Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

22 Mart '15

 
Kategori
Psikoloji
Okunma Sayısı
126
 

National Geograpic den İLK YAŞ makalesini mutlaka okuyun

Bebek beyninin gelişmek için sevgiye ihtiyacı var. İlk yıl yaşananların beyinde bıraktığı izlerse düşündüğümüzden çok daha derin...

Taş kokain furyasının Amerikan kentlerini kasıp kavurduğu 1980’lerin sonunda Philadelphialı neonatalog (yenidoğan uzmanı) Hallam Hurt’ün en büyük endişesi, bağımlı annelerin çocuklarının gördüğü zarardı. Hurt ve meslektaşları düşük gelirli ailelerin çocukları üzerinde bir araştırma yaptı ve bu araştırma kapsamında, uyuşturucuya maruz kalan ve kalmayan dört yaş grubundaki çocuklar karşılaştırıldı. Araştırma sonuçlarına göre denek grupları arasında önemli bir farklılık yoktu ama ortaya bir başka gerçek çıkmıştı: Her iki grupta da çocukların IQ’ları ortalamadan çok daha düşüktü. Hurt, “Minikler çok şirindiler ama IQ’ları 82–83 civarındaydı,” diyor. “Oysa ortalama IQ 100. Bu sonuçla şoke olmuştuk.”

Söz konusu keşfin ardından dikkatlerini, iki grubu farklılaştıran değil aynılaştıran özelliğe yönelttiler: Tümü, yoksul ailelerin çocuklarıydı. Araştırmacılar, bu kez de çocukların yaşadıkları ortamı anlamak üzere bir kontrol listesi hazırladı ve ev ziyaretlerine gidildi. Anne–babalara, evde en az on kitap, çocuk şarkıları içeren bir müzikçalar, rakamları öğrenmekte çocuklara yardımcı olacak oyuncaklar olup olmadığı soruları yöneltildi. Ebeveynlerin çocuklarla sevgi dolu bir ses tonuyla konuşup konuşmadıkları, sordukları soruları yanıtlayıp yanıtlamadıkları, onlara sarılıp, öpüp, övgü dolu sözler sarf edip etmedikleri not edildi.

Sonuç, evde daha fazla ilgi ve yakınlık gören çocukların daha yüksek IQ’ya sahip olduğuydu... Bilişsel (kognitif) açıdan daha fazla uyarılan çocuklar dil işlevlerinde üstün bir performans gösterirken, daha çok ilgi görenler de hafıza işlevlerinde başarılı oluyordu.

Araştırma bu aşamada da sonlanmadı. Yıllar sonra, söz konusu çocuklar ergenlik dönemine eriştiklerinde beyin MR’ları çekildi ve sonuçlar dört ve sekiz yaşlarındayken gördükleri ilgi derecesi kayıtlarıyla karşılaştırıldı. Çocukların dört yaşında gördükleri ilgi ile hipokampus (beynin hafızayla ilişkili bölümü) boyutu arasında güçlü bir ilişki olduğu görüldü. Ancak, sekizinci yaştaki ilgi derecesiyle hipokampus arasında bir ilişki yoktu. Elde edilen sonuçlar, duygusal olarak destekleyici bir ortamın çok erken yaşlarda ne denli büyük bir önem taşıdığını ortaya koyuyordu. 2010’da yayımlanan Philadelphia araştırması, çocuklukta yaşananların gelişmekte olan beynin yapısını şekillendirdiğini ortaya koyan ilk çalışmalardan biriydi. O dönemden bu yana, bebeğin sosyoekonomik statüsü ile beyin gelişimi arasında ilişki olduğunu gösteren farklı araştırmalar da gerçekleştirildi. Akıllara durgunluk veren bir kapasiteyle donanmış olarak dünyaya gelen beyin, kendisini daha da donanımlı kılmak için ortamdan gelen girdiye gereksinim duyuyor. Bilim insanları şimdi de, bu gelişimin doğumsal olan ile edinsel olan arasındaki karşılıklı etkileşim tarafından nasıl şekillendiğini keşfediyor.

Çocuk beynine ileri teknoloji görüntüleme aletleriyle bakan bilim insanları, dünyaya gözlerini ilk açtığında neredeyse doğru düzgün göremeyen bir çocuğun nasıl olup da konuşur, bisiklete biner, resim çizer ve beş yaşına geldiğinde hayali bir arkadaş icat eder duruma geldiğinin gizemini çözüyor. Bu süreçte çocukların dil, sayı ve duygusal anlayış yeteneğini nasıl edindikleri konusundaki bilgileri arttıkça da, bebek beyninin muhteşem bir öğrenme makinesi olduğunun iyice farkına varıyorlar. Yani bebek beyninin geleceği –büyük oranda– bizim elimizde.

Bir grup hücrenin metamorfoza uğrayarak minicik bir bebek olması yaşamın en büyük mucizelerinden biri. Ancak, bu savunmasız bebeğin, sizinle yatağa gideceği saat konusunda pazarlık yapan, yürüyen, konuşan bir çocuk haline gelmesi de aynı derecede mucizevi. Bu makale için araştırma yaptığım sırada, söz konusu mucizenin gözlerimin önünde şekillenmesini bizzat izledim. Kızım bu süreçte karnının aç olduğunu bildirmek için kulak tırmalayıcı bir şekilde ağlayan huzursuz bir yumak olmaktan çıktı ve güneş gözlüğünü takmadan evden dışarı adım atmamakta direnen üç yaşında enerjik bir çocuğa dönüştü. Zihinsel ve duygusal yetilerinin gelişmesi başlı başına bir mucizeler silsilesiydi. Ve bebek beyninin dünyayı ne kadar ustaca kavramayı öğrendiği konusundaki hayranlığımı daha da derinleştirdi.

Kızımın geçtiği dönüm noktaları tüm anne–babalara tanıdık gelecektir. İki yaşında, kaldırımda yürürken elimi tutması gerekmediğini anlayacak bilgiye sahipti –sadece caddede karşıdan karşıya geçmek üzereyken elime uzanıyordu. Aynı yaşlarda küvetin giderini topuğuyla kapamayı ve hızlı bir duşu eğlenceli bir küvet keyfine çevirmeyi öğrendi. Üç yaşına basmadan önce uzun konuşmalar yapıyor ve kendince tekerlemeler uyduruyordu.

Binlerce yıldır çocuk yetiştirmemize rağmen, halen, bebeklerin bilişsel ve dilsel yetilerinde, akıl yürütme ve planlamada nasıl olup da dev adımlar attığına dair bildiklerimiz çok sınırlı. İlk yıllardaki gelişmenin ışık hızı, büyük sinir devresi sarmallarının oluşumuyla çakışıyor. Doğumda beyinde yüz milyar kadar, yani yetişkinlikteki kadar nöron (sinir hücresi) bulunuyor. Bebek büyüdükçe, duyusal girdi akınına maruz kalan nöronlar diğer nöronlara bağlanıyor ve üç yaşına gelindiğinde yüz trilyon civarında bağlantı oluşuyor.

Ninni dinlemek ya da bir oyuncağa uzanmak gibi farklı güdüler ve görevler farklı sinir ağlarının oluşmasına katkıda bulunuyor. Tekrarlayan aktifleştirme yoluyla sinir devreleri güçleniyor. Sinir liflerini kaplayan kılıf –miyelin adı verilen izolasyon maddesinden oluşuyor– sık kullanılan yollarda kalınlaşarak, elektriksel tepkilerin daha hızlı iletilmesini sağlıyor. Çalışmayan devreler ise sinaptik budanma denilen bağlantı kesilmesi sonucu ölüyor. Beyin, bir–beş yaşları arasında ve daha sonra ergenlik çağının başlarında büyüme ve yeni işlev kazanma döngülerinden geçiyor. Bu süreçte edinilen deneyimler, yerleşik devrelerin şekillenmesinde önemli bir rol oynuyor.

Doğumsal ve edinsel olanın bir araya gelerek beyni nasıl şekillendirdiği konusu en çok dil yetisinin gelişiminde kendini gösteriyor. Bu yetinin ne kadarı donanım olarak geliyor, gerisini bebekler nasıl geliştiriyor? Araştırmacıların bu soruya yanıt bulma yöntemlerini öğrenmek için Judit Gervain’i ziyaret ediyorum. Paris’te, Descartes Üniversitesi’nde bilişsel sinirbilimci olan Gervain, son on yılını birkaç günlükten birkaç yaşına kadar uzanan bir yelpazedeki çocuklarda dil yeteneğini incelemeye vermiş. Yenidoğanlar üzerinde bir deney yapmaya hazırlandığı Paris’teki Robert–Debré Hastanesi’nin merdivenlerinde buluşuyoruz kendisiyle.

Doğum servisi koridorunun sonundaki odaya doğru izliyorum Gervain’i. Sabahın ilk deneği, pembe puantiyeli bir battaniyeye sarılmış olarak peşinde babasıyla birlikte sedyeyle getiriliyor. Araştırma asistanı bebeğin başına düğmeye benzer sensörlerle bezenmiş bir başlık geçiriyor. Amaç, nu–ja–ga gibi ses sekansları dinletildiği sırada bebeğin beynini görüntülemek. Ancak daha gözlem başlamadan bebek tiz çığlıklar atarak kolay boyun eğmeyeceğini belli ediyor. Asistan telaşla başlığı çıkarırken babası bebeği kollarına alıyor.

Onlar gittikten sonra, kendisi de birkaç ay önce doğum yapan Gervain bu tür başarısızlıkların olağan olduğunu söylüyor. Bir başka yeni doğmuş bebek –yine babası eşliğinde– getiriliyor. Gervain’in asistanı aynı protokolü izliyor ve bu kez işlem sorunsuz ilerliyor. Bebek gözlem boyunca uyuyor.

Gervain ve meslektaşları, yenidoğanların farklı ses kalıpları arasında ayrım yapma konusunda ne derece başarılı olduklarını sınamak için de benzer bir yöntem kullanmış. Ses sekansları dinlettikleri bebeklerin beynini yakın kızılötesi spektroskopisiyle görüntülemişler. Sesler bazen mu–ba–ba örneğinde olduğu gibi ABB düzeninde tekrarlanmış, bazen de mu–ba–ge gibi ABC düzenindeymiş. Beyindeki konuşma ve ses işleme bölgelerinin, ABB sekansına daha güçlü karşılık verdiğini belirlemişler. Daha sonra yaptıkları bir araştırma ise, yenidoğan beyninin AAB kalıbı ile ABB kalıbı arasındaki ses sekansları farklılıklarının da ayrımına vardığını ortaya koymuş. Yani bebekler sadece tekrarı algılamakla kalmıyor, bunun sekansın hangi noktasında meydana geldiğine de duyarlılar.

Gervain çıkan sonuçlardan heyecanlı. Çünkü sesin düzeni, üzerinde kelimelerin ve dilbilgisinin inşa edildiği bir temel. “Konumsal bilgi, dilin anahtarı,” diyor. “Bir şeyin başta ya da sonda olması büyük farklılık yaratır: ‘John ayıyı öldürdü’ cümlesi ‘ayı John’u öldürdü’ cümlesinden çok farklıdır.”

Bebek beyninin henüz doğumun birinci gününde seslerin düzenlenme biçiminin sekansına tepki vermesi, dil öğrenme algoritmalarının çocuklarda doğumla gelen sinir dokusunun bir parçası olduğunu gösteriyor. “Biz hep lineer bir bakış açısıyla düşündük. Bebekler ilk önce sesleri öğreniyordu, sonra kelimeleri, ardından da bir araya getirilmiş kelimeleri anlıyordu,” diyor Gervain. “Ama yakın dönemde yapılan bazı araştırmalar sayesinde her şeyin birinci günden itibaren gelişmeye başladığını anlıyoruz. Bebekler dilbilgisi kurallarını daha en baştan öğrenmeye başlıyor.”

 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 65
Toplam yorum
: 113
Toplam mesaj
: 61
Ort. okunma sayısı
: 1771
Kayıt tarihi
: 15.01.07
 
 

Biricik Sudelina'sının annesi, kitaplar ülkesinin sarışın prensesi, kocasının bir tanesi, İzmir/K..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster