Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

12 Ağustos '13

 
Kategori
İlişkiler
Okunma Sayısı
478
 

Ne çok mutlu olurduk biz...

Ne çok mutlu olurduk biz...
 

Bir adam... Daha önceden tanıdığım, varlığından haberdar olduğum bir adam... Tarifsiz, sebepsiz birşeyler oldu ve biz onunla görüşmeye karar verdik. Birden oldu bu karar aniden... Buluşma yerine giderken bir ara geri dönmeyi bile düşündüm. Sanki başıma gelecekleri biliyordum. Ama onu uzaktan görünce vazgeçtim,  geri dönemedim.

İlk “Merhaba” dan hemen sonra sıradan şeylerden konuşmaya başladık. Sanki hep aynı yerde buluşup bir yerlere gidiyormuş gibiydik... Bizim için yine olağan bir gündü...

Onun her zaman gittiği bahçeli, şirin bir yerde oturduk. Ve içmeye başladık. İçtik, içtik... İlk farkettiğim  onun güçlü kollarıydı. Öyle sağlam duruyorlardı ki... Sonradan öğrendim o kollar ne çok işte çalışmış meğerse... Sol kolunda gördüğüm kocaman dövmeden önce korktum, sonra sevdim. Elleri de kocamandı. İki elimi kavrasa, bir etse ederdi hani... Parkmaklarımız yanyana ne kadar güzeller duruyorlardı.  Hepsine baktı. İnceledi. Tuttu... Bana dokunduğu anda hiç düşmeyeceğimi anladım. Güçlü, kuvvetliydi çünkü... Meğer bir erkeğe tutunmayı ne çok özlemişim...Yorulduğumda, çok içtiğimde, üzüldüğümde, hastalandığımda, yatakta miskinlik yapmak istediğim anlarda, artık dayanacak gücüm kalmadığında gerçek bir erkeğe tutunmayı ne çok özlemişim...

Ve ona tutundum...

Konuşmalarımız bir yokuştan aşağı yuvarlanırken bana California’daki çocukluğunu, dördüncü kez evlenen annesini anlattı. Aslında ona olan sevgisini ve belki de kırgınlığını hissettim. Babasının eşini ve sevgililerini, Türkiye’ye yolunun nasıl düştüğünü öğrendim. O kadar güzel anlatıyordu ki gözlerimi kapatsam herşeyi canlandırabilirdim... Ben de kendimi anlattım ona.  Ne kadar acı dolu olduğumdan bahsettim. Sen de beni yaralama demek istedim... Çaresiz annemle, kanserden ölen babamı anlattım. Babamı ne çok özlediğimi söyledim.  Aslında sen de kendini özletme demek istedim...

Saatlerce birbirimizden bahsettik. Ellerim onun kocaman elleri arasında hapis olmaya çoktan gönüllüydü...

Ve sesinin tonu kafamın içine işlemişti bile... Artık aklımı onun sesine kapatmam imkansızdı... Geçmiş olsundu bana!

Bir süre sonra sahile indik. Sahilde ne konuştuğumuzu hatırlamıyorum. Ama birbirimizin çantaları üzerinden ikimiz hakkında birşeyler söylediğimizi hatırlar gibiyim. Onun omzuna yattım. O da ellerini saçlarımda gezdirdi. Bana: “ Kimsin?” “ Nereden çıktın da geldin hayatıma?” “ Daha önce niye gelmedin?”  der gibiydi...  Sonra bana evime geri dönmemi  istemediğini söyledi. Beni bırakmadı aslında. Tuttu ve bırakmadı...

Onun evine gittik... Kuş kafesi gibi tatlı bir ev... Kendi küçük ama huzurlu bir dünyası vardı. Birbiri üzerine açılmış kitapları, tenis masası görevi de gören yemek masası. Küçük bir buzdolabı. Az sonra beni soluksuz bırakacağı yatağı... Çok güzel bir istanbul manzarasına ise martılar eşlik ediyordu...

Bana nasıl dokunduğunun farkında mıydı acaba? Bilemiyorum. Ama bu derin bakışlı adam bir kadının isteyeceği herşeyi önceden biliyordu. Üşüdüğümü kontrol edip hemen bir battaniyeyle çıkıveriyordu terasa. Midem bulanınca acilen kahvenin suyunu koyuyordu mesela...

Sonra ne olduysa aniden  o duymak istemediğim sözler ağzından çıkmaya başladı. Az önce saçlarımı seven adam şimdi başka bir kadından bahsediyordu...

İçim ürperdi... 

- Ben ... diye başladı sözlerine. Bir anda günahtan kurtulmak istemişti.

 - Senden önce bir kadınla tanıştım. O uzakta yaşıyor. Ve yakında İstanbul’a gelecek...

O kadar sarhoştum ki ilk birkaç saniye durdum. İnanmak istemedim. Kızmakla üzülmek arasında gidip gelirken oradan ayrılmak, gitmek istedim. Ama yapamadım. Ben o evden çıkamadım... Güçsüzdüm. Dağ gibi bir kadındım hani ben! Şimdi ise savunmasızdım. O kadar yorulmuştum ki muhtaçtım ona, beni sevmesine...

Yine de aklımla kalbim büyük bir mücadele içine girmişlerdi. Bir işaret bekledim. Gitmeli mi? Yoksa kalıp önce mutluluk sonra acı mı yaşamalı? Bilemiyordum... Sonra gözüme tavana ilişmiş bize bakan aşk merdiveni çiçeği takıldı. Ona sordum ne yapayım diye...

“Gitme!” dedi bana.

“ Kal ve seni duysun, kokularınız birbirine karışmalı. Bırak nefesini koklasın. Korkma. Gitme!  Birbirinizi yaşayın. Onu içinde hissetmelisin. Kalbinin kapılarını açmalısın. Ne kaybedersin ki? Sen zaten kayıp aşkların kadını değil misin? Aşk için sen cesaretli ol! Bak ben aşk merdiveni olmasam ne işim var bu evin tavanında. Ben onu iyi tanıyorum.  Bu yatakta ne korkulu, ne üzüntülü zamanları geçti. Sakın gitme! Zaten tanıdığım adamsa gecenin bu saati seni asla göndermez. ”

Gözüm akvaryumdaki balıklara ilişti. Onlar da “ Hayır” dercesine kafalarını salladılar.

Çiçekler, balıklar, açık camlardan içeriye sesini duyuran martılar birlik olup beni tutsak ettiler o evde...

Onları dinledim. Gitmedim... Kokularımız birbirine karıştı... Bir ara  “ Bitmesini istemiyorum...”   dediğini duydum...

Sonunda biz o gece martılarla uyuduk. Arada uyanıp onu koklayıp nasıl uyuduğuna baktım...

Ve düşündüm, bu okuma tutkunu, bitkisiz yaşayamayan, beni kedi sever gibi seven adamla birlikte olsaydık ne çok mutlu olurduk diye...

Ben de delisiydim çiçeklerin. Her bahar beraberce toprak alıp çiçekler eker, varolanların da topraklarını değiştirirdik.

O kitaplarına dalmış çevirilerini yaparken ben ona yemek hazırlardım. Ben yazmaya dalmışken o bana kahve getirirdi.

Ben onun saçlarını koklardım,  o ellerimi severdi. Sabah kahvaltılarımız benim kahkahalarımla geçerdi.  Ve akşam eve geç geleceksem yemekleri önceden hazırlardı. Bunu yapmaktan gocunmazdı da...  Akşam yemeğimizde Sting dinleyip ayrı geçirdiğimiz günler için pişmanlık duyardık...

Akvaryumun suyunu birlikte değiştirirdik. Belki biraz daha büyüğünü alıp yeni balıklar eklerdik. Deniz yıldızı, midyeler, denizden topladığım güzel taşları da içine atardım...

Beraber içer, sonra sevişirdik...

Paramız olmasa bile sarılırdık birbirimize... Mütevazi ama çok renkli bir yaşantımız olurdu. Mütevazilik ondan, renkler benden gelirdi ...

Sorunlarımız da olurdu elbette. Ben onun kadar sabırlı olmadığım için dayanamayıp  kızdığımda o beni sakinleştirirdi... Tartışsak bile asla onsuz uyumazdım. Yanından, köşesinden ayrı tutmazdım kendimi... Ben hastalansam bana bakardı eminim... O hasta olsa benim aklım çıkardı yerinden. Sabahlara kadar başından ayrılmazdım...

Bunların içinde en önemlisi ise ben o kocaman elleri tutup öyle uyurdum. Korkuyorum ya uykumda. Artık korkmazdım...  Artık hayatta hiç birşeyden korkmazdım...

Ama o, daha önce verdiği sözlere uymaya devam etti... O benden öncesini tercih etti... Aşk merdiveni başka bir kadını izledi o evde...

Aklımda ise son bakışı kaldı...

Ben gemiye gidiyorum. O arkamda...

Başımı çeviriyorum,

üzgün bir şekilde bana bakıyor...

Sonra bir daha arkamı dönüyorum,

Yok!

Gitmiş...

  

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Arkadaşım; Karşısındakini Aptal yerine koymaya alışmış insanın aynaya ihtiyacı yoktur...Zaten niyeti kendi özünü yansıtır.... Garip değil mi Şu dünya ?)) Ulaşamayacağın kadar yüksekte sandığın kişiler, aslında eğilemeyeceğin kadar alçaktadır !....

Vatan sezer 
 12.08.2013 16:19
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 13
Toplam yorum
: 25
Toplam mesaj
: 4
Ort. okunma sayısı
: 2610
Kayıt tarihi
: 22.04.11
 
 

Önce VATAN Gazetesi köşe yazarı& İnsan Kaynakları Uzmanı. Kendimi yazmanın dışında, başka biçimde..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster