Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

01 Kasım '07

 
Kategori
Tarih
Okunma Sayısı
2942
 

Ne mutlu Türküm diyene

Ne mutlu Türküm diyene
 

21. Yüzyılın başlarında olduğumuz şu sıralarda bir takım sözcükler IN veya OUT diye nitelendirilmekte. Etkileşme genellikle batı lisanlarından ithal edilmiş sözcüklerden seçildiği için, ithalat IN, nasyonal yani milli yani ulusal sözcükler diğer bir deyişle öz Türkçe sözcükler OUT kisvesi yüklenmiş vaziyetteler.

Bu sözcüklerin yanında bir de kavramlar var IN-OUT diye nitelendirilen. Bu kavramlardan bazılarını da ırkçılık, kafa-tasçılık, insanlık, ümmetçilik, din-kardeşliği şeklinde sıralamak mümkün.

Türkiye’de birçok etnik grubun bulunması hasebiyle, Türk insanı son yüzyılda artık “ben Türküm” demekten imtina eder oldu. Neden? Çünkü ben Türküm dediğinizde, oradaki Türk sözcüğü ırkçılığı çağrıştırıyordu. Oysa ırkçılık OUTdu.

Irkın önemsizliğini vurgulayabilmek, Türk ırkından olmadığınızı belirleyebilmek için olsa gerek, Türkiyeli sözcüğünü kullanmak durumunda kalıyorsunuz. Atatürk ilk defa "Ne mutlu Türküm diyene" sözünü söylediği zaman, vermek istediği anlamın "Kendinin Türk olduğunu ifadeye koyan her insan Türk’tür" seklinde olduğu kanısındayım

Bu tarihi bir sözdür, M.K. Atatürk bu sözü söylerken, kanımca bir şeylerin farkındaydı, burada Türk ırkından bahsetmiyordu, gelin diyordu, bu vatanı kurtarmak için beraberce kan döktük, hangi renkten, hangi ırktan, hangi dinden, hangi etnik soy veya soptan olursan ol, gel bu topraklar üzerinde ve bu sınırlar içerisinde beraberce yaşarken, evlenirken, aileler kurarken, çocuk doğururken, gel kendimizi Türk diye adlandıralım, kendimize Türk diyelim, çünkü biz özeliz, çünkü biz birbirimizi tanımazken ve belki de hatta birbirimizin düşmanıyken bu toprakları kurtarmak için kol kola girdik, çünkü bizim bir kutsiyetimiz, bir kutsallığımız var. Kırım Türklerinde dinin kitabına TUR adı verilmiştir, TUR-AN o kitabın takipçisi olduğunu ifade etmekti, gelin biz de kendimize o kutsiyetin ifadesi olarak Türk diyelim demek istemiştir. Yoksa Türk ırkına atıf yapmamıştır "ne mutlu Türküm diyene" cümlesini sarf ederken.


Nitekim Türkiye’de etnik nüfus dağılımı; Türk (%90), Kurt (%6, 76), Zaza (%1, 08), Arap (%1, 08), Çerkez (%0, 41), Laz (%0, 27), Diğer (%0, 41), seklindedir (Kaynak: Türkiye’nin Etnik Yapısı-Ali Tayyar Önder).

Kaldı ki, Anayasamızda Türklük çok açık bir biçimde, hiçbir etnik anlam ifade etmeyen, bütünüyle vatandaşlığı esas alan bir temelde tanımlanmıştır. Anayasanın 66. maddesi bu konuda çok açıktır.

"66- Türk devletine vatandaşlık bağı ile bağlı herkes Türk’tür" denmektedir. Bu tanımda devletin Türk olarak tanımlanmasının nedeni, devletin kurucu ve çoğunluk unsurunun Türklerden müteşekkil olmasından ileri gelmektedir. Ayni, bugün Frenklerin çoğunluk unsur olmasından dolayı Fransız halkına, Fransalı değil Fransız, İngiltere halkına İngiltereli değil İngiliz, Alman halkına da Almanyalı değil Alman dendiği gibi.

Türkiye’de de son zamanlarda Türkiye’de yaşayan halka Türk değil Türkiyeli tanımlaması dayatılmakta, sebep olarak da Türkiye’nin bir etnik mozaik olduğu öne sürülmektedir. "Heeey, biz etnik bir mozaiğiz, kardeş kardeş yaşıyoruz, Kurtuluş savaşını beraberce verdik, Çanakkalelerde omuz omuza savaştık, farklılıklarımız olsa da biz kardeşiz, heeyyy! Bizler Türk’üz, Kürt’üz, Zazayız, Lazız!! Bizler Turkiyeliyiiizzzz!!!" sloganlarıyla bu durum zihinlere sokulmaya çalışılmaktadır. Bu durum Çanakkale savaşları zamanında değişik miydi ki o zaman Türkiyeli değildik de bugün Türkiyeli olmamız istenmektedir? Amaç bellidir. Çünkü bilinir ki uluslararası kabullerde bir ülkenin etnik yapısının mozaik olarak tanımlanabilmesi için, iki şartın birlikte var olması gerekmektedir. Bu şartlardan biri, etnik çeşitliliğin olmasıdır. Diğeri ise, etnik grupların toplam nüfusunun, genel ülke nüfusunun %35'ini oluşturması şartıdır. Diğer bir deyişle, bunun manası, bu iki şart var olduğu andan itibaren, sözü gecen etnik gruplar artık Birleşmiş Milletler destekli bağımsızlık taleplerini ortaya koyabilirler şekline dönüşmektedir. Bu kavramlar 1991'de Rusya’nın parçalanması aşamasında özellikle uygulanmış olan kavramlardır. İşte bu aşamada Türkiye’de yaşayan insanları Türk değil de Türkiyeli diye adlandırmak, Türkiye’yi etnik bir mozaik haline getirmek ile ayni şeydir diye düşünüyorum. Bu oyuna gelmemek lazımdır. Söylenti odur ki, daha doğrusu verilmeye çalışılan mesaj odur ki, 75 milyon nüfuslu Türkiye’de 25 milyon Kurt yaşamaktadır. Bunu orana vurursanız, Türkiye toplam nüfusunun %33'u Kurt etnik grubundan oluşuyor demek olmaktadır. Buna diğer etnik grupların da oranlarını ekleyecek olursak, ki bu diğerlerinin toplamı %3.25 etmektedir, etnik grupların toplam nüfusu, genel ülke nüfusunun %36, 25'ini oluşturmaktadır ki bu da mozaik olma şartını haydisiyle karşılamaktadır. İşte bu yüzden, bugün Kürt etnik grubu ileri gelenleri, ki onlar bugün artık TBMM'delerdir, Türkiye’den bağımsızlıklarını istemekte, yabancı unsurlar da, basta AB olmak üzere bu taleplerini desteklemektedirler.


Irak’ta da buna benzer bir oyun ortaya konmaktadır. Irak’ın toplam nüfusu 25 milyon civarındadır. Irak’ın üçüncü sıradaki etnik grubu %17 oranla Kürtlerdir. Nüfusları yaklaşık 4 milyon civarındadır. Dördüncü sırada ise %13’lük bir oranla Türkmenler gelmektedir. Nüfusları yaklaşık 3 milyon civarındadır. Diğer bir sürü etnik grup ise %1’in altında kalmaktadırlar. Şimdi Kürt ve Türkmen gruplarının toplam oranları %30 etmektedir. Geriye %69’luk bir oran kalmaktadır ki, bunlar da birinci ve ikinci sıraları dolduran Sünni ve Şii gruplarıdır. Ortada dört büyük grup var iken Irak sizce neden 3’e bölünme senaryolarını ezberlemektedir?

Söyliyelim.

İnce ayar Türkmenler üzerinde yapılmaktadır. Daha doğrusu Türk ve Türkmen sözcükleri üzerine yapılmaktadır.

1918’de sona eren birinci Dünya Savaşından sonra Türkiye’den koparılarak Irak adı ile kurulan devletin vatandaşları olarak varlıklarını sürdüren soydaşlarımızdan, uzun yıllar Türkler diye söz ederler. Ancak 1959’dan sonra Irak’ta yaşayan Türklerin Türkiye ile olan kan ve kültür bağlarını unutturmak, bir nevi asimilasyona tâbi tutmak amacıyla, soydaşlarımıza, Irak Devleti tarafından resmî olarak Türkmen denmeye başlanır. Böylece Irak yönetimi, Irak’ta yaşayan Türklerin kökenlerinin Anadolu’ya değil de Orta Asya’ya uzandığını, Türkiye’den ayrı bir toplum olduğunu ispat ederek, soydaşlarımızın Türkiye ile olan bağlantısını kesmeyi amaçlamışlardır.

Irak’ta 1959’a kadar neler olmuştur da bu tarihten sonra Türkleri Türkmen diye adlandırma ihtiyacı içerisine girilmiştir?

Gelin, tarihin sayfalarını beraberce geriye doğru çevirelim ve bu soruya bir cevap arayalım.

1947’de Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, Filistin’in Araplar ve Yahudiler tarafından kurulacak iki devlet arasında bölüştürülmesini, Kudüs ve çevresine uluslararası statü verilmesini öngören bir planı onaylar. Ardından Filistin’de savaş patlak verir. 1948’de İsrail devletinin kurulduğu ilan edilir. Yeni devlet birkaç saat sonra ABD Başkanı Truman tarafından fiilen tanınır.

Irak kraliyet yönetimi, Irak’ın kuzeyinde çoğunluğu Türkmenlerden oluşan ve komutanlığını Türk General Mustafa Ragıp Paşa’nın yaptığı ikinci tümene Filistin’i kurtarma emri verir. Irak askerleri Tel Aviv’i çevreleyen tepeleri ele geçirirler. Ancak İngilizlerin baskısına dayanamayan Irak yönetimi orduyu geri çağırır. General Mustafa Ragıp Paşa, kararı protesto etmek amacı ile ordudan istifa eder. Irak halkı galeyana gelmiştir. Başbakan Nuri Said, duruma hâkim olamaz. İngiltere’ye duyulan öfke büyür. Bunun üzerine İngiltere ile yapılan ittifak anlaşmasının gözden geçirileceği duyurulur. İsrail’i korumak isteyen İngiltere 1948 yılı içinde Kürtleri devreye sokar ve Irak’ta büyük bir isyan hareketi başlatır. İran hükümeti de İngilizlere karşı tavır alınca orada da büyük bir Kürt isyanı başlatılır. İran ve Irak tehditle baş edemeyince İngiltere ile masaya oturur. Anlaşma imzalanınca, İngiltere Kürtlere desteğini çeker. Irak’ta da İngiliz savaş uçakları Kürt isyancıları havadan bombalar ve karargâhları ile barınaklarını yerle bir eder. İsyanın başı olan Molla Mustafa Barzani Irak’tan kaçıp İran’a, oradan da Sovyetler Birliği’ne sığınır. Burada kaldığı yıllarda Moskova Dil Enstitüsünde eğitim görür.

Bu Molla Mustafa Barzani (d. 14 Mart 1903, Barzan, Irak; ö. 3 Mart 1979, Washington DC, USA) kimdir bilir misiniz? Bugünkü Mesut Barzani’nin babasıdır ve 1946’dan ölümüne kadar Kürdistan Demokratik Partisinin (KDP) başkanlığını yapmıştır. 1946’da daha henüz İsrail devleti (Tel Aviv'de 14 Mayıs 1948'de saat 16:00'da ilan edildi), ki 2000 yıldan beri kurulan ilk Musevi devletidir, bile kurulmamışken, o tarihlerde Kürdistan diye bir yörenin olması dikkat çekicidir. Evet Ocak 1946’da Mahabad Kürt Cumhuriyeti diye bir devlet kurmuşlar fakat Sovyetler Birliğinin desteği ile İran sınırları içerisinde, Mahabad’da kurulan bu devlet aynı yılın Aralık ayında İran yönetimi tarafından yıkılmış, Başkanları olan Gazi Muhammed de yakalanarak idam edilmiştir. Demek ki daha o zamanlarda Kürtlerin bir Kürdistan hayali mevcut imişmiş.

İngilizler Irak hükümetine baskı yaparak Kürt bölgelerine yatırım yaptırırlar. Böylece kaybettikleri güveni kazanmaya çalışırlar. 1958 yılında yeni Irak yönetimi Molla Mustafa Barzani’yi Irak’a davet eder. Bu davet, Molla Mustafa Barzani’nin, General Abdülkerim Kasım’ın 1958’de yaptığı devrimin ardından çıkartılan aftan yararlanarak Sovyetler Birliği’nden dönmesi şeklinde olur. General Kâsım yönetimindeki Kürt yöneticiler çoğunluktadırlar. Bu Kürt yöneticiler Kerkük’ün Irak Kürdistan’ına ilhakı projesini uygulamaya başlarlar. Onun dönüşüyle Kerkük’ün siyasi ve kültürel kimliği üzerindeki tartışmalar yoğunlaşır. Kürt yönetimleri, Kerkük’teki Türkmen nüfusunun zayıflatılması ve birliklerinin dağıtılması siyaseti güderler. Bu, Kerkük’te KDP’nin güçlü bir nüfuza sahip olduğu Irak Komünist Partisi’nin de işbirliğiyle Türkmenlere yapılan muamelede açıklıkla görülür.

Kâsım yönetimi, 1959 yılında Barzani ayaklanmasını başlatır. Irak yönetiminde artık Kürtler ve Yahudiler vardır. General Kâsım, 14 Temmuz 1959 günü Musul, Erbil, Kerkük, Hanekin ve Mandeli gibi bütün Türkmen şehirlerinde katliam planını başlatır. Musul’daki dördüncü tümen komutanı Albay Abdulvahap Şavaf, katliamı önlemek ve Kâsım’ı devirmek ister. Kâsım yanlısı askeri birlikler Musul’u bombalar, Albay Şavaf öldürülür. İsyancıların bir kısmı Suriye’ye kaçar, kalanlar üç gün üç gece süren katliamda hunharca öldürülürler. Türkiye ne yazık ki Türkmen katliamını sadece kınamakla yetinir. Irak yönetiminde ve Kürtler’de Türkiye korkusu kalmayınca, Türkmenlerin Irak’taki itibarı düşer.

1961 yılında Kürtler toprak reformu vaadi alınca isyanı durdururlar. Irak hükümeti Türkmenlerin elindeki toprakları aile başına bin dönümle sınırlayıp kalanını Kürtlere verir. Anayasa değiştirilir ve “Kürtlerle Araplar devlet yönetiminde ortaktır” diye bir madde eklenir. Kürtler 1963’te yeniden isyan ederler. 1970’de iki Zap suyunun arası ve Süleymaniye bölgesi Kürt özerk bölgesi ilan edilir. Türkmenlerin arazisi bu defa aile başına 300 dönüme düşürülüp kalanı Kürtlere verilir. Kürtler, Erbil’i otonom bölgenin başkenti ilan etmek isterler. Musul’un Türkiye bağlantısını kesmek için aradaki Duhok kazasını il yaparlar. Peşmergeler (Kürtçe: Ölümü göze alanlar), sınır bekçisi olarak maaşlı asker haline getirilir!

Bu yöredeki Türkmen nüfusu, Irak’ın kuzeybatısından güneydoğusuna uzanan ve tarihi çok eskilere dayanan şerit halindeki dar bir bölgesine yayılmıştır. Yaşadıkları bölgelerde Arap, Kürt ve Asurîler gibi farklı kavimlerin oluşturduğu bir nüfus yapılanması vardır. Günümüzde 2, 5 milyonluk Türkmen nüfusunun sadece yüzde 10’luk bir bölümü Mesut Barzani liderliğindeki Kürdistan Demokratik Partisi’nin (KDP) denetiminde olan Erbil şehrindeki güvenli bölgede yaşamaktadır. Erbil, Selçuklu Devleti döneminden yakın bir zaman kadar bir Türkmen şehriydi. Etnik değişim ise kuzeyden göç eden Kürt aşiretlerinin bu bölgeye yerleşmesiyle oluşmuştur. Türkmen nüfusunun kalan yüzde 90’lık bölümü ise Saddam Hüseyin yönetimi altında yaşamaktaydılar.

Bugün KDP yönetimi Kuzey Irakta bulunan ve Kürtlerin yaşadıkları bu yöreye Güney Kürdistan adını vermektedir. Bu yöre Türkiye-Irak sınırının güneyidir. Peki, madem burası Güney Kürdistan’dır, o halde Kuzey Kürdistan nerededir? Tabii ki Türkiye sınırları içerisindedir. Peki bu gün çok masum ve candid olarak, DTP ve liderlerinin Türkiye’de bir etnik mozaik olduğunu, artık eyalet şeklindeki bir yönetime geçilmesi gerektiği çığırtkanlığını kabul etmek, bir Kuzey Kürdistan kurulması yolundaki stratejilerin bir başlangıcı olduğunu anlamamak için salak olmak gerektiğinin bir göstergesi değil midir?

Ama Kuzey Irakta Türkmenleri kökenlerinden uzaklaştırmaya çalışıp adeta onları Kürt nüfus içerisine asimile etmek şeklinde oynanan bu oyun, bugün Türkiye’de tutmamıştır. Kuzey Irakta bu oyunu öyle çarpıcı bir şekilde oynamışlardır ki, Çekiç Güç’ün Kuzey Irak görevi esnasında, AB üyelerinden Almanya’nın da desteğiyle yeni bir eğitim politikası güderek, ilkokul çocuklarına dağıtılan yeni ve Kürtçe tarih kitaplarında, ki bu Kürtçe, Arapçanın Farsçanın ve Türkçenin bir karışımıdır, Anadolu’yu işgal etmiş ilk Kürt kahramanının adı Alpaslan olarak, elde edilen zaferin adının da Malazgirt olarak geçmesi şeklinde ilkokul Türkmen ve Kürt çocuklarına anlatılmıştır.


İşte bu şekilde Türkmenlerin tarihleri, atalarıyla bağları ve kültürleri değiştirilerek, ki bu nispeten, hem de biraz da Türkiye’nin tutum ve davranışları sayesinde de, bugün başarılmış durumdadır, %30’luk bir oran elde edebilerek Irak’ın üç özerk bölgeye bölünmesini amaçlayan Kürtler, sonradan bağımsızlıklarını ilan edecek ve hazır vaziyette bulacakları Kuzey Kürdistan veya nâmı diğer Kürt Eyaleti ile birleşecek, ve var olan İran’daki Kürtlere de çağrı yaparak Büyük Kürdistan Devletini kurmayı amaçlayacaklardır.

Bölge ülkeleri bu oyuna gelmemelidir diye düşünüyorum. Bir de düşüncem odur ki, Kurtuluş savaşı esnasında tüm iyi niyetleriyle ve Kürt kimlikleri ile savaşa katılmış Alevi Türkmenleri, Molla Mustafa Barzani yönetimindeki KDP’liler, ki bu KDP’liler bugünkü PKK’nın esas kurucularıdır, tarafından kandırılmışlardır. O zamanlar amaç top yekûn olarak vatan topraklarını o yörenin işgalcileri olan İtalyan ve Fransızlardan kurtarmak idi ve kurtarıldı. Ama KDP’nin amacı demek ki aynı amaç değilmiş ki, o zamanlar bugünün Kuzey Irak’ında konuşlanmış olan KDP’liler Kurtuluş savaşına bile katılmamışlardır, ama Kürt kimliği altındaki Alevi Türkmenleri savaşa girmeye kışkırtarak, o toprakların kurtulmasını sağlamışlardır. Amaç vatan topraklarını düşmandan kurtarmak ama sonrasında başka düşmana devretmekmiş. Kürt kimliği altına sığınan ve saklanan Alevi Türkmenler, ki Lozan’da harita üzerinde Irak-Türkiye sınırı çizilirken, Türkiye sınırları içerisinde kalmışlardır, Milli Kuvvet (Kuvai Milliye) Orduları ile birlikte, aslında KDP’nin bugün Kuzey Kürdistan diye nitelediği toprakları düşman elinden kurtarmıştır. Bu gün (1.11.2007) Hakkaride, Şırnakta ellerinde Türk bayraklarıyla yürüyen ve kahrolsun PKK sloganları atan Kürtler işte bu Alevi Türkmenleridir aslında.

Alevi Türkmenler kimlerdir?

Nüfusları bugün 12 milyon civarında olan Anadolu Alevilerinin yaklaşık 10, 5 milyonu kendilerini Türkmen, 1 milyonu Kürt, 500.000’i ise Zaza olarak tanımlar. Kendilerini Zaza ve Kürt olarak tanımlayan Alevilerin de asli kimlikleri itibarıyla Türkmen oldukları araştırma belgelerle ortaya konmuştur. Bu gruplar, Selçuklular dönemindeki alevi Babai İsyanı sonrasında Devlet tarafından dışlanıp, daha sonra Osmanlılar döneminde maruz kaldıkları ağır baskılar karşısında, varlıklarını koruyabilmek için Kürtlerin ve Zazaların yoğun oldukları ulaşılması zor, sarp ve dağlık bölgelere çekilen, buralarda kimlik değişimine uğrayan Alevi Türkmenlerdir. Alevilerin grup dışı evliliğe kapalı bir toplum olmaları ve alevi Sünni karşıtlığı gibi nedenlerle, bu Türkmenler, o tarihlerde 600-700 yıldan beri Sünni olan Kürt ve Zazalarla evlilik bağı kurmayarak ırki niteliklerini büyük ölçüde korumuşlardır.(bkz. Türkmenler-Oğuzlar, Faruk Sümer; Safavi Devletinin Kuruluşu ve Gelişmesinde Anadolu Türklerinin Rolü, Faruk Sümer) Yani bugün Kürt nüfus dendiğinde bu nüfusun çoğunluğu Alevi Türkmenidir ve işte bu “Kürtler” kahrolsun PKK diye haykırmaktadırlar ve işte bu “Kürtler” PKK teröründe şehit Mehmetçik olmaktadırlar.

Bu işin daha sonra gelecek bir de Kuzey Suriye ayağı vardır. Henüz Kuzey Suriye ayağı hortlamamıştır. Çünkü Büyük Kürdistan Devleti Kuzey Irak Kürtlerini, Kuzey Suriye Kürtlerini, Urfanın doğusunu, Mardin, Şırnak, Hakkari, Diyarbakır, Batman, Siirt, Van, Batı İran Kürtleri, Ağrı, Muş, Bingöl, Iğdır, Kars, Erzurum, Erzincan, Tunceli, Elazığ, Malatya, Adıyaman ve Antepi kapsamaktadır. Ekte verilen haritada bu açıklıkla görülmektedir.


İşte bu yüzden, sırf bu yüzden Mustafa Kemal Atatürk ‘Ne Mutlu Türk Olana’ değil “NE MUTLU TÜRKÜM DİYENE” demiştir, ve kanımca bu böyle de kalmalıdır.

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Ve detaylı bilgiler vermişsiniz,bizi aydınlattığınız için teşekkürler,emeğinize sağlık.Sevgi ve saygılar...

sessiz-çığlık 
 03.11.2007 21:58
 
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 24
Toplam yorum
: 55
Toplam mesaj
: 11
Ort. okunma sayısı
: 2625
Kayıt tarihi
: 10.05.07
 
 

Rumî takvimin 1900+55 senesi sonunda nüfusa katkıları olsun diye annem ve babam oturmuşlar, benim il..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster