Mlliyet Milliyet Blog Milliyet Blog
 
Facebook Connect
Blog Kategorileri
 

06 Ağustos '10

 
Kategori
Öykü
Okunma Sayısı
1063
 

Neden acımalıydı ki mutlulukları !

Neden acımalıydı ki mutlulukları !
 

 

"Şerif, ben Federal Büro'dan Dedektif Ryder."

"Dedektif."

"Ne kadar güzel insanlarmış ve çok huzurlu görünüyorlar. Giysileri de pek hoş. Herhalde bir davete filan katılmışlar."

"Erkek 35 yaşlarında, beyaz. Görünen darp izi yok. Kadın 30 yaşlarında, beyaz. Görünen darp izi yok. Yaklaşık 6 saat olmuş öleli. Değerli eşyaları üzerlerinde, hiçbir şey alınmamış."

"Nasıl bulundular?"

"Sabah koşusu yapanlar fark etmiş. Herhalde gece geldiler ve yan yana şezlonglara oturdular. Sahilde geceleyenler çok olur, o nedenle dikkat çekmemişlerdir!"

"Erkeğin sağ kolu ile kadının sol kolu bileklerinden birbirine yeşil bir fularla neden bağlanmış olabilir?"

"Bilmiyoruz efendim. Zaten bulan çift de o fular dikkatlerini çektiği için durduklarını söylüyorlar. İntihar gibi görünüyor; ama kesin sonuç için otopsi raporunu beklemeliyiz. Efendim, bir de not çıktı erkeğin cebinden."

Bize bu kaderi çizen tanrıya nedenini sormaya gidiyoruz!

Malibu, Point Dume Eyalet Plajı yeni bir güne hazırlanırken, iki genç insan hayata orada veda etmek istemişlerdi.

*****
Alyssa, Santa Clarita'nın en şık mağazasında çalıştığını düşünürdü hep. İşini de, müdürünü de çok severdi. Erkek giyimi satarlardı. Bangladeş'te 10 dolara yaptırdıkları takım elbiseleri 500-750 dolar arasında satarlardı. Personel bunu bilmezdi; ama o bilirdi. Old Town Newhall'ün insanı büyüleyen atmosferinin fiyatları unutturduğuna inanmak istese de satış başarısındaki asıl nedenin muhteşem fiziği olduğunu bilirdi. Hayatta bir tek annesi vardı. O da oldukça yaşlanmıştı. Artık 30 yaşına girmişti ve hayatını daha ciddi planlaması gerektiğini de biliyordu; ama umutsuzluğa kapıldığı akşamlarda The Social'da bir-iki kadeh içip eve öyle giderdi. Annesi anlar; ama bir şey demezdi. Erkeklerin topunun allah belasını versindi. Göğüslerinin ve kalçalarının güzelliğiyle anılmak, sattığı her takım elbisenin fiyatına dahil olduğunun düşünülmesini istemiyordu artık! O zeki bir kadındı. Aklı da en az vücudu kadar etkileyiciydi. Evlenmek ve çocuk sahibi olmak istiyordu. Annesi hep, babasına çektiğini söylerdi. Babası, o daha 1 yaşındayken trafik kazasında ölmüştü. Ama evin hemen her köşesinde o yakışıklı adamın resmi vardı.

Daha haftanın ortasıydı ve de berbat bir gündü. Mart bir gelse, biraz daha ısınırdı havalar. Evden çıkmadan göz attığı SCV TV'de bugün yağmurun hiç durmayacağını ve sıcaklığın da 51°F olacağını duymuştu. Paltosunun yakasını kaldırdı, şemsiyesini açtı ve hızlı adımlarla yürümeye başladı. İş yeri evinden yürüme mesafesi 20 dakika uzaklıktaydı. Diğer arkadaşlarından daha erken gitmeye özen gösterirdi. Zaten müdürü de onun farklı olduğunu diğer çalışanlara hissettirirdi. Müdürü bir gün işten ayrılırsa belki de o müdür olurdu. Bu hayalle işine daha bir şevkle sarılırdı.

Mağazaya yaklaşırken, tentenin altında beklemekte olan adamı fark etti. Genellikle yağmurlu günlerde, şemsiyesi olmayanlar kırmızı-beyaz çizgili devasa tentenin altına sığınırdı. Adamın elindeki kapalı şemsiyeyi gördü, anlam veremedi. Belki de yorulmuştu, soluklanıyordu.

Adama gülümsedi ve pancurun açma kilidine anahtarını soktu. Adam da gülümseyerek ona dönmüştü.

"Günaydın, ben de erken açmanız için dua ediyordum. Bir arkadaşımın düğün merasimi için takım elbise bakmak istiyorum da..."

Pancurlar açılırken adama baktı. Oldukça yapılı ve çok yakışıklıydı. Gözlerinin sonraki kaydığı yer elleriydi. Sol eli dışarıdaydı ve yüzük yoktu. Sağ eli cebindeydi. Düşüncelerinden utandı.

"Yine de dualarınız pek kabul olmuş sayılmaz, ben erken geldim. Mağazanın açılmasına daha yarım saat var." dedi.

"Olsun, ben burada beklerim."

Alyssa üzüldü. Mağaza açılmadan müşterileri içeri almak doğru değildi; ama bu yakışıklıyı da dışarıda bekletmek istemiyordu.

"Şeyy! Sanırım, içeride bekleyebilirsiniz." dedi, mahcup bir bakışla.

Kapının hemen girişindeki koltuklardan birine oturdu adam. Mağazanın ışıklarını açmakla meşgul Alyssa da yan gözle onu izlemeye devam ediyordu.

"Kahve?" diyerek, adama baktı.

"Teşekkür ederim. Sizi çok yormayacaksam, sütlü ve şekersiz lütfen."

Paltosunu çıkartan Alyssa'nın sağa-sola gidişini izlemeye başladı. Daracık lacivert pantolon ve vücudunu saran beyaz bluz ne kadar da yakışmıştı. Çok güzel bir kadındı. Yalnız bir erkekti, acaba düğüne onu da çağırsa, gelir miydi. Bu çılgın düşüncenin onu gülümsettiği anda Alyssa'yı karşısında buldu!

"Mağazamızda sizi güldüren nedir merak ettim. Bu arada, benim adım Alyssa."

"Çok özür dilerim Alyssa, aklıma bir şey geldi de... Bu arada, ben de Avery."

"Kaç beden giyiyorsun Avery?"

"42. Ya sen?"

Ne saçma bir soruydu ! Sanki ona nasılsın denmişti de, O da iyiyim, ya sen deme ihtiyacı hissetmişti !

"8 beden. Neden sordun?"

"Çok saçma bir soru olduğunu sorduktan sonra anladım." derken utandığını hissetti.

Mağazaya gelmekte olan diğer çalışanlar önce adama sonra da mânâlı gözlerle Alyssa'ya bakıyordu. Koyu gri bir takım beğendi Avery. Fiyatı 587 dolardı. Vicdanı sızladı Alyssa'nın!

"Avery, sen biraz otur da ben müdürümle bir konuşayım. Belki biraz daha indirim yapabiliriz."

"Uğraşma Alyssa, fiyatı bence oldukça makul."

Sözleri havada kaldı. Çoktan uzaklaşmıştı bile genç kadın.

Ne kadar iyi bir kız olduğunu düşündü Alyssa'nın. O'nu erkenden mağazaya almış, kahve ikram etmişti. Bir saat boyunca sayısız elbiseyi giyip çıkarmasından rahatsız olmamıştı ve şimdi de fiyatı indirmeye çalışıyordu.

"Karen, şuradaki adam bizim sadık bir müşterimiz ve bugüne dek sayısız da arkadaşını gönderdi bize. Bu sabah da erkenden mağazaya geldi. Beğendiği takım 587 dolar. Çok almak istiyor; ama bütçesini aşıyormuş. Bence iyi bir indirimle onu desteklemeliyiz."

"Bu sadık müşteriyi nedense ben hiç görmedim bugüne dek!" derken muzip bir gülümseme yerleşti Karen'ın yüzüne.

Alyssa'nın da yanakları kızarmıştı. O'nun kadar güzel bir elemanı olduğu için çok şanslı olduğunu düşünürdü Karen hep.

"Güya senede 3 takım elbiseyi personelin 50% indirimli alma hakkı varmış ve sen de o hakkı kullanıyormuşsun gibi ona 50% indirim yapılacağını söyle. Bunun, senin ona iyiliğin olduğunu hissettir canım." derken, yüzünde müthiş bir tebessüm vardı.

Hızlı adımlarla Avery'nin yanına gitti. Avery duyduklarına çok şaşırmıştı.

Avery, olanca soğukluğuna ve yağışa rağmen o günün harika bir gün olduğunu düşündü. Bir an Alyssa'yı düğüne davet etme fikri tekrar geldi aklına; ama bu çok komik olabilirdi ve arkadaşlarına ne derdi. "Takım elbisenin yanında verdiler." diyemezdi ya!

Çok farklı bir erkekti Avery. İki düğmesi açık bluzundan dışarı fırlayacak gibi duran göğüslerine bakışını hiç yakalamamıştı. Sırnaşmıyordu da. Yaşı artık 30 olmuştu ve belki de yaşlanıyordu! Yoksa artık çekici bir kadın değil miydi. Bu düşünce ürküttü onu.

"Alyssa, çok teşekkür ederim bugünkü yardımların için. Ben Los Angeles'ta yaşıyorum; ama bu akşam buradayım ve işten sonra sana bir şeyler ısmarlayabilir miyim? Yemeğe davet etmek isterdim; ama düğün yemeğine katılmam lazım. Ama söz, bir akşam da yemeğe gideriz."

Çok şaşırmıştı Alyssa. Bu adamda onu çeken bir şey vardı. O'na her bakışında müthiş bir sarılma hissi doğuyordu.

"Madem yemeğe davet etmiyorsun, teklifini kabul etmiyorum Avery." dedi, gülmemek için kendini zor tutarken.

Avery'nin ciddiye aldığını fark edince de "Hey Allah'ım, sen çocuk musun? Tamam, peki; ama yeri ben seçeceğim." dedi.

Mağazadan ayrılırken, Alyssa'yı yanağından öpmeye nasıl cesaret edebildiğini gün boyu soracaktı kendine. Arkadaşları onun dalgın halini anlamakta zorlandı. Akşamı zor etti. Alyssa'yı göreceği için bu kadar heyecanlanmasına bir anlam veremedi. Aslında ilişkilerine kolay ısınamazdı ve kızlar da onu başlarda çok soğuk bulurdu; ama Alyssa'da böyle olmamıştı. Olanları anlamaya da çalışmayacaktı. Erkenden gitti mağazanın önüne. İçeri girip girmemeye karar veremedi. Kapıda beklese daha iyi olacaktı.

"Aa, geldin mi, neden içeri girmedin Avery?" diyen sese dönünce, onun güzelliği karşısında yine nefessiz kaldı !

"Heeyy, bayım; orada mısınız?"

"Özür dilerim Alyssa. Her şey öyle çabuk oluyor ki, yetişemiyorum. Nereye gidiyoruz?"

"The Social'a götürüyorum seni. Araban var mı?"

"Şu köşeyi döner dönmez park ettim."

Yürürken vitrin camlarında nasıl göründüklerine bakıyordu Avery. Çok yakışıyordu Alyssa yanına. Bugün onu kiliseye götürmüş olsaydı yer yerinden oynayabilirdi. Birkaç kez elleri birbirine değer gibi oldu, ona baktı. Alyssa gülümsüyordu. Arabayla The Social'a varmaları 5 dakika sürdü. Alyssa her ihtimale karşı rezervasyon da yaptırmıştı. Belki de gecenin çabuk bitmeyeceğini hissetmişti.

"Buranın Martinisi meşhurdur, içelim mi Avery?"

"Bara mı otursaydık acaba! Masayı işgal etmiş olmayalım."

"Rahat ooll ! Burası LA değil. Bir masayı işgal edecek kadar itibarımız var."

Martinisinden ilk yudumu alırken, "Anlat bakalım kendini yabancı. Sabah erkenden doğdun küçük şehrimize, akşamında da karşımda oturuyorsun! Bu benim için hiç normal bir durum değil! Kimsin sen Avery?" dedi Alyssa.

"Hay Allah! Kendimi iş başvurusunda gibi hissettim. 33 yaşımdayım. Ekonomi okudum ve mezun olduktan sonra 2 sene kadar ambalaj kutuları yapan bir şirketin finans departmanında çalıştım. Başkasına çalışmanın bana göre olmadığını anladıktan sonra da LA'de kendi işimi kurdum. Sağlık turizminde çalışan küçük bir seyahat acentam var. Müşterilerimiz de çoğunlukla yaşlılar. Inglewood'da oturuyorum. Babamı 4 sene önce kaybettim. Annemi hatırlamıyorum. Ben 3 yaşımdayken ayrılmışlar. Sonra babam yine evlenmiş. Üvey annem harika bir kadındı ve herhalde öz annem de beni ancak onun kadar sevebilirdi."

"Ee, öz annen nerede? Görüşmüyor musunuz, bulmadın mı onu?"

"Üvey annemin öz annem olmadığını 15 yaşımdayken öğrendim. 'Artık koca adam oldun, bazı gerçekleri öğrenmelisin.'le başlayan bir konuşmanın sonucunda Emma'nın öz annem olmadığını söyledi babam. Öz annem de 5 sene önce ölmüştü. Ama inanır mısın, hiç etkilenmedim. Çünkü Emma'yı çok seviyordum. Emma'nın çocuğu olmuyordu ve bütün sevgisini bana veriyordu. Ne yazık ki Emma da 2 sene önce kalp krizi sonucu benden ayrıldı. Yani, yapayalnız bir adamım ben. Bu arada, babam da harika bir insandı. Kendi işimi kurmamda da çok destek oldu. İlk işim olarak da onu ve annemi Minneapolis Hennepin Kliniği'ne gönderdim. Yeniden doğmuş gibi döndüler. Ee, hep beni konuşturdunuz küçük hanım, siz kimsiniz bakalım? Elbise almaya girdik, sizi de alıp çıktık gibi oldu!"

Alyssa, şerefine derken, "Biliyor musun, sen çok farklı bir erkeksin. Mağazamızdan elbise alan erkekler genellikle beni de fiyata dahil sanırlar. Sense öyle değildin. Şimdi sen söyleyince gülmekten kendimi alamadım. Benim hayatım ise son derece sade. Üniversiteye gidemedim; ama satış-pazarlama ve kadın-erkek giyimi konusunda eğitim sertifikalarım var. Yaşlı annemle yaşıyorum. Aslında teyzem de burada yaşıyordu; ama birkaç sene önce öldü. Eşi sağ, ara sıra da bizi ziyarete gelir. Babam da ben 1 yaşımdayken ölmüş. Harika bir erkekmiş. Evimizin tüm odalarında resmi vardır. Annem hâlâ o resimlere bakar bakar ağlar. Bugüne dek benim ciddi diyebileceğim bir ilişkim oldu; ama onu da başka bir kadınla yakaladım. Ahh siz erkekler!"

"Çok üzüldüm; ama senin hiç değilse annen sağ. Şeyy, Alyssa; bir kere, ben o erkeklerden değilim. İkincisi, sana bir şey itiraf edeceğim. Galiba ben senden çok hoşlandım. Sende beni çeken çok farklı bir şey var ve senden hiç ayrılmak istemiyorum."

"Ben de aynı durumdayım Avery. Benim de sana sormak istediğim bir şey daha var. Hayatında kimse var mı? Kendi cevabımı vereyim: Bir yıla yakın süredir yalnızım."

"Benim 4 yıl süren bir evliliğim oldu Alyssa. Mary'nin alkol bağımlılığı vardı ve tedaviyi reddediyordu. Sonrası malum hikaye işte. Ondan sonra bir-iki ilişkim oldu; ama ciddi şeyler değildi. Ben de yalnızım şu anda."

"O zaman yalnızlığımızın şerefine kadeh kaldıralım mı?"

"Bence daha iyisini yapalım, bir şeyler yiyelim."

98 Pinot Noir eşliğinde Avery, Osso Buco, Alyssa da Küba usulü biftek yedi. Gecenin bitmesini hiç istemediler. Restorandan el ele çıktılar. Alyssa'yı evine bıraktı. Kapıda dudaklarından hafifçe öptü.

"Off, gece vakti LA'e mi döneceksin şimdi ?"

"Canım, sadece 35 mil ! Hem artık buraya sık sık gidip-gelmeye alışmalıyım."

"Seni bir daha ne zaman görebileceğim?"

"Cumartesi Malibu'ya gidelim mi? Ben çok severim orayı. Yazın da yüzmeye ve sörfe giderim."

"Oleyy! Şimdiden heyecanlandım. Ama çok uzak değil mi?"

"Yok canım. Sabah 9'da alırım seni. Herhalde buradan 50 mil filandır."

Arabasına girerken, kapıda el sallayan Alyssa'dan ziyade, oynayan perdenin arkasındaki karaltı dikkatini çekti. Annesi olmalıydı.

"Yakışıklı bir çocuğa benziyor." dedi annesi, kapının hemen arkasında.

"Anneee!! Bizi mi gözetliyordun?"

"Yüzün gülüyor yavrum. Çok mutlu oldum. İsmi ne, ne iş yapıyormuş, buralı mı?"

"Anne, daha bu sabah tanıştık. Ben bile doğru dürüst tanımıyorum ki! Adı Avery. LA'de bir seyahat şirketi var. Anne-babası ölmüş. Hayatta yapayalnız!"

Hiçbir şey söylemeden uzaklaştı yaşlı kadın. O'nu üzdüğünü düşündü Alyssa. Sesi de biraz sert çıkmıştı galiba. Arkasından gidip sarıldı, "Özür dilerim anneciğim." dedi.

"Çok güzel bir ismi varmış yavrum. Bir gün benimle de tanıştır." derken, gözlerindeki nemi kızının fark etmesinden korktu.

Ertesi sabah Avery aradı, yemek için teşekkür etti, Cumartesiyi sabırsızlıkla beklediğini söyledi.

Her gün saatlerce konuşuyorlardı. Birbirlerine doyamıyorlardı. Cumartesi sabah 8 olmadan Santa Clarita'ya geldi Avery ve evin önüne park etti. Niyeti, 9'a kadar arabanın içinde kestirmekti. Koltuğu yatırıp, gözlerini henüz kapamıştı ki arabanın camı tıklandı! Alyssa gülümsüyordu! Arabadan inip, ona sarıldı. Evin penceresindeki kadın ise karaltı değildi ve onlara bakıyordu. Bir an utanıp, Alyssa'ya sarılmaya ara vermeyi düşündüyse de vazgeçti ve yaşlı kadına gülümsedi. Kotunun üzerinde boğazlı bir kazak vardı ve bir de kalınca kaban giymişti Alyssa. Giydiği her şey yakışıyordu ona.

"Canım, madem 8'de gelecektin de neden 9 dedin? Ben zaten heyecandan uyuyamadım ki."

Alyssa da annesine el salladı ve yola çıktılar. Soğuk bir şubat gününde Malibu'ya gidecek kadar çılgındı her ikisi de.

"Daha önce Malibu'ya gittin mi Alyssa?"

"Hayır tatlım, bu ilk."

"Yazın, kalabalığından geçilmez. Kışın ise sadece yalnız aşıklar vardır."

"Biz yalnız aşıklar mı oluyoruz şimdi?"

"Yalnızlıktan kurtulmak üzere olan aşıklar oluyoruz."

"Deli !"

"Plajları harikadır. En güzelleri Point Dume ve Dan Blocker'dır; ama ben Point Dume'u sevenlerdenim. Ah yaz bir gelse de dalgalarla savaşsak."

Kapalı; ama yağmayan havada okyanus rüzgarına sarılı yürüdüler, hayallerini seslendirdiler. Her ikisi de çok mutluydu. Tanrı yollarını birleştirmişti. Son anda takım elbisesindeki fekalet lekeyi fark edip, arkadaşlarına nereden yeni bir elbise alabileceğini sormasa ve onlar da Alyssa'nın mağazasını tarif etmeseler; karşılaşmayacaklardı.

Sahilde, okyanusa karşı Paradise Cafe'yi görünce girdiler. Birer espresso her ikisine de iyi gelecekti. Okyanusa karşı yan yana oturdular.

"Alyssa, belki çok erken bunu söylemek için; ama ben senden çok hoşlanıyorum. Seni öyle yakın hissediyorum ki kendime, sanki yıllardır birlikteymişiz gibi geliyor."

"Ben de öyle Avery. Bu işin çabuğu-geçi yok. İkimiz de koskoca yetişkinleriz ve ben de senden çok hoşlanıyorum. Senden hiç ayrılmak istemiyorum canım."

Uzun uzun öpüştüler. Kaçamak bakışlar atan garson onları rahatsız etmedi.

"Canım, sana bir şey sormak istiyorum; ama bir yandan da sormaya korkuyorum. Fakat, az önceki 'her ikimiz de yetişkiniz.' cümlene güvenerek sanırım artık sorabilirim. Bu akşam benimle kalır mısın, bu büyünün bozulmasını istemiyorum. Cevabın evet ise, Geoffrey's Restaurant'da akşam yemeği için yer ayırtacağım. Okyanusa karşı, tepede müthiş bir yerdir; bayılacaksın manzaraya."

"Bayım, reddedemeyeceğim teklifler yapıyorsunuz. Ben de senden ayrılmak istemiyorum Avery."

"Zaten reddetmeyeceğini bildiğim için hem Geoffrey's'de masa hem de bu gece için Malibu Beach Inn'de odamızı ayırtmıştım."

"Çok kötüsün! Hemen beni geri götür." derken sımsıkı sarıldı Avery'e.

Çok mutluydular. Dakikalarca, birbirlerinin omuzlarına yaslı kaldılar.

"Hadi canım, kalkalım artık da otele gidip dinlenelim biraz. Sonra da yemeğe gideriz."

Arabaya yürürken Avery gülmeye başladı !

"Neden gülüyorsun yakışıklı?"

"Biz Cafe'de hiçbir şey içmedik ki !"

Alyssa da gülmeye başladı. Masum gülücükler sokağı inleten kahkahalar halini aldı.

"Avery, sanırım bir yıldırım aşkıyla karşı karşıyayız."

Alyssa, King Suit'e bayıldı. En çok da okyanusa hakim kocaman camın hemen önündeki devasa yatağa. Balkona çıkıp kollarını havaya kaldırdı, "Çookk mutluyum." diye seslendi okyanusa.

"Canım çok mutluyum; ama bu programınızdan bana bahsetmediğiniz için bayım, üzerimdekilerden başka giyecek bir şey yok yanımda. O lüks restorana bu kot ve kazakla nasıl gideceğimizi söyleyebilir misin? Tabii, sizin de benden farkınız yok. Yoksa, içine ne koyduğunuzu ve neden getirdiğinizi merak ettiğim şu çantanızda mı giysileriniz?"

"Sen öyle san! Aç bakalım şu gardırobu."

Olanları anlamakta zorlanan Alyssa gardırobu açtı. Askıda çok şık bordo bir elbise asılıydı. Hemen yanında da Avery'e sattıkları takım elbise. Aşağıda da 2 çift siyah ayakkabı görünüyordu.

Avery'e döndü. Ağlamak istiyordu. Koştu ve sarıldı sevdiği adama. Yüzünün her yerini öptü.

"Ölçümü nerden biliyorsun? O elbiseler buraya nasıl geldi?" derken, bir yandan da gözyaşlarını siliyordu.

"Hani, mağazada sana saçma bir soru sormuştum ya, bak işe yaradı. Ayakkabı ölçünü de 7.5 olarak tahmin ettim; ama her ihtimale karşı da arkasını açık aldım ki, küçük ya da büyük gelirse en azından bu akşam idare edebilesin. Dün buraya geldim canım ve giysilerimizi odamıza koymalarını rica ettim."

"Seni seviyorum çılgın adam."

"Ben de seni hayatım."

Duş aldılar, özenle giyindiler. Aynada birbirlerine baktılar. Bir kadın ve erkek bu kadar mı yakışırdı birbirine!

Aşağı inerken gözler üzerlerindeydi. Lobideki mağazanın önünden geçerken Avery birden, "Canım, bana bir dakika izin verir misin?" dedi ve mağazaya girdi. Az sonra elinde koyu yeşil, ipek bir fularla dışarı çıktı. Alyssa'nın güzel boynunun üşümesini istemiyordu.

Geoffrey's'de üzeri güllerle kaplı masaya aldılar onları. Alyssa bir kez daha sarıldı sevdiği adama. Ne kadar ince bir insandı. Tanrının onu çok sevdiğine inandı. Hafif yemeye karar verdiler. 2002 Chardonnay eşliğinde muhtelif deniz ürünlerinden oluşan Paella tabağı istediler. Uzaklardan Elvis Presley, Love Me Tender diyordu. Son kadehleriyle de bir Crunch Torte'yi paylaştılar. Saat 23:00'e geliyordu ve az sonra restoran kapanacaktı.

"Alyssa, seninle çok mutluyum. Tanrının bu mucizeyi yaratması için kime nasıl bir iyilik yaptığımı düşünüyorum devamlı."

"Ben de canım."

Otele dönerken başını Avery'nin omzuna yasladı Alyssa. O güçlü ellerine bayılıyordu; sımsıkı tutmak, kanasıya öpmek istiyordu. Resepsiyondaki görevliye iyi geceler dilediler ve odalarına çıktılar. Koridorda gülünce, çıkan seslerinden utandılar; odalarına zor attılar kendilerini.

"Tatlım, şu fermuarı açar mısın?"

Huzurla uyudular. Saat 9'a geliyordu kapı çaldığında. Üzerinde tek bir kırmızı gül olan kahvaltı tepsisi gelmişti. Epey tembellik yaptılar yatakta. Sonra da ayılıp yastık kavgasına giriştiler. Patlayan yastıktan odaya uçuşan kuş tüyleri çok hoşlarına gitmişti.

Dönüş yolunda yüzleri biraz asıktı. Rüya tatilin bitmesi hiç hoşlarına gitmemişti.

"Eve gelip, anneme merhaba demek ister misin?" dedi Alyssa, evin önünde durduklarında.

"Büyük gün ha !"

El ele yürüdüler eve doğru. Alyssa kapıyı açtı, içeri girdiler.

"Anneee, biz geldiikk.."

"Hoş geldiniz çocuklar."

"Anne, seninle Avery'i tanıştırayım."

"Avery demek. Yüzün gibi, ismin de pek güzelmiş delikanlı." derken, gözlerini Avery'den ayıramıyordu yaşlı kadın.

"Teşekkür ederim efendim."

"Ço Çocuklar ben müsaadenizle odama çıkmak istiyorum. Siz geçin, içeri oturun." dedi birden!

İkisi de yaşlı kadının arkasından bakakaldılar! Bir anlam verememişlerdi bu ani gidişine!

"Mutlu olmam çok sevindiriyor onu; ama sanırım bensiz kalabileceği düşüncesi böyle garip hareketlere neden olabiliyor."

"Tamam canım, girmeyeyim ben de; gideyim artık. Yarın ararım."

Yol boyunca, onu ne kadar çok sevdiğini düşündü. Birkaç gün içinde geldikleri noktaya inanamıyordu.

"Alyssa, yüzündeki bu daimi tebessümü o yakışıklıya mı borçluyuz?" dedi ertesi sabah Karen.

"Çok mutluyum Karen. O harika bir adam. Tam da erkeklerden ümidimi kesmişken şu başıma gelenlere bakar mısın! Muhteşem bir şey bu yaşadığım."

Kulağı hep telefondaydı Alyssa'nın. O'nun sesini duymak çok mutlu ediyordu. Keşke aynı şehirde yaşasalardı, her gün görselerdi birbirlerini. Artık akşamları The Social'a uğramadan gidiyordu eve. Annesi çok durgundu nedense. Evlenip gideceği fikri onu mutlu etse de yalnız kalacağı için üzülüyordu. Ama torunu, belki de torunları olunca kim bilir ne kadar mutlu olacaktı.

"Anne, neden bu kadar durgunsun? Lütfen, mutlu olur musun. Bak, ben ne kadar mutluyum."

Her gece birbirlerine iyi geceler demek için arıyorlar; ama telefonu kapatamayıp saatlerce konuşuyorlardı.

"Alyssa, Karen'den cuma için izin alsana. Sorma şimdi bir şey. Perşembe akşamı gelip alacağım seni. Şık bir şeyler de giy. Akşam güzel bir yerde yemek yiyeceğiz. Her seferinde yeni bir elbise almayalım yani."

"Pinti şey!"

Perşembe akşamı erkenden gitti mağazaya Avery. İçeri girdi. Diğer kızlar gülümsedi ve gözleriyle Alyssa'yı işaret ettiler. Gözlerine inanamadı. Bir peri kadar güzeldi sevdiği kadın. Mağazadan çıkarken alkışladı arkadaşları.

"Avery, neler oluyor? Bugünün önemi ne?"

"Seninle bütün günler önemli aşkım. Güzelliğin başımı döndürüyor."

"Sizin yakışıklılığınız da arkadaşlarımın başını döndürmekten sırayı bana getiremedi bayım."

Santa Monica Bulvarı'ndaki La Bohème Restaurant belki de son yılların en büyük aşkına ev sahipliği yapacaktı o akşam. Babasıyla Emma'nın da sık sık yemek yediği bir restorandı orası. Hayatını birleştirmeye hazırlandığı kadına evlenme teklifini oradan başka bir yerde yapamazdı.

Ağır dekor ve devasa kristal avizeler dikkatini çekti Alyssa'nın.

"Avery, yoksa sen Kont ya da Baron filan mısın?"

"Evet prensesim. Artık sırrımı da öğrendiniz. Lütfen aşkımı kucaklayınız."

Yine üzeri güllerle dolu bir masaya alındılar. Şef Christine Banta'nın hazırlayacağı yemeklerin hayali bile müthişti. Oysa Alyssa, o an Avery'nin onu düşündüğünü sanıyor olabilirdi. Kendinden utandı Avery!

Alyssa, ıspanak soslu somon yemeyi tercih ederken; Avery, akçaağaç yaprağına sarılmış ördek göğsü ısmarladı. Yanında da Sauvignon Blanc açtırdılar.

Avery eline kadehini aldı, Alyssa'nın gözlerine bakarak:

"Bir daha mutlu olabileceğime inanmadığım, zaman zaman yaşamdan vazgeçmeyi düşündüğüm, bütün kadınların aynı olduğuna inandığım bir günde tanıdım seni. Öyle farklıydın ki... Çok hızlı ilerledi ilişkimiz ve ben anladım ki, senden ayrı kaldığım günlerin hiç tadı yok. Bu restoran, babamla Emma'nın da çok sevdiği bir yerdi. Onların da burada, aramızda olduğunu hayal ediyorum ve sana şimdi sormak istiyorum. Alyssa, aşkım; benimle evlenir misin, beni eşin olarak kabul eder misin?"

Alyssa'nın hızla nemlenmeye başlayan masmavi gözlerine bakarak, küçük kırmızı kutuyu ona doğru uzattı. Yaşlar artık yanaklarından süzülüyordu genç kadının.

"Evet, evet çılgın adam; bin defa evet. Başımı bu kadar çabuk döndürebilmeyi nasıl başardın, bilmiyorum; ama iyi ki tanıdım seni."

Sağ elinin yüzük parmağına özenle taktı pırlanta yüzüğü Avery, sonra da yanına gidip sarıldı kadınına. Yeşil, ipek fuları hafifçe sıyırarak, o güzel boynuna usulca dokundurdu dudaklarını; "Seni çok mutlu edeceğim aşkım." dedi.

"Tamam, elbise ve ayakkabı ölçülerini anladık da parmak ölçümü nerden biliyorsun?"

"Senin kadrodan lojistik destek aldım."

"Ahh Karen! Bana doğum günümde hediye yüzük almıştı ve elbette ki ölçümün 1/2 olduğunu biliyordu."

"Canım, bir şey daha söylemek istiyorum. Şimdi bu akşam ilk kez evime geleceksin. Artık orası bizim evimiz. Gör bak, ne kadar büyük. Diyorum ki, evlendikten sonra anneni de Santa Clarita'da yalnız bırakmayalım."

Alyssa gözyaşlarına boğuldu ve Avery'nin boynuna dolandı.

"Sen ne kadar iyi bir insansın aşkım."

"Seni ve sana ait her şeyi çok seviyorum bir tanem. Tabii, bir diğer sorun da işinin ne olacağı. Dört seçeneğin var. İstersen her gün trenle Santa Clarita'ya gidip gelebilirsin, Montebello şubenize transferini isteyebilirsin, benimle çalışabilirsin ya da evinde oturur çocuk bakarsın."

"Yaşasınnn!! Ben sonuncuyu seçiyorum."

Büyük bir keyifle yediler yemeklerini.,

"Deli kız, hadi kalk da evimize gidelim." dedi Avery.

Çok heyecanlıydı Alyssa. O'nun yaşam alanını ve kadını olacağı, Avery'nin çocuklarını doğuracağı evi görecekti.

Evin önünde durduklarında bir süre arabayı terk edemediler.

"Geldik aşkım, hadi girelim."

El ele yürüdüler eve doğru. Avery kapıyı ve ışıkları açtı, Alyssa'yı içeri davet etti.

"Aşkım sen içeri geç, otur; ben bir soda alacağım. Sen de ister misin?"

"Hayır tatlım; ama çabuk gel."

Ne kadar büyük bir ev olduğunu düşündü Alyssa. Bir-iki adım attı, durdu; duvardaki portreyle göz göze geldi !

*****
"Üzerlerinden kimlik çıktı mı, yakınlarına filan ulaşabildiniz mi?"

"Evet, her ikisinin de kimlikleri üzerlerindeydi. Adamın adı Avery Tucker. Kimsesi yok. Bir seyahat acentası var. Inglewood'da yaşıyor. Kadın da Alyssa Walker, Santa Clarita'da çalışıyor ve annesiyle yaşıyormuş. Anne Isabelle Walker şu anda yolda, buraya getiriliyor. Bir şey söylenmedi kendisine."

"Tamam; ama az sonra söyleyeceğiz. Her ihtimale karşı, görüşmede bir doktor da bulunduralım."

Neler olduğunu anlamamıştı Isabelle. Sabahın bu erken saatinde polis neden gelmişti. Bir şey söylemiyorlardı. Alyssa'ya da ulaşamıyordu. Yoksa ona mı bir şey olmuştu! Titrediğini hissetti. 35 mil çabucak bitmiş, West 1st Street'teki LAPD'ye gelmişlerdi.

"Bayan Walker, hoş geldiniz. Lütfen oturun." derken, odanın kapısında karşıladı yaşlı kadını Dedektif Ryder.

"Neler oluyor? Kızıma mı bir şey oldu?" derken, yorgun gözler yaşarmaya başladı.

Nasıl söyleyeceğini bilmiyordu Ryder. Bakışlarıyla çırpınan yaşlı kadının az sonra ne hale geleceğini hayal etti, üzüldü. Bu mesleğin en kötü yanı da buydu. Bir doktorun, hastasına kanserden öleceğini söylemesinden farksızdı.

"Yoksa Avery'e mi bir şey oldu?" dedi Isabelle birden.

"Tanıyor muydunuz Bay Avery'i?"

"Evet." derken gözlerini Ryder'dan kaçırdı, masanın köşesinde duran üç maymun heykelciğine çevirdi.

"Bayan Walker. Size söylemek zorunda olduğum bir şey var."

O ana kadar hiç konuşmadan odada duran doktor, sandalyesinde dikildi, Isabelle'i daha dikkatle izlemeye başladı. Isabelle de gözünü kırpmadan Ryder'a bakıyordu.

"Bu sabah kızınızı Malibu'da ölü bulduk. Yanında Bay Avery de vardı ve o da ölmüştü."

Konuşamıyordu yaşlı kadın. Sol gözü hızla seğirirken yaşlar süzülmeye başladı.

Kendinden geçti, doktor müdahele etti. Uzun kanepeye yatırdılar. Tansiyonu da oldukça yükselmişti.

"Hastaneye kaldırmamız lazım." dedi doktor.

3 gün boyunca Yoğun Bakım'da kaldı Isabelle. Ryder da dışarıda bekledi.

"Hayati fonksiyonları normale dönmeye başladı. İlerleyen yaşına rağmen oldukça güçlü. Yarın normal odaya alırız ve çok yormadan ifadesini alabilirsiniz." dedi, genç siyahi doktor.

Kendine kahve aldı. Günlerdir içtiği kahvenin haddi hesabı yoktu. Bir şeyler de yese iyi olacaktı. Hastanenin hemen karşısındaki Cafe'ye gitti. Jambonlu çift yumurta ısmarladı. İlk lokmayı ağzına atmak üzereyken telefonu çaldı.

"Dedektif, ben Dr Rodriguez, Adli Tıp Laboratuvarı'ndan. Bay Avery Tucker ve Bayan Avery Walker'ın otopsi sonuçları çıktı. Ölüm nedenleri L-Pill ve her ikisinin de kanında yüksek oranda saxitoxin ve potasyum siyanid çıktı. Vücutlarında darp izi yok, tespit edilen hastalıkları yok. Her ikisi de kalp durması sonucu ölmüşler, yani intihar etmişler. Yalnız, tespit ettiğimiz bir şey daha var ki, çok şaşırtıcı !"

Daha fazla yiyemeyeceğini anlayıp hastaneye döndü Ryder. Çok yorgundu. Lanet baş ağrısı da sanki onunla doğmuştu. Hemşireden ilaç istedi. En uçtaki koltuğa yığıldı. Karısını arasa iyi olacaktı. Minik Liz'i de kim bilir babasını ne kadar özlemişti.

Kolundan sarsılıyordu, zorlukla açtı gözünü. Kaç saattir uyuyordu. Duvardaki saate kaydı gözü. 4 olmuştu. Sabahın mı gecenin mi karar veremedi.

"Dedektif, Bn Walker konuşuyor ve yemek istedi. Kendisini odaya aldık. İsterseniz, yemeğini bitirdikten sonra onunla konuşabilirsiniz." dedi, bembeyaz dişli, kahve karası yüzlü doktor. Siyahların böylesine sağlıklı ve beyaz dişlere nasıl sahip olabildiklerini hep merak ederdi.

"Bn Walker. Bizi çok korkuttunuz. Ama doktorunuz şimdi iyi olduğunuzu söylüyor." dedi ürkek bir ses tonuyla.

"Kızım ve Avery neredeler?" dedi Isabelle, cılız bir sesle.

"Adli Tıp'talar efendim. Otopsi yapıldı. Çok üzgünüm; ama her ikisi de intihar etmişler. Bulunduklarında üzerlerinde son derece şık kıyafetler vardı ve birer kolları birbirine yeşil bir fularla bağlanmıştı! Kızınızın sağ elinde de pırlanta bir yüzük vardı. Nişanlı mıydılar? Neden intihar etmiş olabilirler, bir fikriniz var mı? Bir de, erkeğin cebinden bir not çıktı. Bize bu kaderi çizen tanrıya nedenini sormaya gidiyoruz diyordu. Bu size bir şey ifade ediyor mu?"

Feri gitmiş gözlerden sızan gözyaşları yastığı ıslatıyordu. Dedektife döndü Isabelle.

"Charles mükemmel bir erkekti. O'nu öyle çok üzdüm ve incittim ki bir ömür boyu affedilmemeyi hak ettim."

"Charles kim Bayan Walker?"

"Alyssa'nın babası. Grand Forks, Minnesota'da yaşıyorduk. Charles'la evlenmeden önce, başka bir erkekle çok büyük bir aşk yaşamıştım; ama beni terk etmişti. Charles'ı işte o berbat günlerimde tanımıştım. Bir erkek ancak bu kadar mükemmel olabilirdi. O'nunla evlenmem hayatımın en doğru kararıydı. Bir oğlumuz oldu. Çok mutluyduk. Oğlum artık 3 yaşına gelmişti ve yaşım daha fazla ilerlemeden bir çocuk sahibi daha olmalıydım. Yine hamile kaldım. Charles havalara uçuyordu. Bir gün parkta oğlumun oynayışını izlerken Sean'ı karşımda buldum, beni terk eden eski sevgilimi yani. O yemyeşil gözler yine deler gibi bakıyordu. Kalbim duracak sandım. Artık her yerde beni takip ediyordu. Markette, sokakta hep karşıma çıkıyor, onu affetmemi istiyordu. Bir ay kadar sonra çok kötü bir şey fark ettim. Ruhum onu istiyordu. Elimde bir çocuk, karnımda bir çocuk; onunla buluşuyordum. Charles aklıma bile gelmiyordu. Gözlerden uzak Cox Park'ta buluşuyorduk. Ağaçların altında ihtirasla öpüşüyorduk. Bir akşam yemekte, O benim hâlâ küçük sandığım oğlum; 'bir amca bugün annemi öptü.' dedi. Şok olmuştum! Zoraki güldüm. 'Eski iş yerimden Bay Hernandez ile karşılaştık bugün tatlım. O da çok yaşlanmış. Sarıldım, yanaklarından öptüm; gözleri doldu adamcağızın.' dedim. Bu seferlik tehlikeyi atlatmıştık; ama artık çok dikkatli olmalıydık. Kiwanis Park'ta buluşmaya başladık. Öyle huzurlu bir yerdi ki... Karnım da büyümeye başlamıştı. O gün de hava çok güzeldi ve karnımda kocamın çocuğu, ben sevdiğim adamın kucağına yatmıştım. Ben onu görüyordum; ama oğlumun bizi göremeyeceği uzaklıktaydık. Gözlerimi kapatmış, hayallere dalmıştım. Isabelle dedi Sean birden. Gözlerimi açtım. Charles bana bakıyordu. Oğlum da yanındaydı. Her ikisinin de gözlerinde nefret vardı. Yanıma geldi, ayağa kalktım. Yüzüme tükürdü ve oğlumu alıp, uzaklaştı. Tek bir kelime dahi söylemedi. Ben de ağlamadım. Sean'ın evine yerleştim. Bir arkadaşımın aracılığıyla eşyalarımı, giysilerimi aldırdım. Eşyaların arasında aile albümümüz ve çerçeveli fotoğraflarımız da vardı. 4 ay sonra kızım Alyssa doğdu. Tıpkı Charles'a benziyordu. Oğlumu da çok özlüyordum. Sean değişmeye başlamıştı. Düzenli bir işi de yoktu. Devamlı tartışıyorduk. Ve bir gece eve gelmedi. Ertesi gün, bir sonraki gün de gelmedi. Bir hafta sonra telefon etti. Texas'taydı ve artık dönmeyecekti! Beni bir kez daha ortada bırakmıştı. Oğlumu ve kocamı da kaybetmiş; kızımla ortada kalmıştım. Kız kardeşim Santa Clarita'da yaşıyordu ve onu aradım, yanlarına gittim. Eşi de çok iyi bir insandı; ama ağır hayat şartlarında onlara da yük oluyordum. Bir pizzacıda çalışmaya başladım. Kızımı çok az görüyor ve özlüyordum; ama eve para götürebiliyordum. Bir süre sonra bir Cafe'de daha iyi bir iş buldum ve kız kardeşimin yanından ayrılarak, şu anda oturduğum eve taşındım. Bana biraz su verir misiniz dedektif?"

"A, tabi Bayan Walker."

"Yeni iş yerimin en güzel yanı, arkada küçük bir odası olmasıydı ve Alyssa da bütün gün yanımda oluyordu. Kızım okul çağına gelip de, neden bir babası olmadığını sormaya başlayınca, babasının o çok küçükken gökyüzüne gittiğini söyledim. Bir abisi olduğunu da bilmeyecekti. Tanrı beni affetmesin dedektif. Ben çok kötü bir şey yaptım. Bu utançla evlatlarımın yanına gitmeliyim." derken hıçkırıklara boğuldu yaşlı kadın.

"Onlar kardeş dedektif ! Onlar kardeeşş!" diye haykırıyordu, soluksuz kalırcasına!!

Dr Rodriguez inanılmaz DNA sonuçlarından bahsetmişti ve nedenini işte şimdi anlıyordu Ryder.

"Milyonlarca insanın arasında birbirlerini nasıl buldular! Kardeş olduklarını bilmeden yakınlaştılar. Kızım, adı Avery dediğinde kendimi kötü hissetmiş, oğlumu ne kadar özlediğimi düşünmüştüm. Kim bilir nerelerdeydi. Avery ile tanıştığımda daha da kötü oldum. Çünkü alnının sol tarafında 1 cm uzunluğunda bir yara izi vardı. Oğlum Avery de Grand Forks'ta yaşarken evde düşmüş ve başını sehpanın kenarına vurmuştu. Dikiş atan doktor, hafif de olsa bir iz kalacağını söylemişti. O'nunla tanıştığım akşam çok kötü oldum. Beynim durmaksızın çalışıyordu. O olamazdı, imkansızdı bu. Alyssa, Avery'nin bir kardeşi olmadığını söylemişti ve babası da ölmüştü. Ama Charles da pekalâ Avery'e bir kardeşi olmadığını ve benim de ölmüş olduğumu söylemiş olabilirdi. Yine de eğer gerçekten o benim oğlumsa bu birlikteliğe mani olmalıydım; ama ya değilse, kızım öyle mutluydu ki... Ve bu yaşlarına kadar anne-babalarının öldüğü, kardeşlerinin olmadığı gerçeği ile yaşayan iki insana bu nasıl söylenebilirdi? Dün gece burada yemek yiyeceklerdi. Avery'nin evlenme teklif edeceğinden emindi kızım ve çok da heyecanlıydı. Canım yavrularım benim. Ben çok kötü bir eş ve anne oldum. Kaç insanı mahvettim."

"Bayan Walker, lütfen dinlenin biraz. Sonra yine devam ederiz."

"Bitti zaten dedektif ! Oğlumun bıraktığı not da her şeyi açıklıyor. Demek ki acı gerçeği öğrendi çocuklarım. Onca paylaşımdan sonra böyle bir gerçekle yaşayamazlardı. Tek suçlu ve ölmesi gereken bendim aslında; ama onların bu onurlu davranışıyla da gurur duyuyorum. Utanç içindeyim. Neden mi birer kolları birbirine bağlıydı? Cevabı çok basit dedektif ! İki kardeş bir daha birbirlerini kaybetmek istememiştir. Tanrı beni affetmesin; ama çocuklarıma da bu acı kaderin nedenini açıklasın." 

Önerilerine Ekle Beğendiğiniz blogları önerin, herkes okusun.

 
Tıklayın, siz de blog yazarı olun! Aklınızdan geçenleri paylaşın!
 
 

Satmak gibi çok somut bir misyon için uzun yoğun seyahatler yapan biri bu öykülere nasıl dalıyor? bence Ata Kemal isimli bir bedende iki ruh var; biri hayatın içinde diğeride öykülerde, keyifler güzellikler diliyorum...

Kadri KANPAK 
 16.08.2010 3:16
Cevap :
İki ruh demeyelim de, "çılgın ruh." diyelim :) Benim için uzun uçuşlar, akşamlar, sabahın çok erken saatleri yazmak için ideal zamanlar ve yaz ayları da otomotiv sektörü için izin dönemi ve nispeten rahatım ama yarın sabah seyahate gidiyorum :) Bu öykü aslında epey zamandır bir kitap kurgusu olarak kafamdaydı ama şu anda zaten 2 kitap yazıyorum ve buna vakit bulamayacaktım ve ben de sizlerle öykü olarak paylaştım. Teşekkürler dostum, sevgiler.  16.08.2010 10:39
 

Dünya ne kadar da küçükmüş dedirtti ve neden onlar diye sordurttu. Aşkı bu kadar değeriyle yaşamayı hak eden çiftin sonu bu olmamalıydı, diye düşündüm. İçimde bir sızı kaldı okuduktan sonra.Yeşil fularla bağlanmış elleriyse aklımda yer eden detay oldu. Seçtiğiniz başlık ise yazıya çok yakışmış, blog resmi de öyle.

mea culpa 
 15.08.2010 21:58
Cevap :
10 aşktan 9'u acı ve hüzün yüklüdür. Alyssa ve Avery de bir mucizeyi başarmak üzereydiler ama tanrı seviyor böyle şaşırtmaları. Kaderin ucunu pespembe gösteriyor, oysa arkası kapkara ! Onların hikayesi ise çok sıra dışı. Aslında, kitap yapmayı planladığım bir kurguydu ama böyle konuları yazarken ben de psikolojik olarak çok yıpranıyorum. Şu blog'u bile iki günde aralar vererek, yer yer ağlayarak yazdım. Bu aralar yoğunum ve yarın da seyahate gidiyorum. Tam şu, İpek'in incindiği ağır sözle ilgili blog'unuzu yorumlayacaktım ki, yayından kaldırmışsınız ! Diğer tarafa da söz verilmesi gerektiği yönünde bir yorum yapacaktım. Otizm'le ilgili blog'unuzu okudum ve çok beğendim. Bir kez daha okuyup yorumlayacağım. Teşekkürler Ms Culpa. Sevgiler.  16.08.2010 6:55
 

yok sa bir annenin günahını evlatlarınada yaşatmış olmasımı kardeşlerin karşılaşmasını kader olarak görebilirim ama annenin ve babanın hatalarını kadere yükleyemem ya da yazgıya bazı olaylarda kendi irademiz mümkündür yalanlar haksızlıklar ve bir çok kötü olayla sınanırız.Her sözümüzün kanatta bir yankısı ve etkisi olduğuna inanırım kendi kaderiizi belirleyebiliriz ama başkalarının hatalarıylada sınanabiliriz ama bu çok acı bir olay....Ata bey her zamanki gibi güzel bir anlatımdı bir solukta okudum sevgiyel ...

Çöl Rüzgârı 
 11.08.2010 10:32
Cevap :
Isabelle'in hatası eski aşkıyla görüşmesi oldu. Belki Alyssa'ya da babasının ölmediğini ve bir erkek kardeşi olduğunu, hatta adının da Avery olduğunu söyleyebilirdi. Bu durumda Avery ve Alyssa sorgulamaya başlarlar ve bu hazin son gerçekleşmeyebilirdi. Yazarken beni de çok yoran ve üzen bir öykü oldu. Sağol Özlem, sevgiler..  11.08.2010 16:15
 

Farkındaysan yazılarına geç yorum yapıyorum:) Sonu çok mutlu biten bir öykü yazana kadar sitem edeceğim çünkü sana:) Zaten başlığı görünce başıma gelecekleri anlamıştım biraz ama, bu denli de acı bir son beklemiyordum doğrusu. Öyle işlemişsin ki öyküyü; şarabın markasından, ayakkabı numaralarına kadar, caddelere sokaklara kadar. Ne diyeyim, sana da bu yakışırdı:) Yani insan yalancıktan değil gerçekten dünya vatandaşı olursa böyle bir öykü akar tabii kaleminden. Bu arada; Malibu'yu Hollywood filmlerinde sayısız kez görmüştüm. En iz bırakanı da tıpkı senin öykün gibi acıklıydı:( Kumsalda...filmi. Muhteşemdi! Gene seyretsem gene ağlarım inan. Filmin müziği öyküne kesinlikle çok yaraşacaktır... fizy.com/#s/1037xl

Tülin Aksoy 
 11.08.2010 9:24
Cevap :
Olmuyor Tülin! Sanırım hüzün yazarı olarak anılmaktan kurtulamayacağım.Şiir yazmaya ara verdim,bir de öykülere ara verirsem biterim.Bu öyküyü yazarken ben de çok zorlandım ama benim anlaşılmaz ruhuma karışılmaz ki! Bu kadar kara bir ortamda Aşkın C Şıkkı'nı nasıl yazıyorum,hayret ediyorum.Sanırım,yaşamayı çok arzu ettiğim bir aşkı anlattığı için büyük bir şevkle yazıyorum. Senin beğendiğin o detaylardan bazı insanlar rahatsız oluyor. Kitaplarımda da o ince detaylar var ve bazı okurlar yorulduklarını söylüyorlar.Oysa benim amacım, okurun kendisini hikayenin tam içinde hissetmesini sağlamak.Kitaplarımda ve gerçek anılarımdaki detayları da küçük yaşlarımdan beri tuttuğum günlüklerime borçluyum. Malibu LA'den arabayla 45 dk uzaklıkta küçücük bir sahil kenti.Kışın in-cin top oynar.Santa Barbara'yı da severim ve belki ileride Santa Barbara'da geçen mutlu bir öykü yazarım ama önce benim mutlu olmam lazım."Kumsalda" derken Bette Midler'ın filmini mi söylüyorsun?Müzik için teşekkürler.Sevgiler  11.08.2010 16:11
 
Toplam blog
: 462
Toplam yorum
: 8320
Toplam mesaj
: 0
Ort. okunma sayısı
: 1148
Kayıt tarihi
: 07.03.09
 
 

Ne güzel bloglar yazdık, ne muhteşem dostluklar kurduk; onlar kaldı baki... ..

 
 
Yazarı paylaş
  • Tümünü göster