 6
Ort. okunma sayısı
: 904
Kayıt tarihi
: 22.04.09
 
 

Edebiyat fakültesini bitirdim, işletme yüksek lisans yaptım. Lisans eğitiminden itibaren kitaplar..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster