Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Ocak '09

 
Kategori
Edebiyat
Okunma Sayısı
1208
 

Nazım Hikmet Ran

Nazım Hikmet Ran
 

OTOBİYOGRAFİ

1902'de doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye dönmeyi sevmem
üçyaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim
on dokuzumda Moskova'da komünist üniversite öğrenciliği
kırk dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on dördümden beri şairlik ederim

kimi insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir
ben ayrılıkların
kimi insan ezbere sayar yıldızların adını
ben hasretlerin
hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık çektim açlık gırevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir
otuzumda asılmamı istediler
kırk sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini
verdiler de

otuz altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli dokuzumda on sekiz saatte uçtum Pırağ'dan Havana'ya

Lenin'i görmedim nöbet tuttum tabutunun başında 924'te
961'de ziyaret ettiğim anıtkabri kitaplarıdır

partimden koparmağa yeltendiler beni
sökmedi
yıkılan putların altında da ezilmedim

951'de bir denizde gençbir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52'de çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü

sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın
içtim ama akşamcı olmadım
hep alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana

başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan söyledim başkasını üzmemek için
ama durup dururken de yalan söyledim

bindim tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya gittim
çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri
camiye kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama kahve falıma baktırdığım oldu

yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye'mde Türkçemle yasak

kansere yakalanmadım daha
yakalanmam da şart değil
başbakan filan olacağım yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama sevdalandım altmışıma yakın

sözün kısası yoldaşlar
bugün Berlin'de kederden gebermekte olsam da
insanca yaşadım diyebilirim

ve daha ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kim bilir.

Nazım Hikmet Ran

Bu otobiyografi 1961 yılı 11 Eylülünde
Doğu Berlin'de yazıldı.

Onun için kim ne demiş:

Abidin Dino (1913-1993)

"Günün birinde, durup dururken haşarı küçük Nâzım bir cam kıracak olmuş.
"'Neden kırdın bu camı?' sorusuna çocuğun karşılığı aydınlatıcı :
"'Camdan bir uçak yapmak için!'
"Belki yeni bir şiir türünün başlangıcı sayılabilirdi bu söz. Çok sonra Bursa Hapishanesi'ne 'Taş tayyare' adını koyacaktı tutuklu şair. Acayip bir ilişkisi olacaktı Nâzım'ın uçaklarla. Pekin'de geçirdiği 'enfarktüs' krizi üstüne apar topar Moskova'ya dönüş serüveni örneğin...

"Havana'ya uçuşu bir sevinç olmuştu, ona karşılık Tanganika'ya uçuşta yüreği çok ağrımıştı. Ve elbette oralara kadar gitmesi kesinlikle doğru değildi. Hangi sersem bu yolculuğu istemişti Nâzım'dan? Lübnan'a giderken uçak Türkiye toprakları üzerinden geçmişti, öylesine yüksekten ki, türkiye boz bir kilime benziyordu.

"Kederli kederli anlatmıştı Nâzım uçak lombozundan memleket manzaralarını seyredişini. Aşkla seyretmişti bozkırları, dağları, ırmakları, ovaları son kez."

(24 Eylül 1990'da yazdığı "Yazılmamış Bir Kitaba Başlangıç" başlıklı yazısından.)

Cemal Süreya (1931-1990)

"Nâzım Hikmet'in önemi şurda : Bir devrim düşüncesini toptan üstlenmiş ve sonuna kadar götürmek cesaretini göstermiştir. Öte yandan şiirinde - anlatımında, kullandığı imgelerde, dil tutumunda - düşüncesinin, hayatının, varoluşunun karşılığını bulmuştur. Başka şairlerde görmeye alıştığımız, düşüncenin süs ve biçim olarak, iğreti olarak serpilişi, fikrin biçim cilveleri ve anlam oyunları halinde kalıp sırıtışı yoktur onda. Düşünce biçimsel olarak değil, yapısal [structurel] olarak yerleşir Nâzım Hikmet'in şiirine. Tümdengelmez onda düşünce. Daha çok hayatın verilerinden çıkışını yapar. Bu yüzden Tevfik Fikret gibi düşünceye boğulmaz. 'Bereketli bir ırmak' gibi çoğala çoğala büyür.
"Nâzım Hikmet, şiirini hayatıyla tam doğrulamış bir şairdir. Ama daha önemlisi, siyasal tutumdaki birçok şairin aksine, hayatını şiiriyle eksiksiz bir planda doğrulamayı da bilmiştir. Devrim düşüncesiyle şiirsel yük müthiş bir bütünlenme içindedir onda. Ve bu bizim şiirimizde Nâzım Hikmet'e kadar rastlanmayan, dünya şiirinde de seyrek rastlanan bir özelliktir. Şiirsel onur yiğitlik tavrıyla bir arada gider Nâzım Hikmet'te. Şiirin en büyük deneylerinden biri."

("Sonuna Kadar" adlı yazısından)

Louis Aragon (1897-1982)

"Nâzım, senden bana ilk 1934'te söz ettiler, sen hapisteydin, o zaman bir şeyler yazabildim. Dostluğumuz otuz yıl sürmedi. Ne kadar az, otuz yıl. 1950'de, bizler, yani Türk halkı ile dünyanın her köşesindeki şairler seni hapisten kurtardığımız zaman, bir on dört temmuz günü dosdoğru hayatın içine daldın. Ama bu yıl, sabırsızlığından, temmuzu bekleyemedin... Hapisane dışında on üç yıl, ya da buna yakın bir şey, kırk sekizinden altmış birine dek, güzel bir yaşam bu. On üç yıl, çok şey. Hapisane dışında öldün, bu da çok şey."

("Nâzım Hikmet İçin" başlıklı yazısından.)

Çeviri : Bertan Onaran

Jean-Paul Sartre (1905-1980)

"Ben her şeyden önce onun insan olarak büyüklüğünü ve kabına sığmaz enerjisini hatırlatmak istiyorum. Onu ağır hastalığı sırasında tanımış, yaşamak ve savaşmak iradesi karşısında şaşıp kalmıştım. Ama beni asıl etkileyen onun hüzünlü ve alaycı uyanıklığı oldu. Eziyetlerden, ölümlerden kaçıp kurtulan bu adam - başkalarının yaptığı gibi - dinlenmiyordu. Biten hiçbir şey yoktu onun için. Dıştaki düşmanla savaşırken içteki dostların hatalarına karşı da kardeşçe bir savaşı sürdürüyordu. Herkesle birlikte barış uğruna, emperyalizme ve faşizme karşı savaştığı sırada bile, Moskova'da oynanan bir piyesinde, bürokrasinin tehlikelerine karşı arkadaşlarını uyarıyordu. Ne militan disiplininden geçti, ne de yazar eleştiriciliğinden. Bu çelişmeyi sonuna kadar yaşadı. Bu sürekli gerginlik, son yıllarda, mahpusluktan artakalan güçlerini de yedi bitirdi. Ama asıl bu yönüyle bugün bir örnek insan olarak kalıyor aramızda.

"Vefalı dost, yiğit militan, insan düşmanlarının amansız düşmanı, her yerde hizmet etmek ama hiçbir şeyi görmezden gelmek istemiyordu. (...)
"Durup dinlenmeden nöbet tutan bir insanın eserleri, ölümünden sonra da, sizin için aynı işi yapıyor."

("Nâzım Hikmet'e Saygı" başlıklı yazısından.)

Yakup Kadri (1889-1974)

"835 Satır Türk şiirindeki, hatta Türk dilindeki inkılabın ilk satırıdır. (...) O, yalnız Türk şiirinde çığır açmış bir edebiyat inkılapçısı değil, hiç görmeğe alışık olmadığımız yepyeni bir şair tipidir."

Nurullah Ataç (1898-1957)

"Herhangi bir eserin güzel olup olmadığını anlamak için elimizde heyecanımızdan başka bir ölçü yoktur. Ben Şeyh Bedreddin Destanı'ndaki manzumeleri heyecandan sarsılarak okudum. Demek ki onlar benim için güzeldir. Bir insan için güzel olanın, daha birçok insanlar için de güzel olması pek muhtemeldir."

(28 Kasım 1936 tarihli "Şeyh Bedreddin Dostum" başlıklı yazısından.)

Mehmet Ali Aybar (1908-1995)

"GÜZEL GÜNLER GÖRECEĞİZ ÇOCUKLAR..."

"'Nâzım Hikmet'i getirdiler!..' Paşakapısı Cezaevi'nde haber bomba gibi patlamıştı. Güneşli bir bahar günüydü. Mayısın ilk günleri olmalı. Yıl 1950. Fırladım Müdüriyet'e. Merdivenleri bir solukta çıktım. Tam kapının önüne gelmiştim ki, camlı kapı açıldı : Nâzım... Sarıldık birbirimize. Yıllar nasıl da geçmişti. Bakışıyorduk konuşmadan. Ve birden Nâzım : 'Ne iyi ettin de komünist oldun, ' dedi. 'Aman yerin kulağı var, ' dedim. Gülüştük.

"Bir an Nâzım'ı benim koğuşa verirler diye umutlandım; boşuna umutlandığımı bilerek. Nâzım komünistlerin koğuşunda kalacaktı tabii. İndik merdivenleri. Bir gardiyan bizi bekliyordu. Koğuş hemen oradaydı. Mutluluk sahneleri bir daha yaşandı. Galip Usta ile arkdaşları Nâzım'ın yatağını hazırlamışlardı bile.

"Kâh ben onların koğuşuna gidiyordum, kâh Nâzım bana geliyordu. Mutluyduk beraber olmaktan. Nâzım Bursa'da başladığı açlık grevini sürdürmeye kararlıydı. Oysa Millet Meclisi seçimler için tatile girmişti. Yani açlık grevinin 'muhatabı' yoktu. Ama Nâzım, kamuoyunda yanlış yorumlara neden olmasından çekindiği kadar, yeni Meclis'i ve hükümeti de duvara dayamak için, greve hemen başlamak kararındaydı. Demir sıcakken dövülürdü. Haklıydı. Bizlerse onu kaybetmekten korkuyorduk. Biz de haksız sayılmazdık.

"Greve başladı. Yalnız su içiyordu. Ve sigara... Yatmasını söylüyordum. Boş veriyordu. Ziyaretçilerin de biri gidiyor, biri geliyordu. Nâzım'ın Paşakapısı'nda ilk günleri Müdüriyet'te geçti desem yalan olmaz. Neşesinden bir şey kaybetmemişti. Ama günler geçtikçe sanki hareketleri yavaşlıyordu. Grevi doktor kontrolünde sürdürmesini önerdim. 'Sen de başlama, ' dedi. Ziyaretine gelen dostların hastaneye yatmasını istediklerini biliyordum. 'Ben olaya politik açıdan bakıyorum. Sen Türk solunun en güçlü kozusun; ölmeye hakkın yok, ' dedim. Güldü. 'Abartma, ' dedi.

"Nâzım'ın açlık grevi geniş yankılar uyandırmıştı. Gazetelerde olayla ilgili haberler çıkıyordu. Artık Nâzım'ın 'donanmayı isyana teşvik' filan gibi bir suç işlemediğini, hemen herkes biliyordu. Ve kulaktan kulağa bunun Mareşal Çakmak'ın işi olduğu söyleniyordu. Üniversiteli gençler bir dergi çıkarıyorlardı; adı 'Nâzım Hikmet'. Ve kimi aydınlar imza topluyorlardı serbest bırakılması için. Annesi elinde bir levha, köprü üstünde oğlunun salıverilmesine halkın yardımcı olmasını istiyordu. Yabancı basında da haberler çıkıyordu. Nâzım'ın açlık grevi günün olayı haline gelmişti.

"Bir gün laf arasında Nâzım, 'Senin Vatan'daki yazılarını okudum, ' dedi. Bunlar İnönü'nün çok partili rejime ışık yakması üzerine kaleme alınmış taşlamamsı yazılardı. Ne var ki dizinin sonunda, ne tür bir sosyalizm düşündüğüm de açıklanıyordu. Amacı insan olan bir sosyalizm öneriyordum (Vatan, 13 Ekim 1945). Bir an Nâzım'la konuyu tartışmak aklımdan geçti. Yormaktan korktuğum için vazgeçtim. Bir daha da fırsat çıkmadı. Oysa her şiiri insanla, insan sevgisiyle dopdolu olan Nâzım'ın, bu konuda söyleyeceği kim bilir ne ilginç şeyler vardı.
"Günler geçtikçe Nâzım'ın durumu ağırlaşıyordu. Sonunda hastaneye gitmeyi kabul etti. Cerrahpaşa'ya götürüldü. Doktorlar durumun ciddi olduğunu söylemişler. Vâlâ ile Zekeriya da Meclis tatilde olduğu için boşuna ölmüş olacağını bir kez daha vurgulayarak, Nâzım'ın açlık grevine son vermesini sağlamışlardı. İktidara gelen Demokrat Parti bir süre sonra 'genel af' ilan etti ve Nâzım'ın 13 yıldır süren çilesi de böylece sona erdi.

"Nâzım İpekçiler'de iş bulmuştu; senaryo yazıyordu; imzasız tabii. Münevver'le, annesinin Cevizlik'teki evinde oturuyorlardı. Biz de Siret'le Kuzguncuk'ta. Pek uzak sayılmazdık. Sık sık buluşuyorduk. Münevver hamileydi. Tosun gibi bir oğlan doğurdu. Adını Mehmet koydular : Memo. Mutluydular.

"Derken Nâzım askere çağrıldı. Oysa Deniz Harp Okulu'ndan sonra çürüğe çıkarılmıştı. Yıllardır cezaevinde ikide bir kalbi tekliyordu. Karaciğeri de iyi değildi. Cezaevi Müdürlüğü durumu biliyordu. Dolayısıyla Adalet Bakanlığı da. Bildikleri halde Nâzım'ın askere çağrılması, bir şeylerin döndüğü kuşkusu yaratıyordu. Nâzım Şube'ye gitti. Durumu anlattı. Şube başkanı anlayışla karşılamış, Ankara'ya bildireceğini söylemişti. Aradan aylar geçip de ses seda çıkmayınca, hepimiz ferahlamıştık.

"Ama günün birinde Şube'ye tekrar çağrıldı. Askere alınması için emir gelmiş. Adını şimdi anımsamadığım doğu illerinden birine sevkedilecekmiş. Bir hafta sonra gel demişler. Hepimiz şaşırmıştık. Nâzım iki yıl askerliğe dayanamayacağını söylüyordu. Ama asıl onu da, hepimizi de düşündüren, bu çağrının arkasındaki maksatlardı. İki yalancı tanıkla yeniden içeriye alınabilirdi. Ya da bir kaza kurşunu...

"Hepimizin kara kara düşündüğümüz o günlerin birinde, Nâzım, 'Gidiyorum, ' diye çıkageldi. Baba tarafından bir akrabası, gencecik bir insan; milyonda bir rastlanan ya da rastlanmayan, yürekli bir delikanlı, Refik Erduran, 'Abi, hani uçar gibi denizde kayıp giden tekneler var ya, seni o teknelerden biriyle Karadeniz'e çıkaracağım. Yukarıya çıkan gemilerden birine binip gidersin, ' demiş. Refik'e güveniyordu. 'Çok rizikolu, ' dedim. 'Evet, rizikolu. Ama başka çarem yok, ' dedi.
"Sarıldık, vedalaştık. Nâzım'ı bir daha görmedim. Yıllar sonra öldü; yad ellerde. Güzel günler göreceğimize olan inancını hiç kaybetmeden."

(7 Ekim 1990 tarihli yazısı.)

Memet Fuat (1926 - 2002)

"Nâzım Hikmet Türk kültürünün bütün insanlığa armağan ettiği uluslarüstü bir değerdir. İngiliz şairi Shakespeare ne kadar İngiltere'ninse, ya da İspanyol şairi Lorca ne kadar İspanya'nınsa, Türk şairi Nâzım Hikmet de ancak o kadar Türkiye'nindir."

(Ocak 1989'da yapılmış bir konuşmadan.)

Yevgeni Yevtuşenko (d.1933) Sovyet şairi

NÂZIM'IN YÜREĞİ

Usanınca gerçeklerin yalanından,
kaygan, yüzsüz baskıdan,
tunç Nâzım'ı anımsarım
ve sesini
biraz hançerimsi :
"Merhaba kardaşım...
Ne o, neden yüzün asık öyle
Boş ver!
Yoksa şiir mi takıldı bir yerde?
Gel, birlikte bitirelim.
Paran mı yok?
Bakarız bir çaresine, dert değil.
Kız mı?
Aldırma bulunur..."
Oysa asıl kendisinde var bir şey,
içini kemiren
yüz çizgilerinden dehşetle akan :
"Hepsi iyi de,
şu yürek ağrısı...
Adam sen de
ağrıyadursun, yaşıyoruz ya..."
Kimisi için şiir bir roldür,
Kimisine bir dükkân,
kazançtır.
Onun içinse ağrıdır şiir,
rol değil.
Nâzım'ın yüreği de ağrıdı durdu işte.
Üzerine titreyen doktoru bir gün,
hani pek de güvenemeyerek,
uyarmıştı beni :
"Bakın" demişti,
"keskin konulardan kaçının ki
ağrımasın Nâzım'ın yüreği..."
Hey gidi doktor...
Hastanız gitti.
Yaramadı çabalarınız.
Yüreğiyse onun
gizli gizli çarparak
sürdürdü ağrısını
ölümünden sonra da.
İçindeki acı için ağrıyor,
Türkler için, Ruslar için ağrıyor,
kendisi gibi mahpusta özgür olanlar için
özgürlükte mahpus gibiler için
ağrıyor.
Hapishane acılarıyla yanan o yürek
- ölümden sonra bile -
dinlemiyor doktorları,
korkak olduğumuz zaman
ağrıyor.
Neme gerek dersek
ağrıyor.
Onun gibi açık yürekle :
"Merhaba kardaşım..."
diyemezsek ağrıyor...

Varsın ağrısın
hepsi için yüreklerimiz,
tek ağrımasın Nâzım'ın yüreği.

Çeviren: Ziya Yamaç

Cahit Sıtkı Tarancı (1910-1956)

BİR ŞEY

I

Bir şey ki hava gibi ekmek gibi su gibi
Lazım insana lazım onsuz yaşanılmıyor
Ana baba gibi dost gibi yavuklu gibi
Kalp titremeden göz yaşarmadan anılmıyor.

Bir şey ki gözümüzde memleket kadar aziz
Aşk ettiğimiz kendimize dert ettiğimiz
Adını çocuklarımıza bellettiğimiz
Bir şey ki artık hasretine dayanılmıyor.

II

Bir şey daha var yürekler acısı
Utandırır insanı düşündürür
Öylesine başka bir kalp ağrısı
Alır beni ta Bursa'ya götürür.

Yeşil Bursa'da konuk bir garip kuş
Otur denmiş oracıkta oturmuş
Ta yüreğinden bir türkü tutturmuş
Ne güzel şey dünyada hür olmak hür.

Benerci Jokond Varan Üç Bedrettin
Hey kahpe felek ne oyunlar ettin
En yavuz evladı bu memleketin
Nâzım ağbey hapislerde çürür.

Attilâ İlhan (1925 - 2005)

MÜJGÂN'A AŞK ŞARKILARI

- 2

o akşam da lambamızı söndürmüştük nedîm ile
nedîm'den bile kıskandığım sevdiğim ile
son şarkılar dağılmıştı mevsim ile
yalnız çamlıca'da bir ud yankılanırdı

dünyayı tumturaklı bir yalan sayanlar
yalanın dehşetini yaşlandıkça anlar
nâzım'ın piraye'yi sevdiği zamanlar
ölse ölümünden ne suçlar çıkarılırdı

boğucu bir sessizlikte ateşten goncalardır
o demirden şiirler ki sanki tabancalardır
umutsuz hangi gününde el atsan ateşe hazır
nâzım onları yazarken duvarlar çatırdardı

gördün sessizce buluştuğunu nâzım'la nedîm'in
lacivert ıssızlığında yıldızlı bir serviliğin
birinin elinde varidat'ı simavnalı bedreddin'in
birini ağzında gül elinde mey kâsesi vardı

Cemal Süreya (1931-1990)

KALIN ABDAL

ağıtı önce söylenen
sen nereye uçuyorsun,
ağıtı önce söylenen
ölüm korkusunu atar,
sen nereye uçuyorsun
boynu usul telli turna

Pir Sultan benim ağıtım
ben de senin ağıtınım
uzar gideriz bu yolda,
sen nereye uçuyorsun
gökyüzünde kana kana

benim söylendi ağıtım
yazda kışta haziranda,
ben hep zindanlarda yattım,
en müşkülü daha sonra
kendi kendim sürgün ettim,
sen nereye gidiyorsun
bir yerlere konmayana

silah çatuben askerler,
neden silah çatıyorsun
dostum dostum aslan dostum
sen nereye uçuyorsun,
Kerem Aslı'nın koynunda
çiçeği hiç solmayana
biz ki Nâzım'dık dünyada
rumelli kalın abdal,
uçan kuşa selam saldık
sevdik oluklar boşaldık,
cemi cümle bir sofrada
muhannetlik kalmayana

Yazılar ve Nazım ustama ithafen yazılan şiirleri ben,
Sayın Mehmet Fuat'ın hazırladığı www.nazimhikmetran.com adlı internet sitesinden aktarıyorum.

Mehmet Fuat'a teşekkürler...

Nazım Ağabeyle bir gönül olan
Yukardaki satırları dizeleri karalayan
Hatta vatan haini diye suçlanan
Ama bu vatanı canları kadar çok seven sayan
Yazar abilerim, şair abilerim

Nazım Ustamı Türk vatandaşlığına aldılar
O zaten hep bizim vatandaşımızdı ki
O bizi dizelerinde anlattı
Biz onu dizelerinde tanıdık
O dizelerde bu topraklar yazıyordu hep
o topraklarda biz yaşıyorduk

Vatandaşlık denilen şey bir kağıttan ibaret değil ki
Nazım usta bu vatana gönül bağıyla bağlıydı
Kağıdı yoktu ama gönlü boldu.
Nazım usta bizim vatandaşımızdı

M.Armağan Bayraktar

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
 
 
Toplam blog
: 31
Toplam yorum
: 22
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 698
Kayıt tarihi
: 06.09.08
 
 

20 yaşında tiyatro oyuncusuyum. Düşünen bir insanım. Edebiyatla aşırı derecede ilgiliyim. Şu anda sa..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster