Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

10 Temmuz '06

 
Kategori
Haber
Okunma Sayısı
446
 

Nasıl bir şey?

Nasıl bir şey? Aslında çok önemli bir şey. Aslında hiçbir şey...

Haber ve belgesel kameramanlığı yaptım.

Uzun zamandır kamera omzumda değil.

Ama hep aklımda. Nasıl olmasın ki?

On yıla yakın bir zaman onunla geçti. Öyle kolay bir beraberlik değildi.

Nasıl bir şey mi?

Bu mesleği bugünlerde yapan, omzunda her gün kamera, yollarda olan birçok arkadaşımdan farklı bir şey yapmadım.

Belki biraz şanslıydım.

Türkiye'nin tamamına yakın, dünyanın önemli bir bölümüne kameraman olarak gittim.

İstanbul’da bir gece vakti Gazi Mahallesi olaylarında yediğim dayağı unutmadım.

Van'da bir gece düşen THY uçağının enkazındaki her kare hala aklımda.

Güneydoğu'nun aslında ne kadar güzel olduğunu, Diyarbakır-Elazığ arasında Hazar Gölü'nde çilek kokuları arasında yüzerken öğrendim.

Van Gölü'nde güneşin ne kadar güzel battığına,

Hindistan'da ışığın gerçekten doğudan yükseldiğine şahit oldum.

Filistin'de plastik mermi ile tanıştım, gaz bombasına kuru soğanın iyi geldiğini de orada öğrendim.

Bağdat'ta bir otel odasında Körfez Savaşı çıkar mı diye bekledim.

Kardak Kayalıkları'ndan sırılsıklam geri dönerken iki gündür uyumadığımı fark ettim.

Süveyş Kanalı'nda yerden 236 metre yükseklikte Ordu'nun dereleri aksa yukarı türküsünü dinledim.

İnsanlar görüntüledim.

Gülen, ağlayan, sevinen, üzülen ve yaşamayan...

Her olay, her yer bir iz bıraktı.

İçim acırken, içimdeki beni unutmamaya çalışarak birçok olaya şahit oldum.

Elimden geldiği kadar görüntülemeye çalıştım.

Haber yolunda trafik kazası geçirdim.

Arabanın ön camından fırladığımda elimde kamera vardı.

Kafamdaki dörtyüze yakın dikişte benimle beraberdi.

Bu aralar kamera omzumda değil...

17 Ağustos 1999 depremi olduğunda Haberci'de çalışıyordum.

Program tatildeydi.

Deprem ile ilgili haberleri gördükçe; sürekli orada olmak istediğimi düşünüyordum. Kamera ile gitmek bir şeyler çekmek, bir şekilde orada olmak istiyordum.

Aslında niçin oraya gitmek istediğimi bilemiyordum.

Ama aklımda hep enkazdan sağ çıkan birisini görüntülemek vardı.

Gölcük'e gittim. Depremin üzerinde bir hafta geçmişti.

Her geçen gün enkaz altından canlı insan çıkartma umudu tükeniyordu.

İçimdeki umudu yitirmiyordum.

Bir şeyler görüntülemek için mi oradaydım yoksa bir şeylere yardım etmek için orada olmalıydım karar veremiyordum.

Arada bir enkaz altında canlı insan olabilir haberi ulaşıyordu.

Gölcük içinde bir binaya gittik. Geceydi. Sabahın ilk ışıklarına kadar kaldık.

Kurtarma ekipleri değişti.

Enkazda bir kenarda bekliyorduk.

Yanımda Şilili bir kameraman vardı. Bir iki kelime konuştuk. Umutlar tükeniyordu. Sabaha doğru enkazın başında bekleyenler azaldı. Biz kaldık.

Bütün gece enkaza sürekli bakan biriyle yanyanaydım.

Sabah oldu.

Enkaz biraz daha kötü gözüktü. “Kötü” aslında doğru bir sözcük değil.

Gözüken umutsuzluk, belki de elden bir şeyin gelmemesiydi...

Yanında beklediğim kişi kah çökerek, kah enkazı dolaşarak kurtarma ekiplerinin yanına gidiyordu.

Çoğu zaman yan yana bekliyorduk.

"Ses geldi, duydum" diyordu sağa sola.

Biz umudun tükenmeye başladığı yerde bir umut olacak diye bekliyorduk.

Bekledik. Bekledik. Su paylaştık. Sigara paylaştık.

Sandviçleri paylaşamadık. Boğazdan geçmiyordu.

Böyle bir ortamda insanın doğal bazı ihtiyaçlarını dile getirmesi bana göre haksızlıktı. "Acıktım, yoruldum" demek yersiz geliyordu.

Beklediğimiz saatleri hatırlamıyorum.

Beraber beklediğim insanın yüzünü bile bugün çok zor hatırlıyorum.

Enkazdan akşam üstüne doğru ailesinin cansız bedenleri birer birer çıktı.

Bir de bebek yatağı çıktı enkazdan.

Gölcük'e doğru yola çıkarken hep düşündüğüm an karşıma çıktı.

Böyle bir durumda ne yapacağımın cevabını bilemiyordum.

Kendi gerçeklerim ve ortam hepsi birbirine doğadan gelen bir gerçek ile karışmıştı.

O an ağlayan insanı görüntülemek gerekiyor muydu? Yoksa gerekmiyor muydu?

Bir başka kameraman arkadaşım daha vardı onu aradı gözlerim.

Baktım. Gözlerini siliyordu. Uzaklaştı.

Yanında beklediğim insana su verdim. Gözlerini siliyordu. Sigara verdim.

Kuru dipten bir sesle bir şeyler söyledim. Kamera hala omzumdaydı.

Çekmedim. Çekemedim. Enkazdan biraz uzaklaştım.

Orada beraber bulunduğum arkadaşlarıma "Benden buraya kadar" dedim.

Anlayamadılar.

Gözüm enkazdaki bebek yatağındaydı.

O zamanlar 6 aylık olan kızım aklıma geldi. Durdum. Düşünemiyordum.

Orada sonsuza kadar kalabilirdim. Sonsuza kadar oradan uzaklaşabilirdim.

Ayrıldım. "Kameramanlık yapamayacağım" diye düşünüyordum.

Kameramanlığa ara verdim.

O anı paylaştığım birkaç kişi, profesyonel olmadığımı söyledi.

Tecrübesine güvendiğim meslekten bir ağabey, ince bir yolun sonunda bir ayrıma geldiğimi söyledi.

Ben yolun bir başka tarafına saptım. Bir yolculuk yaptım. Kamera ile kendi içimde.

Belki bir oyun oynadım. Kamera ile kendi içimde.

Kazandım mı? Kaybettim mi?

Bilmiyorum.

Kameramanlık hep aklımda.

Nasıl bir şey mi?

Farklı bir şey..!

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 10
Toplam yorum
: 9
Toplam mesaj
: 2
Ort. okunma sayısı
: 436
Kayıt tarihi
: 09.06.06
 
 

1966. ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster