Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

20 Nisan '17

 
Kategori
İnançlar
Okunma Sayısı
459
 

NEBİ RESUL

NEBİ RESUL
 

Rasul ve Nebi Allah’ın hakikatini kendi özünde bulmuş, ilahi güçle tasarruf etmiş olan, vahiy alarak insanların yaşamlarına yön veren kimselerdir.........


Tam anlamıyla gerçekleştirilemeyen bir ifade için, bastırıldığı noktada bastırmakla bastırılmış olduğu için ortaya çıkar. Bunun örneği İKRA olayında mevcuttur. Hz. Rasulullah'ı Cebrail as. sıkmadan önce 'Oku' demiştir. Hz. Rasulullah as. da “Ben okuyabilenlerden değilim” deyince Cebrail O’nu sıkmış ve bu içsel olaydan dolayı da  'sistemi' okumuş, ve  Alak suresinde (96/1) bahsi geçtiği üzere 'İkra bismirabbikellezi halak'  diyerek konuya yaklaşım yapılmıştır.

Çoğumuz hayatın sıkkın anlarından uzak kalmak isteriz; başımıza bir bela geldiği zaman sabretmek isteriz. Ama bu yönden de çok muvaffak olduğumuz söylenemez. İlginç olan; evliya hiçbir zaman beladan korkmuyor ve Allah’tan bela isteyerek, bahsini ettiğimiz o 'sıkkınlık-bastırılmışlık' halini yaşamak istiyor ve ondan sonra kendisinde mevcut olan açılımları değerlendirirek SEYRediyor. Arada ne kadar fark var görüyoruz. Dolayısıyla normal, sıradan bir insanla bir veli arasında, keza yine bir Nebi ile Rasul arasında farklılıklar var.  Bu vesileyle bu konulara değinmek istiyorum.

Rasul ve Nebi Allah’ın hakikatini kendi özünde bulmuş, ilahi güçle tasarruf etmiş olan, vahiy alarak insanların yaşamlarına yön veren kimselerdir. Vahiyde kesinlikle process yoktur  . Nebi ve Resulllerin batınları yani ortak noktaları velayettir.  Bir Nebi'de, bir Rasul' de kesinlikle şirk olmaz.  Bir Veli'de de şirk olmaz; çünkü son Müceddid tarafından velayetin başlangıç noktası, Mardiye bilincine kadar yükseltilmiş, Mardiye ve Safiye bilincinde olanlara velayet tahsis edilmiştir. Diğer yandan Mutmainne ve Raziye boyutlarında gizli bir şirk olduğu ve tam bir açıklık olmadığı için, velayet noktaları Mardiye Bilinci kadar açık ve net değildir. Bunu söylemekte fayda var.

Diğer taraftan Nebi ve Rasul'un ortak yanlarının tabanda Mardiye ve sonrasında Safiye bilincinde olduğunu söylerken, işlevsel yönden ise farklılık arz ettiğini dillendirmek durumundayız.

Önemli olan nokta şu; Dikkat edilirse Kuran'da hiçbir şekilde Peygamber lafzı geçmez, hep Nebi ve Rasullerden bahseder… Keza hadisler de böyledir. Ama insanların bu konuya olan yaklaşımları çok net ve ciddi olmadıkları ve nerden kaynaklandığını bilmedikleri için, bol bol ve sıkça peygamber kavramını kullanırlar; aynen tanrı olmadığı halde tanrıya yönlenmeleri gibi... 'İlahlar yok, sadece Allah var ' denmesine karşın, yine de böyle bir körleme yapılıyor… 

Bu konuyu  Üstad Ahmed Hulusi eserlerinde şöyle açıklıyor:

"Bilmeliyiz ki, Kurân’da kullanılan her kelime, çok özel bir seçimle ve çok kapsamlı ve derinlikli anlamlar ihtiva etmesi dolayısıyla kullanılmıştır...

“Peygamber” kelimesi İranlıların konuştuğu Farsça kökenli bir kelimedir; Perslerin “tanrı” anlayışıyla beraber kullanageldikleri çok eski bir kelimedir... Bu kelimeFarsçada, Kurân’da geçen hem “Nebi” hem de “Rasûl” kelimeleri yerine kullanılmaktadır. Dilimizde de böyle kullanılmaktadır.

“Tanrının elçisi” = “peygamber” anlamında olarak kullanılan bir kelimedir bu kelime...

Uzaydaki bir tanrının ya da tanrısal gücün elçisi = postacısı anlamına “peygamber”!!!

Oysa...

“ALLÂH” ismiyle işaret edilen; algılayabildiğimiz ya da algılayamadığımız her birimin varlığını, orijinini oluşturuyor Esmâ ve sıfatlarıyla; Zâtı’na sınır getirmek de muhal!..

Bu demektir ki...

Kim “Allâh”a ermişse, âfaktan=dıştan değil; varlığından, özünden, derûnundan, hakikatinden ermiş; bilmiştir ki, ismiyle işaret edilen varlığı ismi-resmi bir hayal; varlığı “yok”tan ibarettir; yalnızca var olan “Allâh” adıyla işaret edilendir!

Öyle ise, anlamamız gerekir ki, “Allâh” ismiyle işaret edilen, tüm boyutlarda Esmâ ve sıfatlarıyla açığa çıkan; yanı sıra da bunlardan münezzeh ve “Ğaniyy” olan olarak, “Nebi”, “Rasûl” ve “Velî”nin hakikatidir...

Bu isimlerle vasıflarına işaret edilenler de, kendi varlıklarında, boyutsal olarak eriştikleri mertebenin hakikatini dillendirmektedirler. Yani bunlar, ötedekinin postacısı değil; hakikatlerindekinin dilleridir!

Gerek “Nebi” ve gerekse “Rasûl”; “Allâh” adıyla işaret edilenin Esmâsından “El VELİYY” isminin zuhuru olan “velâyet” kemâlâtının mazharı olarak bu mertebeye kavuşmuşlardır.

Dünya yaşamında “Nübüvvet” ve “Risâlet” işlevini yerine getiren bu zevât, bu kemâlâtlarını “VELİYY” isminin mânâsından alırlar ve ölüm ötesi âhiret yaşamlarında da “Velâyet” kapsamında olan “Risâlet” mertebesiyle yaşamlarına devam ederler...
“Allâh” adıyla işaret edilenin “Nebi” ismi yoktur; buna karşılık “El Veliyy” ismi Bâkîdir!

“Nübüvvet”; dünya yaşamı için geçerli olan bir işlevdir.

“Risâlet”; hem dünya hem ölüm ötesi yaşam için geçerli olan bir işlevdir. "

 

Evet; Nebi, sistemle alakalı olan bir takım görgü ve bilinçleri  -vahiy istikametinde- inanan insanlara bildirmek üzere gerçekleşen bir işlevdir. Yani ölüm ötesi yaşamın neler getireceğini, insanların nelerle karşılaşacağını bilmesi, Nebilik Kemalatı ile alakalıdır. Hz. Rasulullah as. 'Nebi olmak sıfatıyla' çok kere ölüm sonrasının büyük tuzaklar içerdiğini ve 'kişinin ne hal ile ölürse o hal ile dirileceğini ' açıkça söylemiş ve buraya büyük bir hazırlık yapılmasını ön görmüştür… 

Rasulluğun işlevi ise daha farklıdır. Rasul, sadece insanın 'kendi ÖZünde mevcut olan Allah’ın varlığını' insanlara bildirir ve çok değişik yöntemlerle, teşbih ve tenzih yönlü bakış açılarıyla insandaki mevcut bu orjin hali tanımlar. Dolayısıyla insanın 'kendini bilme' özelliği çok az kimsede mevcuttur.  Ama ölümle ilgili olarak yaşadığımız, yaşayacağımız o süreç için Nebilik kemalatı gereklidir. Bunun için mezarda insana 3 tane sual sorulur: Men Rabbüke, Men Nebiyyüke, Men Kitabüke; Senin Rabbin kim? Senin Nebin kim? Senin Kitabın ne? diye sorulacaktır. [Diriler (hakikat ilmi) ile ölüler (kendini vefat edince yok olacak sanan bedenliler) de bir olmaz! Muhakkak ki Allâh dilediğine işittirir. . . Sen, kabirlerin içindeki (kozalarının - beyinlerinin içindeki dünyalarında yaşayıp kendini bununla kilitlemiş) kimselere işittirme işlevine sahip değilsin! (Fatır-22)]

Şurası muhakkakki ruh dediğimiz yapı bedeni terk ettikten sonra yukarıda belirtildiği üzere önce kabir denen hologram dünyasında sonrasında ise mahşer, cehennem ve cennet boyutlarında sonsuza dek yaşayacaktır.

 

Ahmed F. Yüksel

https://twitter.com/sufafy

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
Facebook hesabınızla yorum yapın, daha çabuk onaylansın!
Toplam blog
: 544
Toplam yorum
: 1677
Toplam mesaj
: 15
Ort. okunma sayısı
: 11341
Kayıt tarihi
: 14.12.11
 
 

Akşam Gazetesi, Radikal Gazetesi, Piyasalar Dergisi, Yedi İklim, Türk Edebiyatı, Yeni Dünya, Popüle..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster